20.08.2013

Otizm, Ateizm ve Türk Psikologlar Derneği


Her şey nisan ayında garip bir adamın garip sözleriyle başladı. Adana Otistik Çocuklar Sağlık ve Eğitim Derneği başkanı sosyolog Fehmi Kaya özet olarak otistik çocukların empati kurmayı bilmedikleri için dinsel inançla ilgili sorunları olduğunu, beyinlerinde bir inanç alanı olmadığını, durumlarının ateizmle paralellik gösterdiğini söyledi. Söylediklerinin bilimsel araştırma sonuçlarına dayandığını da ekledi. Ayrıca yürüttükleri ücretsiz tedavi programıyla otistik çocukları inançlı çocuklar haline getirmeye çalıştıklarını söyledi. Yaptığı açıklama İhlas Haber Ajansı’ndan Fatih Keçe imzasıyla birkaç gazetede yer aldı. Haber bazı gazetelerde “Bütün otistik çocuklar ateist” başlığıyla yer aldığı için Fehmi Kaya’ya tepki yağdı.


Otizm Platformu hem yaptığı açıklamanın bilimsel bir temeli olmadığı için hem de otizmle ilgili önyargılara bir yenisini eklediği için Fehmi Kaya’yı ve derneğini kınayan bir mesaj yayınladı. Tepkiler üzerine Fehmi Kaya sözlerinin çarpıtıldığını iddia etti. Otistik çocuğu olan ailelerden özür diledi. Fakat otizm-ateizm ilişkisinin kendi kişisel görüşü olmadığında, bunu gösteren bilimsel bulgular olduğunda ısrar etti.

Ateistler de Kaya’nın sözlerinden rahatsız oldular. Onların rahatsızlığı ateistlerin rızaları dışında inanç sahibi yapılmaya çalışılmasıydı. Garajımdaki Ejder otizmle ateizm arasındaki ilişkiye bakan araştırmaların Kaya tarafından çarpıtıldığını göstermeye çalıştı. Bu ikisi arasında bir ilişki olsa da ateizmin otizmin bir türü olduğunu söylemek mümkün değil dedi.

Bilimsel dernekler de fazla gecikmeden açıklamalar yayınladılar. Türkiye Psikiyatri Derneği açıklamasında otizmle ilgili temel bilgileri verdikten sonra otizmle ateizm arasında bağlantı kuran iddiaların otistiklerin ailelerini duygusal açıdan incitici olduğunu ve tedavi sürecini olumsuz etkileyebileceğini vurguladı. Ek olarak yetkinliği olmayan kişilerin otizm konusunda açıklama yapmasının ve tedavi yürütmesinin sakıncalı olduğunu söyledi.

Türk Psikologlar Derneği’nin (TPD) açıklaması ise çok daha iddialıydı ve bu daha başlıktan belli oluyordu: “Otizm ile İlgili Bilimsel Gerçekler”. Bu açıklamaya yakından bakalım.

Diğer eleştirenler Fehmi Kaya’nın otizm-ateizm ilişkisiyle ilgili araştırma sonuçlarını çarpıttığını söylerken TPD bu ikisi arasında bir ilişki olmasının mümkün bile olmadığına en baştan hükmediyor:

Otizm spektrum bozukluğu (OSB), karşılıklı sosyal iletişim ve etkileşimdeki yetersizlikler; tekrarlayıcı, sınırlı ve basmakalıp davranışlar, etkinlikler ve ilgilerle tanımlanan genel olarak üç yaşından önce beliren ve ömür boyu süren nörogelişimsel bir bozukluktur. Dolayısıyla bilinçli bir tercih olan ateizmle bu bozukluk arasında hiçbir ilişkinin bulunmadığı açıktır.

İnsan ilk okuduğunda bu sözleri sarf eden bir psikolog olabilir mi diye hayret ediyor. Nörogelişimsel bozukluklarla bilinçli tercihler arasında hiçbir ilişki olamayacağını söyleyen bir bilimsel yasa var da biz mi bilmiyoruz acaba? Bilinçli tercihlerin beyinden kaynaklanmadığı yönünde bir düalist varsayım var sanki burada.

Daha sonraki paragraflarda TPD bildirisi Fehmi Kaya’nın var olduğunu iddia ettiği araştırmaların varlığını kesin bir dille reddediyor ve otistik çocukların inanç ve ibadetle ilgili sorunlarına farklı bir açıklama getiriyor:

Dolayısıyla OSB tanısı bulunan bireylerin sıralanan özellikleri göz önünde bulundurulduğunda inanç, ibadet gibi soyut düzeydeki dini kavramları öğrenmede ve insanların inançlarını anlamlandırmada sorunlar yaşamaları beklendik bir durumdur. Bu durumun ateizmle ya da hiçbir bilimsel dayanağı bulunmayan açıklamalarla bir ilgisi bulunmamaktadır.

OSB tanısı bulunan bireyleri konu alan çalışmalar arasında ise bu bireylerin beyinlerinde inanç alanı olup olmadığını inceleyen ve olmadığını gösteren herhangi bir bilimsel araştırmanın bulunmadığını özellikle vurgulamak istiyoruz.

Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Bildiri Fehmi Kaya’nın açıklamasından günler sonra kaleme alınmış olmasına rağmen TPD 10 dakikalık bir İnternet taraması sonucunda ulaşılabilecek araştırmaları arama zahmetine girmemiş. Üstelik konuyla ilgili kısa bir blog yazısı yazan ve halka karşı hiçbir bilimsel sorumluluğu olmayan Garajımdaki Ejder bile bu araştırmalardan birini bulup tanıtmışken.

Bilinç-beyin ilişkisi konusunda Descartes’tan kalma fikirlere sahip olan ve literatür taramayı bilmeyen TPD’nin açıklamasını şimdilik bir kenara bırakalım, Fehmi Kaya’nın otizm-ateizm ilişkisi konusunda ısrarla var olduğunu iddia ettiği bu araştırmalar nelermiş bir bakalım.

Göründüğü kadarıyla bu konudaki ilk araştırma Boston Üniversitesi’nden Catherine Caldwell-Harris ve arkadaşlarının 2011’deki Cognitive Science Society konferansında sundukları yayınlanmamış bir bildiri. Araştırmacılar şöyle bir mantık yürütmüşler: Dinsel inanç görünür olayların arkasında görünmeyen doğaüstü varlıkların niyetlerinin, amaçlarının yattığı fikrine dayanır. Yani dinsel inanç için niyetler gibi zihinsel olaylarla ilgili akıl yürütme becerisi gerekir. Otistik bireylerin profilinde karşımıza çok sık çıkan bozukluklardan biri zihin okumayla, yani zihinsel süreçler hakkında akıl yürütmeyle ilgili sorunlardır. Dolayısıyla otistik bireylerin bilinç ve niyet sahibi doğaüstü varlıklarla ilgili inançlara eğilimi diğer insanlardan daha az olabilir.

Bu öngörüyü test etmek amacıyla araştırmacılar önce bazı tartışma forumlarına gönderilen yorumlardan hareketle, sonra da İnternet üzerinden dağıtılan bir anketten hareketle otizmle dinsel inanç ilişkisine bakmışlar. Otistiklerin ve normallerin ("nöro-tipik"lerin) dinsel gruplara dağılımına bakıldığında 61 otistik arasında en yaygın din yaklaşımının ateizm, 105 normal arasında en yaygın dinin Hıristiyanlık olduğu görülmüş. Otistik olup olmamakla dinsel inanç sahibi olup olmamak arasında gerçekten bir ilişki var gibi görünüyor. Bunların normal veya normale yakın IQ’ya sahip otistikler olduğunu belirtelim. İki grup (otistikler ve normaller) topluca ele alındığında ve otizme eğilim puanları (AQ; Autism Quotient) değerlendirildiğinde en yüksek puanların ateistlerde, sonra geleneksel olmayan inanç sistemlerine sahip olanlarda, en düşük puanların da geleneksel dinlere mensup olanlarda olduğu görülmüş. Yani sadece klinik düzeyde otizm değil, otizme eğilim de dinsel inançta zayıflamayla paralellik gösteriyor. (Caldwell-Harris daha sonra otizm ve dinsel inanç ilişkisini daha geniş bir bağlamda popüler bir dergide de ele aldı.)

Bulgular ilginç olmakla beraber araştırma korelasyona dayandığı ve birçok kontrol edilmemiş değişken içerdiği için kesin sonuçlara varmak zor. Mesela otistik bireyler gerçekten otistik oldukları için mi ateizme eğilimli oluyorlar yoksa otizmle korelasyon gösteren bambaşka özellikleri yüzünden mi? Ayrıca otizm çok yönlü bir bozukluk. İkisi arasında gerçekten bir ilişki varsa otizmin hangi yönü ateizme eğilim yaratıyor? Bu sorulara cevap verebilecek deneysel manipülasyon yapmak çok zor. Ama daha kontrollü bir korelasyon araştırması yapılabilir. Caldwell-Harris ve arkadaşlarından bir yıl sonra Norenzayan ve arkadaşları (2012) aynen böyle bir araştırma yapmışlar. Araştırmadaki dört ayrı çalışmanın bulguları özetle şöyle:

n  Otistik bireylerde Tanrı inancı nöro-tipiklere göre daha düşük. IQ düzeyi bu ilişkiyi etkilemiyor.
n  Normal popülasyon (nöro-tipikler) içinde otizme eğilimli olmayı ölçen AQ puanlarıyla dinsel inanç arasında negatif ilişki var. Bu iki değişken arasındaki dolayımı empati becerisi ve gözlerden zihin okuma becerisi kuruyor. (Bu iki beceri otistik bireylerde genellikle zayıf olan beceriler.)
n  Erkeklerde dinsel inanç kadınlardan daha düşük. Bu iki değişken (cinsiyet ve inanç) arasındaki dolayımı sağlayan gene empati ve zihin okuma becerisi. Erkeklerde bu beceriler daha zayıf.
n  “Makinalara ve kurallara dayalı sistemlere ilgi duyma” şeklinde tanımlanabilecek değişken dinsel inançla ilişkili değil. (Otistik bireyler bu değişkende genellikle yüksek puanlara sahip oluyorlar.)
n  Uyumluluk (agreeableness) ve sorumluluk sahibi olma (conscientiousness) adı verilebilecek kişilik özelliklerinin otizme eğilimlilik ve dinsel inanç arasındaki ilişkide rolü yok.
n  Dinsel törenlere katılma sıklığının da otizme eğilimlilik ve dinsel inanç arasındaki ilişkide rolü yok.
  
Sonuç olarak bulgulardan hareketle otizm (veya otizm eğilimi) ile dinsel inanç arasındaki ilişkiyi sağlayan ana değişkenin empati veya zihin okuma becerisi olduğu ortaya çıkıyor.

Konuya daha geniş açıdan bakacak olursak otistik bireyleri de, diğerlerini de dinsel inançsızlığa yönelten faktörlerden sadece birinin zihin okuma becerisi (veya beceriksizliği) olduğunu söyleyebiliriz. İnançsızlığın başka ne gibi kaynakları olabilir? Norenzayan ve Gervais (2013) bu yıl çıkan makalelerinde bu soruya cevap verecek bir model geliştiriyorlar. Buna göre dinsel inancın da inançsızlığın da bilişsel, motivasyonel ve kültürel öğrenmeye dayalı sebepleri var. Bu sebepler de evrimsel mekanizmalara dayanıyor (burada hem genetik hem kültürel evrim kastediliyor). Buna göre insanları inanca veya inançsızlığa götüren dört ayrı (ama etkileşime girebilen) yol sayabiliriz:

1. Evrimleşmiş bilişsel eğilimler (cognitive biases): Görünen ve görünmeyen varlıkların zihinsel süreçleriyle ilgili akıl yürütme eğilimi. Bu eğilimin zayıf olması kişiyi dinsel inançsızlığa götürebiliyor. Bunun en uç örneğini otistik bireylerde görüyoruz.

2. Dünyada anlam, huzur, güvenlik ve kontrol arayışı gibi varoluşsal kaygıların giderilmesinde doğaüstü varlıklara ihtiyaç duyma: Bu tür bir arayış için motivasyon düşük olduğunda veya bu tür varlıklara ihtiyaç duyulmadığında dinsel inançsızlık ortaya çıkabiliyor. Bunun bir örneğini sosyal güvenlik sistemleri çok güçlü olan İskandinav ülkelerinde görüyoruz (Zuckerman, 2008).

3. Dinsel inancı teşvik eden kültürel desteklerden mahrum olma: Bireyin dinsel inancı, etrafındaki insanlardan ve toplumun genelinden gelecek desteğe ihtiyaç duyuyor. Özellikle küçük yaşta alınan sıkı dinsel eğitim ve düzenli dinsel törenler ve semboller olmadığında kişi inançsızlığa kayabiliyor. Bunun bir örneğini dinsel sembollerin kamusal alanın dışına çıktığı seküler toplumlarda görüyoruz (Lanman, 2012).

4. Sezgisel düşünceyi bastıran analitik düşünce: Sistematik eğitimle geliştirilen sorgulayıcı ve analitik düşünce sezgisel açıdan doğal sayılabilecek dinsel inancın reddedilmesine yol açabiliyor. Bunun uç örneğini de bilim adamlarında görüyoruz: Önde gelen bilim adamları arasındaki inançsızlık oranı genel popülasyondaki oranın çok üzerinde (Larson & Witham, 1998).

Bütün bunlar Fehmi Kaya’nın nisan ayında söylediklerini destekliyor mu? Aslında hayır. Zira bütün otistikler ateist değil, normal insanların beyinlerinde olup da otistiklerin beyinlerde var olmayan bir inanç alanından bahsetmek mümkün değil ve böyle bir alanı terapi yoluyla oluşturmak da mümkün değil. Fakat burada asıl büyük yanılgıya düşen TPD. Zira otizmle ateizm arasında gerçekten bir ilişki var. Ayrıca ateizm sadece bilinçli tercihlere dayanmıyor. Bilinçli tercihlerin altında yatan bazı sezgisel düşünce eğilimlerine de dayanıyor ki bu durumda ateizmin beyinsel temelleri ve evrimsel kökenleri olduğu söylenebilir.

Son olarak şu soruyu soralım: TPD’nin bildirisinde yer alan fikirler bilimsel düzeyde olmasa bile pragmatik düzeyde savunulabilir mi? Sonuçta TPD durup dururken halkı otizm konusunda bilinçlendirme isteği duymadı. Otizmle mücadele çabalarını olumsuz etkileyebilecek, otistik çocuklara kötü davranılmasına yol açabilecek bir gelişmeye acilen müdahale edebilmek için bu çıkışı yaptı. Otistik çocukları koruyabilmek için bilimsellikten biraz sapmak hoş görülebilir mi?

Bunun çok basit bir cevabı var: Kesinlikle hayır! TPD bilimsellikten (bilerek veya bilmeden) sapmakla uzun dönemde kendi saygınlığına ve ciddiye alınabilirliğine zarar vermiş oluyor. TPD (veya bilimsel gerçekleri açıkladığını iddia eden herhangi bir kurum) açıklama yaptığında başka kurumlardan daha fazla ciddiye alınmayı neden bekler? Çünkü konuyla ilgili objektif verileri tarafsız bir şekilde açıklayacağı beklentisi vardır. Ama bilimsel bir kurum kendi toplumsal idealleri doğrultusunda halktan bilgi saklamaya veya bilgi çarpıtmaya başlarsa herhangi bir grubun açıklamasından daha fazla ciddiye alınmayı hak etmez. (Bak: Amerikan Antropolojisinin Üstündeki Karanlık)
  
Bugün özgür bir bilim camiası modern demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak görülüyor. Fakat başta ABD olmak üzere bilimin sosyal politikaların belirlenmesindeki rolü marjinalleşmiş durumda (Rosenberg ve ark., 2013; ayrıca bak. Bilimsel Özgürlük Üzerine). Oysa insanlığın karşı karşıya olduğu yerel ve global sorunların çözümü için bilimsel veriye ve tavsiyeye belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz dönemdeyiz. Toplumsal politikaların “bilim adamları ne düşünüyor?” diye sorulmadan belirlenmesinden bütün bilim camiası rahatsız. Fakat suçu biraz da kendilerinde aramalılar. Daha önce Amerikan Antropoloji Birliği bağlamında söylediklerimizi şu andaki konuya uyarlayacak olursak:

Psikoloji bir bilim olmaktan çıkıp otistik hakları savunuculuğuna soyunursa söylediği şeyler herhangi bir çıkar grubunun propagandasından daha fazla saygıyı hak etmez. Gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmayan, kanıtları önemsemeyen bir çaba iyi niyetli olsa da sadece bilim ve etik için değil aynı zamanda demokrasi için de tehlikelidir. Bilimsel kurumların saygınlıklarını bu kadar kolay harcamamaları gerekir.



Kaynaklar:

Caldwell-Harris, C.L., Murphy, C.F., Velazquez, T., & McNamara, P. (2011). Religious Belief Systems of Persons with High Functioning Autism. Annual Meeting of the Cognitive Science Society'de sunuldu, Boston, MA.

Lanman, J. (2012). The importance of religious displays for belief acquisition and secularization. Journal of Contemporary Religion, 27, 49–65.

Larson, E.J. & Witham, L. (1998). Leading scientists still reject God. Nature, 394, 313–314.

Norenzayan A., & Gervais W. M. (2013). The origins of religious disbelief. Trends in Cognitive Sciences, 17, 20-25.

Norenzayan A., Gervais W. M., & Trzesniewski K. H. (2012). Mentalizing deficits constrain belief in a personal God. PLoS ONE, 7(5): e36880.

Rosenberg, A. A., Halpern, M., Shulman, S., Wexler, C., & Phartiyal, P. (2013). Reinvigorating the role of science in democracy. PLoS Biology, 11(5): e1001553.

Zuckerman, P. (2008). Society without God. New York: New York University Press.

19.08.2013

Hayvanlarda Bilinç ve Bilincin Evrimi


Bir yılan olmak nasıl bir histir? Bir yılanın vücuduna sahip olmak, onun gibi hareket etmek, dünyayı bir yılan gibi algılamak nasıldır? Susan Blackmore’un “Bilinç” adlı kitabında sorduğu bu soruya kesin bir cevap verebilmek tabii ki çok zor. Bunun öncelikli nedeni yılan gibi diğer hayvanların bizimkine benzer bir bilinç sahibi olup olmadığını bilemememiz. Geçmişte olduğu gibi bugün de bu sorunun bütün zorluğuna rağmen birçok felsefeci ve bilim insanı “hayvanlar bilinç sahibi midir?” sorusuna cevap aramaktalar.

Bilincin Tanımı

Bu noktada bilinçten ne kastettiğimizi daha açık ifade etmemiz yararlı olacaktır. Webster İngilizce sözlüğünde bilinç “kişinin etrafının ve özellikle de kendinin farkında olması niteliği ya da hali” olarak tanımlanır. Bilinci sadece etrafında olup bitenden haberdar olma halinden ayıran da işte bu kişinin kendinin farkında olması durumu yani “bireysel farkındalık” ya da “öz-bilinç” (self-consciousness) durumudur. Bilinci dışsal ve içsel bilinç olarak ikiye ayırabiliriz. Buna göre dışsal bilinç etrafımızda olan bitenden haberdar olma durumu, içsel bilinç ise rüya hali gibi iç kaynaklı bilinç halleridir. Geçtiğimiz haziran ayında PNAS dergisinde yayınlanan makalelerinde Mashour ve Alkire (2013) bilinçte üç aşama tanımlar. Bunlar uyanıklık, uyuşukluk ve uyuşturulmuşluk ya da anestezi halidir. Tartışmamıza yararlı olacak bu kavramlara değindikten sonra sorumuza geri dönelim.

Hayvanlar Bilinç Sahibi midir? İki Ana Görüş

Eminim ki bu soruya direk ve kesin bir cevap vermenin ne kadar zor olduğunu çoktan fark etmişsinizdir. Fakat en azından birçok etik tartışmasını beraberinde getiren bu soruya verilen cevapları iki ana görüşte toplayabiliriz. İlk görüşe göre sadece insanlar bilinç sahibidir ve hayvanlar bu yetiye sahip değildirler. Bu görüş Fransız filozof Descartes’ın ortaya attığı dualizm fikrine dayanmaktadır. Bu fikre göre hem insanlar hem de hayvanlar vücutları itibariyle etten ve kemikten yaratılmış makinelerse de insanlar ruh sahibi olarak zihne ve özgür iradeye de sahipken hayvanlar bu özelliklerden yoksundur. Bu anlamda da bilinç sahibi değillerdir.

Buna karşı ikinci görüşü benimseyenler insan dışında diğer canlıların da kısmen ya da tamamen bilinç sahibi olduğunu savunurlar. Descartes’ın dualizmine karşı ve bu ikinci görüşe uygun olarak hayvanların hiçbir hisse sahip olmadığını öne sürmek de gerçekçi olmayacaktır. Zira memeli sinir sistemi acıdan ve sıkıntıdan kaçmak üzere evrilmiştir. Biyolog Marian Dawkins’e göre bir hayvanın ne kadar acı hissettiğini anlamanın en iyi yolu acıdan kaçınmak için ne kadar çalışmayı kabul ettiğidir. Örnek vermek gerekirse, bir levyeye basarak kendisine verilen elektrik şoklarından kurtulmayı öğrenmiş bir sıçan şoklar gerçekten canını acıtıyorsa su içmekten veya yemek yemekten tamamen feragat edip sadece şoktan kaçınmak için bu levyeye basmayı sürdürebilir. Bu anlamda da hayvanlar etraflarında olup bitenin farkındadır diyebiliriz. Fakat hayvanların öz-bilince sahip olup olmadığı sorusu halen tartışmalıdır.

Kendini Tanıma Yetisi ve Öz-bilinç

Öz-bilincin ortaya çıkışı için en önemli basamak organizmanın kendini tanıması ya da idrak etmesidir.  Bu nedenle 1970'lerde psikologlar ve sinirbilimciler değişik hayvan türlerinde kendini tanıma özelliğinin bulunup bulunmadığını araştırmaya başladılar. Kendini tanıma özelliğinin en kabul gören testi 1970 yılında psikolog Gordon Gallup tarafından şempanzelerde kullanılmak üzere hazırlanan “ayna-iz testidir”. Gallup bu testte anestezi altında şempanzenin normalde ayna olmadan göremeyeceği kaş ve kulak bölgelerini kırmızı bir boyayla boyar. Deneğin normal şartlarda vücudunda görse kaşıyarak çıkarmaya çalışacağı bu izi ayna karşısında da tekrarlayıp tekrarlamayacağı test edilir. Eğer denek aynada gördüğünün kendisi olduğunun farkındaysa yani öz-bilinç sahibiyse bu izi çıkarmaya çalışacak, eğer aynada gördüğü hayvanın kendisi olduğunu fark edemiyorsa yani öz-bilinç sahibi değilse bu izi çıkarmaya çalışmayacaktır. Şempanzeler dışında balıklar genelde karşılarına ayna konduğunda gördükleri şeyin bir başka balık olduğunu sanarak saldırmaya çalışır. Fakat daha kompleks sinir sistemine sahip hayvanlarda öz-bilincin bu türden izlerini görebilmek mümkün. Nitekim Gallup deneylerinin sonucunda şempanzelerin aynayla ilk karşılaşmalarından bir kaç gün sonra kendilerini aynada tanıyabildiğini göstermiştir. Ayna-iz testini kullanarak benzeri davranışlar diğer insansı ve insansı olmayan maymunlarda (Rajala ve arkadaşları, 2010), yunuslarda (Marten ve Psarakos, 1994), ve hatta saksağan gibi kuşlarda (Prior ve arkadaşları, 2008) gösterilmiştir. İnsanlarda ise kendini tanıma davranışı 18 ila 24 aylıkken gelişmektedir.
Saksağanlarda ayna-iz testi 

Kendini aynada tanıyabilme özelliği en azından hayvanların bir kısmının bir “ben” kavramına sahip olduğunu gösterse de primatolog Povinelli’ye göre bu, türlerin kendi içsel psikolojik durumlarının farkında olduğu anlamını taşımaz. Psikolog Cecilia Heyes’e göre ise ayna-iz deneylerinin sonuçları sadece bazı türlerin kendi hareketini aynada tanıyabilme özelliğini göstermektedir. Bunun ötesinde öz-bilinçle ilgili bir çıkarım yapılamaz.

Bilincin Sinirsel Temelleri ve Evrimi

Hayvanların bilinçli olup olmadığı sorusuna cevap verebilmek için bilincin sinirsel ve evrimsel temellerine bakmak yararlı olacaktır. Öncelikle Gallup ve takipçilerinin sonuçları hayvanların insanlarla paylaştığı ilkel bir öz-bilinç yetisini ve ortak bir sinirsel mekanizmanın varlığını gösterdiği için önemlidir. Bu fikre paralel olarak 2012 yılında Cambridge Üniversitesinde düzenlenen bilinç kongresinin sonunda yayınlanan “Cambridge insansı olmayan hayvanlarda bilinç deklarasyonuna” göre bilinci destekleyen sinirsel altyapı sadece insanlara özgü değildir. Şimdi bu yönde yorumlanabilecek bir kaç deneysel sonuca yer verelim.

Bilinç ve bilinçsizlik halleri arasındaki sinirsel farklardan hangi beyin bölgelerinin bu yeti için önemli rol oynadığı anlaşılabilir. Örneğin, Långsjö ve arkadaşları 2012 yılında yayınladıkları araştırmada anestezi kullanarak insanların bilinç seviyesini ayarlarken PET görüntülemesi aracılığıyla da hangi beyin bölgelerinin bu seviyelerde aktive olduğunu belirlediler. Sonuçlara göre denekler bilinçlerini kazanmaya başlarken beyin sapı, hipotalamus, talamus, ve ön singulat gibi beynin evrimsel olarak daha eski bölgelerinde aktivite artışı gözlendi. Buna rağmen evrimsel olarak daha yeni neokortikal (yeni korteks) bölgeler bilinç seviyesiyle paralellik göstermedi. Bunla beraber Långsjö ve arkadaşlarının bilinçle paralellik gösterdiğini gözlemlediği bölgelerin zarar görmesi kişinin komaya girerek bilincini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu şu anlama geliyor: bu anatomik yapılara sahip diğer türler de insanlardakine benzer bir farkındalığa/bilince sahip olabilir.
Kuşlar ve memelileri ortaya çıkaran evrimsel hatlar bundan yaklaşık 315 milyon yıl önce ayrılmıştır. Fakat ilginçtir ki daha önce belirttiğimiz gibi kuşlar kendini tanıma özelliği dahil olmak üzere bilinçle bağdaştırılan mental olarak karşı tarafın niyetini okuyabilme (zihin kuramı, theory of mind) ve olayların bilinçli hafızasını oluşturabilme (açık olaysal bellek, explicit episodic memory) gibi özelliklere sahiptirler. Bu tür bilişsel düzeydeki benzerliklerin nedeni insanlar ve kuşların beyin anatomilerindeki benzerlikleridir. Daha önce bahsettiğimiz anestezi deneylerinin bilinçle paralellik gösterdiğini bulduğu beyin bölgelerinin analogları kuş beyin anatomisinde de yer almaktadır. Bu akla iki ihtimali getirmekte: ya evrimsel süreçte bilinç birbirinden bağımsız olarak en az iki kere ortaya çıktı ya da kuşlar ve insanların ilkel sinir sistemine sahip ataları hali hazırda ilkel bir bilince sahipti.

Anestezi çalışmalarında ortaya çıkan evrimsel açıdan ilkel anatomik yapılar genel anlamıyla uyanık olma, ya da farkında olma durumunu sağlayan mekanizmalardır ve kuşlardan sürüngenlere, düşük seviye memeli kabul edilen kemirgenlerden, insansı maymunlara ve sonunda insanlara kadar merkezi sinir sistemine sahip birçok türde bu yapıları bulabiliriz. Ancak öz-bilincin ortaya çıkması için gereken beyin yapısı olan prefrontal korteks evrimsel olarak yeni ortaya çıkmış ve tüm hayvanların paylaşmadığı bir beyin bölgesidir. İlginçtir ki Gallup ve takipçilerinin sonuçlarına paralel olarak prefrontal korteks ya da kuşlardaki analoğu pallium öz-bilince ve yüksek bilişsel yeteneğe sahip türlerin beyin anatomisinde daha büyük yer kaplar. Bu da tam anlamıyla bilince sahip türlerin hem farkındalık için gerekli ilkel beyin yapılarına hem de öz-bilinç için gerekli daha yeni beyin yapılarına ihtiyaç duyduğu anlamına gelebilir.

Türler Arası Bilincin Sınırlarını Çizmek ve Sonuç

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız üzere bilinç, temel düzeyde farkındalık ve daha yüksek seviyede öz-bilinç ve “ben” kavramı, belli sinirsel mekanizmaları paylaştıkları için insan dışında birçok türe atfedilebilir. Yine de bu türlerin insanlarla aynı seviyede bilinç sahibi olduğunu iddia etmek zordur. Tıpkı türlerin sinir sistemleri daha az kompleks hale geldikçe o türlere atfedilen yüksek bilişsel yetilerin azalması gibi bilincin de sinir sisteminin gelişmişliğine göre çeşitli seviyelerde ortaya çıktığını düşünebiliriz.

 Deniz tavşanı 
Amerikalı felsefeci Daniel Dennett türleri öğrenme ve zihinsel yetilerine göre farklı kategorilere ayırmıştır. Örneğin, Dennett’ın en düşük kategorisi Darwinci canlılardır ve bu canlılar sadece mutasyonlarla seçilir veya yok olurlar. Dış dünyayı kontrol etme yetileri yoktur. Deniz tavşanı (bir deniz salyangozu türü) gibi Skinnerci canlılar (Amerikalı psikolog B.F. Skinner’a ithafen) önlerindeki tüm hipotezleri tek tek deneyerek ve yanlışları eleyerek öğrenebilirken, tüm omurgalı türlerin oluşturduğu Popperci canlılar (Felsefeci Karl Popper’e ithafen) denenecek tepkileri henüz denemeden zihinsel olarak eleyebilirler. Daha yüksek yetilere sahip belirli karga ve insansı maymun türlerinin oluşturduğu Gregorcu canlılar (Nöropsikolog Richard Gregory’ye ithafen) alet yapıcılarıdır ve dil gibi zihinsel aletlere sahiptirler. Böylece bu türler ayni türden diğer bireylerden kullanılan ortak dil yoluyla öğrenebilir ve bütün mümkün hipotezleri oluşturmak ve denemek zorunda kalmazlar. Son olarak en yüksek öğrenme yetilerine sahip Bilimsel canlılar bilimsel metodu kolektif olarak kullanabilecek kadar toplumsal halde yaşayan türlerdir.

Deniz üzümü
Dennett’ın bu kategorizasyonunu kullanarak bilinç üzerine çıkarımlarda da bulunabiliriz. Örneğin, farkındalık anlamında bilinç Darwinci canlılar haricinde diğer tüm kategorilere ait türlerde ortaya çıkmış olmalıdır. Buna göre mikro organizma düzeyindeki türler haricinde dış dünyayı algılama yetisine sahip tüm türler farkındalık anlamında bilinç sahibidir diyebiliriz. Mashour ve Akire (2013) bu sınırı hareketlilik üzerinden çizmiştir. Yazarlara göre hareket etme becerisine sahip her canlı dış dünyayı algılamak üzere bir sinir sistemine, dolayısıyla da dış dünya ile ilgili farkındalığa sahiptir. Aynı makalede verilen deniz üzümü (kordalılar sınıfına giren ilkel bir deniz hayvanı) örneği ilginçtir. Buna göre deniz üzümü yerleşmek için uygun bir yer bulduktan sonra sinir sistemini kendi içinde sindirerek yok eder. Bir diğer deyişle hareket etmeyi bıraktıktan sonra ne dış dünyayı algılamaya (yani farkındalık anlamında bilince) ne de buna izin veren sinir sistemine ihtiyacı vardır.

Buna karşın öz-bilinç ancak gelecek durumları öngörüp zihinsel olarak kendini bu durumlarda konumlandırabilen, içsel temsil becerisine sahip Popperci canlılarda mümkün olacaktır. Bilinçli olduğundan (yine de yüzde yüz olmamakla birlikte) emin olabileceğimiz tek tür olan insan şüphesiz bu kategorizasyonda Bilimsel canlılara örnektir. Belki de bu aşamada hangi türlerin bilinçli olduğu sorusu hakkında yapabileceğimiz tek yorum Bilimsel canlılar ve Popperci canlılar arasında gösterebileceğimiz ve yeterli derecede kompleks sinir sistemlerine sahip özellikle kuş ve memeli türlerini belli aşamada hem farkındalık hem öz-bilinç anlamında bilinçli kabul etmek olacaktır. Hangi türlerin hangi kategoriye düştüğünü göstermek şüphesiz bilimin gelecekte aydınlatacağı bir soru olarak önümüzde durmaktadır.

Munir Gunes Kutlu

Kaynakça

Gallup GG Jr (1970) Chimpanzees: self-recognition. Science 167(3914):86–87. 

Långsjö JW, et al. (2012) Returning from oblivion: Imaging the neural core of consciousness. J Neurosci 32(14):4935–4943.

Mashour, G. A., & Alkire, M. T. (2013). Evolution of consciousness: Phylogeny, ontogeny, and emergence from general anesthesia. Proceedings of the National Academy of Sciences, 110(Supplement 2), 10357-10364.

Marten K, Psarakos S (1994) Evidence of self-awareness in the bottlenose dolphin (Tursiops truncatus). In: Parker ST, Mitchell RW, Boccia ML (eds) Self-awareness in animals and humans: developmental perspectives. Cambridge University Press, Cambridge, pp 361–379.

Rajala AZ, Reininger KR, Lancaster KM, Populin LC (2010) Rhesus Monkeys
(Macaca mulatta) Do Recognize Themselves in the Mirror: Implications for the
Evolution of Self-Recognition. PLoS ONE 5(9): e12865.

Prior H, Schwarz A, Gunturkun O (2008) Mirror-induced behavior in the   
magpie (Pica pica): Evidence of self-recognition. PLoS Biol 6(8): e202.

12.08.2013

Hayatın Anlamı ve Beyin


Platon’a göre Sokrates savunmasında “Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” (ho de aneksetastos bios ou biotos anthropoi) der. Yani hayatı anlamlı kılan sorgulamak, eleştirel düşünmek, özellikle de erdem üzerinde kafa yormaktır. Aradan geçen 2400 yılda hayatın anlamı üzerinde ilerleme kaydettik mi? Özellikle bilim bu konuda bize yeni bir şey söylüyor mu?
  
Felsefeci, psikolog ve bilgisayar bilimci Paul Thagard bu soruya evet cevabı veriyor. 2010’da çıkan kitabı The Brain and the Meaning of Life’ta özellikle beyin bilimlerindeki gelişmelerden hareketle hayatın anlamı nedir sorusuna cevap verebilir hale geldiğimizi iddia ediyor.

  
Thagard’ın kitabın başındaki iddiaları doğalcılık manifestosu niteliğinde: Gerçekliği bilim yoluyla bilebiliriz; bilgi ve diğer zihinsel tecrübeler beyinden kaynaklanır; zihin beynin ötesinde bir şey değildir; doğaüstü bir varlık tarafından bildirilen mutlak doğrular ve yanlışlar yoktur; bilim ölümsüzlük ve özgür irade gibi dinsel kavramları çürütmüştür. Thagard kendi görüşüne “beyinsel doğalcılık” (neural naturalism) diyor.

Kitabın ilk yarısı psikoloji ve beyin bilimlerindeki son gelişmeleri, özellikle de duygular, ahlaki yargılar ve mutluluk hissiyle ilgili gelişmeleri özetliyor. Mesela neler insanları mutlu ediyor diye merak edecek olursak Thagard bize araştırmalardan hareketle şöyle bir liste sunuyor: minnet duygusunu ifade etmek, iyimser bir hayat görüşü geliştirmek, kuruntu yapmamak ve kendini başkalarıyla karşılaştırmaktan kaçınmak, küçük iyilikler yapmak, sosyal ilişkiler kurmak, zorluklarla başa çıkacak stratejiler geliştirmek, affetmeyi öğrenmek, insanı kapıp götüren faaliyetlerle uğraşmak, hayatın küçük neşelerinin keyfini çıkarmak, ideallerine bağlı kalmak, dini vecibeleri yerine getirmek ve hayatın ruhani yönüyle ilgilenmek, fiziksel aktivite ile vücudu zinde tutmak, vs.

Anlatılan ilginç nöropsikolojik araştırmalardan biri şu: Aşık insanları beyin görüntüleme cihazının içine sokuyorlar ve aşık oldukları kişinin resmini gösteriyorlar. Bu durumda beynin ventral tegmentum ve nukleus akkumbens bölgelerinde aktivasyon görülüyor. Bu bölgeler kokain bağımlılarına kokain gösterildiğinde harekete geçen bölgelerle aynı. İki bölgede de dopamin reseptörleri var. Yani haz duygusu ve ödülle bağlantılılar.

Fakat Thagard’ın amacı sadece araştırma bulgularını ve teorileri özetlemek değil. Bunlardan hareketle normatif sorulara cevap vermek istiyor. Mesela “hayatın amacı nedir” veya “hayatı ne anlamlı kılıyor” diye sorduğunda kastettiği şey sadece “insanlar ne yaptıklarında mutlu oluyorlar veya anlamlı bir hayat yaşadıklarını düşünüyorlar” sorusu değil. Thagard “hayatın amacı ne olmalı” veya “insanca bir hayat nasıl olmalı” sorusuna da cevap verebileceğini iddia ediyor. Kitabın tartışmalı olan yönü de burası.

Hayatı ne anlamlı (yaşamaya değer) kılıyor? Thagard’a göre cevap “hiçbir şey”, “din” ve “mutluluk” olamaz. Hayatın hiçbir anlamı veya objektif değeri yok diyen nihilizm doğru olamaz çünkü birçok insan hayatlarını değerli kılacak sebepler buluyor ve birçok insan mutlu olduğunu söylüyor. Din de cevap olamaz çünkü bazı insanlara huzur verse de dinsel inanç sistemleri birçok yanlış inanca ve hatalı akıl yürütmelere dayanıyor. Son olarak cevap mutluluk da olamaz çünkü mutluluk hayatın anlamı olmaktan ziyade anlamlı bir hayat sonucunda ortaya çıkan şey. Anlamlı hayat yaşamadan da mutlu olunabilir ve mutlu olmadan da anlamlı hayat yaşanabilir.

O zaman hayatın anlamı nedir? Merakla bekleyen okuyucuya Thagard şu cevabı veriyor: Sevmek, çalışmak ve oynamak. Yani anlamlı ilişkiler kurmak, üretken faaliyetler sonucu tatmin edici başarılar elde etmek ve eğlenmek. Okuyucu olarak bu noktada müthiş bir aydınlanma yaşadığımız söylenemez. Bazılarımız Freud’un, bazılarımız ise anneannemizin çok benzer bir şeyi çok önceden söylediğini hatırlar gibiyizdir (gerçi Freud çalışmayı ve sevmeyi hayatın anlamı olarak değil toplumsal hayatın temeli olarak öne çıkarıyordu).

Neden başka şeyler değil de sevmek, çalışmak ve oynamak? Çünkü Thagard için bu üç faaliyet ilişki kurma (relatedness), ustalık kazanma (competence) ve özerk olma (autonomy) ihtiyaçlarını karşılıyor. Thagard’ın normatif teorisinde ihtiyaç kavramı merkezi bir role sahip. Temel ihtiyaçları karşıladığı ve bu sayede insan olmayı sağladığı için sevmek, çalışmak ve oynamak hayatın anlamını oluşturuyor. Ve bunların temel ihtiyaçlar olduğunu beyin araştırmalarından hareketle biliyoruz.

Thagard’ın kitaptaki tezlerini bu şekilde özetledikten sonra kısa bir eleştirel değerlendirme yapalım. Özellikle üç soruya odaklanarak (Landau, 2013):
  
1. Hayatın gerçekten objektif bir anlamı var mı?
2. Bu anlamı sağlayan şeyler gerçekten sevmek, çalışmak ve oynamak mı?
3. Bunu gerçekten beyin araştırmalarından hareketle mi biliyoruz?

Nihilizme göre hayatın objektif bir anlamı ve değeri yoktur. Thagard’ın kitaptaki argümanları nihilizmi çürütüyor mu? Aslında Thagard nihilizmi çürütmeye çalışmıyor. Sadece doğru olmadığını varsayıyor. Mesela sevgi, çalışma ve oyun temel ihtiyaçlarımızı karşılıyor ve gerçek anlamda insan olmamızı sağlıyor diyor. Ama “insan olmak” gerçekten değerli bir şey mi? Nihilistler buna hayır cevabı verirler. Bu yüzden kitapta aslında nihilizme karşı verilmiş bir cevap yok. Bazı faaliyetlerin insanları mutlu etmesi ve hayatlarının anlamlı hale geldiğini düşündürmesi bir nihilisti hayatın yaşamaya değer olduğuna ikna edecek şeyler değil. Üstünde durmaya değer tek felsefi meselenin intihar olduğunu düşünen Camus ve hiç doğmamış olmanın doğmaktan her zaman daha iyi olduğunu düşünen Benatar muhtemelen Thagard’ın argümanlarına burun kıvırıp geçerdi.

Biz de nihilistlere burun kıvırdık ve hayatın gerçek anlamını aramaya devam ettik diyelim. Bulacağımız cevap kaçınılmaz olarak sevmek, çalışmak ve oynamak mı olur? Thagard’a göre bunlar temel ihtiyaçları karşılayan ve insan olmak için gerekli olan şeyler. Bu gene Thagard’ın öyle olduğunu göstermediği, sadece varsaydığı bir şey. Ülkesini kurtarmak için hayatının çoğunu cephelerde geçiren bir asker, insan haklarını savunmak için hayatını hapishanede geçiren bir aktivist veya münzevi yaşayıp hayatını tefekkürle geçiren bir keşiş Thagard’a göre anlamlı bir hayat yaşamıyor. Zira hayatlarında Thagard’ın anladığı anlamda sevgi, çalışma ve oyun yok. Oysa çoğu kimse bu insanların hayatlarının anlamsız olduğu fikrine katılmayacaktır. Bu insanların hayatlarını anlamlı saymak için pozitif duygular içinde olmaları gerekmez çünkü pozitif duyguların anlamlı hayat için yeterli ve gerekli olmadığını Thagard kendisi de kabul ediyor. Mesela bir uyuşturucu bağımlısı kendisine müdahale eden biri olmadığı sürece hayatını maksimum düzeyde haz içinde geçirebilir ama anlamlı bir hayat yaşadığı söylenemez.

Ayrıca sevmenin, çalışmanın ve oynamanın hayatı anlamlı hale getirdiğini kabul etsek bile bu, anlamlı bir hayat yaşamak için sadece bir ilk adım. Roskies’e göre asıl mesele anlamlı sevgiye, anlamlı işe ve anlamlı eğlenceye nasıl ulaşacağımız ve bu üçü arasındaki dengeyi nasıl kuracağımız. Thagard’ın kitabı maalesef bu bakımdan yol gösterici değil.

Son olarak, beyin araştırmalarının hayatın anlamı tartışmalarına bir katkısı var mı? Landau’ya göre psikolojik ve felsefi düzeydeki analiz bunun için yeterli. Mutlu olmak veya insan olmak için ilişki içinde olmak gerektiğini zaten biliyorsak aşıkların beyinlerinin hangi bölgesinin aktivasyon gösterdiğini bilmenin bize hayatın anlamıyla ilgili söyleyeceği ek bir şey yok. İlişkiler olmadığında beyinde neyin değiştiğini bilmek ilginç olurdu ama “ilişkiler olmadığında hayat anlamsız olur” diyebilmek için bunu bilmeye gerek yok. Buradaki sorun beyinle ilgili bilgimizin eksik olması değil. Beyinle ilgili her şeyi bilsek bile insanlara yine ne hissettiklerini sormamız gerekiyor ve ancak bu soruya aldığımız cevaptan hareketle anlamlı hayat yaşamakla ilgili teoriler kurabiliriz. Ayrıca Thagard’ın bahsettiği üç ihtiyacın beyinde karşılığının olması bunların temel biyolojik ihtiyaçlar olduğunu göstermez. Psikolojik olan her şeyin beyinde bir karşılığı olacaktır. Bunu söylemek zaten doğalcılığın gereği. Uyuşturucu ihtiyacının da beyinde bir karşılığı var (kokain beklentisi beyindeki ödül sistemini harekete geçiriyor) ama bu Thagard’a göre bir temel ihtiyaç değil. Dolayısıyla Thagard neden bazı ihtiyaçlar temel de diğerleri değil sorusunun cevabını da tatmin edici bir şekilde vermiyor.

Sonuç olarak Thagard’ın kitabını duygular, düşünceler ve kararlar konusundaki son psikolojik ve nörobilimsel bulguların güzel bir özeti olarak tavsiye edebiliriz. Hayatın anlamı konusunda ise Sokrates’in kaldığı yerden sorgulamaya devam etmemiz gerekiyor.


Kaynaklar:

Landau, I. (2013). Neurology, psychology, and the meaning of life: On Thagard’s The Brain and the Meaning of Life. Philosophical Psychology, 26, 604-618.


Thagard, P. (2010). The brain and the meaning of life. Princeton: Princeton University Press.



6.08.2013

Sosyal İnşacılık ve Freudcu Psikanaliz


Radikal sosyal inşacılık geçtiğimiz 20 yılın “bilim savaşları”nın baş aktörlerinden. Sosyal inşacılığın bilimsel epistemolojiye ve bilimsel rasyonelliğe yaklaşımı bilim felsefesi çevrelerinde genellikle kabul görmüyor. Fakat Belçikalı iki felsefeciye göre (Boudry & Buekens, 2011) klasik Freudcu psikanaliz “sosyal inşacılığın bilimle ilgili iddiaları doğru olsaydı bilim nasıl bir şey olurdu” sorusuna cevap olarak çok uygun bir örnek teşkil ediyor.

Sosyal İnşacılık

Sosyal inşacılık terimi çok değişik anlamlara gelebiliyor. Yazarlar bu makalede terimi epistemolojik boyutuyla ele alıyorlar. Geleneksel epistemolojide bir şeye neden inandığımızın en doğal açıklaması olarak o şeyle ilgili kanıta (doğadan gelen ampirik veriye) sahip olmamız gösterilir (Boghossian, 2006). Radikal sosyal inşacılığa göre ise inançlarımızın ve bilimsel bilginin oluşturulmasında doğal dünyanın hemen hemen hiçbir rolü yoktur. Dünyayla ilgili veriler inançlarımızı hiçbir şekilde sınırlandırmaz. Bilimsel inançlar da dahil olmak üzere inançların açıklanmasında asıl önemli rolü oynayan sosyolojik bağlam ve ideolojik etkilerdir (Collins, 1981).

Sosyal inşacılığın bu iddiası ilk bakışta o kadar sağduyuya aykırı görünüyor ki herhangi bir kimse bu kadar radikal bir görüşe gerçekten inanabilir mi, veya savunmaya kalkarsa nasıl savunabilir diye insan merak ediyor. Kukla’ya (2000) göre sosyal inşacılar şöyle bir retorik strateji izliyorlar: Önce çok radikal bir iddia ortaya atıyorlar; bunun savunulamaz olduğu gösterildiğinde daha zayıf bir iddiaya doğru geriliyorlar ve yanlış anlaşıldıklarını, baştan beri savunduklarının zaten bu zayıf iddia olduğunu ileri sürüyorlar. Yani üstlerine gidildiğinde sosyal inşacılar bu kadar radikal fikirlere sahip olmadıklarını iddia etseler de yazdıklarından bu anlamlar pekala çıkabiliyor. (Sosyal inşacılığın felsefi açıdan eleştirisi için Koertge’ye (2000), Kukla’ya (2000) ve Boghossian’a (2006) bakılabilir.)

Freudcu Psikanaliz

Freudcu psikanalizin birkaç boyutu var: hem bir psikoloji teorisi, hem insan zihnini incelemeye yönelik bir yöntem, hem insan davranışını yorumlamaya yönelik bir kavramsal çerçeve, hem de bir psikoterapi yaklaşımı. Bütün bu farklı boyutların merkezinde “dinamik bilinçaltı” kavramı var. Zihinsel tecrübelerin, davranışların ve patolojik durumların açıklanmasında bu kavram kullanılıyor. Bu açıklamaların bilimsellikten ne kadar uzak olduğuna dair birkaç örnek verelim.

Freud’un teorisine göre nevrozun sebebi sapkın arzuların baskılanması ve tatmin edilmemesidir. Ama sapkın arzular tatmin edildiği halde nevroz geliştiği de oluyor. Bu durum teoriyi yanlışlıyor mu? Freud’a göre hayır (Cioffi, 1998). Arzular sapkın davranışlarla tatmin edildiği durumda bile nevrozun ortaya çıkmasının sebebi sapkınlıktan kaçınmanın baskılanmasıdır. Yani sapkınlığın baskılanması da nevroza sebep oluyor, sapkınlıktan kaçınmanın baskılanması da. Nevroz hangi durumda ortaya çıkarsa çıksın “nevrozun sebebi sapkın arzularla ilgili bir baskılanmadır” fikri yanlışlanmamış oluyor.

Bir diğer örnek “Oedipus kompleksi” açıklamasını savunmak için Freud’un kullandığı mantık. Erkek çocukların anneye karşı sevgi ve yakınlık göstermesi Oedipus kompleksiyle açıklanır. Ama bazan erkek çocuklar anneye karşı soğuk davranırken babaya yakınlık duyarlar. Freud bu durumu çocuğun anneye karşı duyduğu cinsel ilginin bastırılması ve yön değiştirmesiyle açıklıyor. Yani çocuk anneye ne şekilde davranırsa davransın anneye cinsel ilgi duyduğu açıklamasından vazgeçmiyor.

Freud’a göre “bilinçaltı” yorumlanmaya, anlaşılmaya karşı aktif olarak direnç gösteren, bizi sürekli kurnazca yanıltmaya çalışan bir varlıktır. Bu fikir uyarınca Freud hastanın davranışında kendi açıklamasını destekleyen bir ipucu bulamadığında bunu hastanın bilinçaltının direnç göstermesine bağlıyordu. Mesela bir hasta rüyasında tatilini hiç sevmediği kaynanasıyla beraber geçirdiğini görüyor. Freud’a göre rüyalar bilinçaltı arzuların gerçekleşmesini temsil eder. Arzu edilmeyen bir şeyin rüyada görülmesi bu görüşü yanlışlar mı? Tabii ki hayır. Freud’a göre hastanın bilinçaltı sırf Freud’un teorisinin yanlış çıkması için teoriyle uyumlu olmayan bir rüya yaratmıştır. Bu da bilinçaltının kurnazca direnç gösterdiği fikrinin kanıtıdır.

Başka bir örnek: Hasta Freud’un önerdiği (mesela penis hasetiyle ilgili) yoruma itiraz ettiğinde Freud bunu hastanın direnç gösterdiği ve dolayısıyla kendi açıklamasının doğru olduğu şeklinde yorumluyor. Peki hasta Freud’un yorumunu hemen kabul ederse?  Elbette bu da Freud’un yorumunun doğru olduğu anlamına geliyor.

Freudcu psikanalizin bir başka sorunu kavramların değişik yerlerde değişik anlamlarda kullanılması. Mesela “libido” bazan sadece cinsel istek anlamında, bazan da genel olarak sevgi ve bağlanma anlamında kullanılıyor (Cioffi, 1998). Bu ikili kullanım sayesinde hem libido arzularının neden bastırılması gerektiği açıklanıyor, hem de her semptomun altında nasıl olup da libidonun yattığı anlaşılır hale geliyor.

Makalenin yazarlarına göre burada dikkat edilmesi gereken nokta, bütün bu yanlışlanmaya karşı bağışıklık kazanma stratejilerinin teorinin kendisinden ayrıştırılabilecek zayıflıklar olmadığı, teorinin özünden kaynaklanan ve teorinin kavramsal çerçevesi içinde tamamen meşru olan yöntemler olduğudur (ayrıca bak. Boudry & Braeckman, 2010). Bütün bunlar sosyal inşacıların “doğada (bu durumda zihinde) neyin var olduğu, neye inanacağımız üzerinde bir sınırlama koymaz” prensibini hatırlatıyor.

Psikanalizin Sosyal İnşacı Yorumu

Bir şeyin sosyal olarak inşa edildiği iddiasının ilginç olabilmesi için bunun en başta fark edilmeyip inceleme sonucunda ortaya çıkarılmış olması gerekir (Boghossian, 2006). Mesela para değerinin sosyal olarak inşa edildiğini söylemek ilginç değildir çünkü insanların ona atfettiği değerden bağımsız olarak paranın “gerçekten” değerli olduğunu zaten kimse iddia etmez. Yazarlara göre Freudcu psikanalizin bir tür sosyal inşa olduğu iddiası bu anlamda ilginçtir çünkü buna göre psikanalistlerin keşfettiklerini iddia ettikleri doğal (zihinsel) olgular aslında tamamen teorinin kendisinden ve çarpık metodolojisinden kaynaklanan sosyal inşa ürünü şeylerdir: Psikanalitik “olguları” (mesela bir rüya sembolünün penis anlamına geldiğini) ancak teoriyi benimsemiş biri görebilmektedir.

Buradan hareketle psikanalizin iki bakımdan sosyal inşacılığın bilim modeline uyduğunu söyleyebiliriz: Teorilerin geliştirilmesinde ampirik veriler ihmal edilebilir düzeyde bir rol oynamaktadır ve teorik tartışmaların çözümlenmesinde epistemolojik kaygıların fazla bir rolü yoktur. Gerçekten de Sigmund Freud, Otto Rank, Alfred Adler, Jacques Lacan, Karen Horney ve Melanie Klein gibilerin arasındaki teorik tartışmaların çözüme kavuşturulmasını sağlayacak hiçbir rasyonel yöntem yoktur.

“Penis haseti” bu son söylediğimiz şeye iyi bir örnek olabilir. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu doktrin psikanalitik çevrelerde yavaş yavaş terk edildi. Oysa 20. yüzyılın ilk yarısında Freudcular bu doktrini defalarca “doğrulamışlardı” ve analitik teorinin temel taşlarından biri olarak görüyorlardı. Ne oldu da bu doktrin sonradan terk edildi? Buna cevap verebilmek için yeni ampirik verilerin elde edildiğini veya yeni epistemolojik sebeplerin fark edildiğini düşünmeye gerek yok: Değişen kültürel duyarlılıklar sonucunda penis haseti doktrini ataerkil ve kadın düşmanı olarak görülmeye başladığı için terk edildi. Karen Horney’ın “rahim haseti” kavramını da benzer kaygıların ürünü olarak görebiliriz. Sosyolojik ve ideolojik sebepler psikanalitik teorinin neden ve nasıl değiştiğini açıklamak için yeterli. Aynen sosyal inşacıların (bilimin geneli için) iddia ettiği gibi.

Yazarlar son olarak saptamalarının sosyal inşacılık için de bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorlar ve bunu bir modus tollens argümanı şeklinde ifade ediyorlar: Sosyal inşacılığın söylediği şey doğru olsaydı bilimin tamamı psikanaliz gibi olurdu; oysa psikanaliz gerçek bilimi temsil eden bir disiplin değil; şu halde sosyal inşacılığın söylediği şey bilimin geneli için doğru değil.

Kaynaklar

Boghossian, P. A. (2006). Fear of knowledge: Against relativism and constructivism. Oxford: Oxford University Press.

Boudry, M., & Braeckman, J. (2011). Immunizing strategies and epistemic defense mechanisms. Philosophia, 39, 145-161.

Boudry, M., & Buekens, F. (2011). The epistemic predicament of a pseudoscience: Social constructivism confronts Freudian psychoanalysis. Theoria, 77, 159-179.

Cioffi, F. (1998). Freud and the question of pseudoscience. Chicago: Open Court.

Collins, H. M. (1981). Stages in the empirical program of relativism: Introduction. Social Studies of Science, 11, 3-10.

Koertge, N. (2000). “New age” philosophies of science: Constructivism, feminism and postmodernism. The British Journal for the Philosophy of Science, 51, 667-683.

Kukla, A. (2000). Social constructivism and the philosophy of science. New York: Routledge.

  



21.04.2013

Hippokampus ve Mental GPS






Sıçanlar ve GPSleri

İçinde bulunduğumuz ortama göre nerede durduğumuzu ve etrafımızda nelerin olduğunu öğrenmek ve hatırlamak ve bir sonraki adımda nereye gideceğimize karar vermek, yani diğer adıyla navigasyon, kuskusuz ki organizmanın hayatta kalabilmesi için değişilmez bir bilişsel yetenektir. Çoğu zaman bu türden kararlar verirken küresel konumlanma sistemleri yani GPS’e (Global Positioning Systems) başvurmaktan kaçınmayız. Nature dergisinin 18 Nisan 2013 tarihli sayısında çıkan makalelerinde Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi sinirbilimcileri, Brad Pfeiffer ve David Foster, bu tür bir donanımın hâlihazırda beynimizde yer aldığını gösterdi. Peki, beyinde yer alan bu GPS nasıl çalışmakta?

Kuşkusuz mental bir GPS öncelikle mental bi haritaya gereksinim duyacaktır. Son yüzyılda sıçanlarda ve insanlara yapılan birçok deneyin sonucu bu türden mental bir haritaya sahip olduğumuza işaret ediyor.  Örneğin, 1940’li yıllarda ünlü davranışçı psikolog Edward Tolman sıçanların yönlerini bilişsel bir harita aracılığıyla bulduğunu gösterdi. Tolman’a göre sıçanlar bir labirente bırakıldıklarında sadece sağa sola koşturmanın ötesinde etraftaki ipuçlarını (labirentin bulunduğu odanın kapısı, penceresi vb.) kullanarak o labirentin mental bir haritasını da çıkarmakla uğraşmaktaydılar. Bu yorumu doğrulayan Tolman ve ekibinin deney sonuçları göstermiştir ki daha önce labirentte gezinmiş ve dolayısıyla labirentin mental haritasını çıkarmış sıçanlar bir ödülün (örneğin bir parça peynirin) yerini bu labirenti daha önce hiç görmemiş “naif” sıçanlara göre çok daha hızlı öğrenmiştir. Sonraki yıllarda O’Keefe ve Nadel (1978) adlı iki sinirbilimci bu tur bir mental haritanın beynin hippokampus bölgesinde temsil edildiğini göstermişlerdir. Buna göre hippokampuste bulunan “yer nöronları”(place cells) mental haritada ayrı ayrı yerleri temsil ederler.  Böylelikle sıçan içinde bulunduğu ortamın belli bir yerinde durduğunda bu lokasyona karşılık gelen hippokampal yer nöronu aktive olur (bknz. Figür 1).


Figür 1


Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Nature dergisinin Nisan 2013’te çıkan sayısında yer alan Pfeiffer ve Foster’in makalesine göre(deneyin haberi için bknz. Schmidt ve Redish, 2013)  hippokampus canlıya sadece bulunduğu yerin diğer yerlere göre göreceli konumunu bildirmekten daha fazlasını yaptığını ortaya koyuyor. Pfeiffer ve Foster’ın deneyinde sıçanlar bir arenanın farklı noktalarına yemek kırıntılarını toplamaları için bırakılmıştır (bknz. Figür 2). Sıçanlar bu lokasyonları öğrendikten sonra beyinlerine hippokampus bölgesinden elektriksel değişiklikleri kaydedecek şekilde elektrotlar yerleştirilmiştir.  Böylelikle araştırmacılar öncelikle sıçanlar hareket ederken arenanın hangi bölgelerinde hangi yer nöronlarının aktive olduğunu saptamışlardır. Deneyin test kısmında ise sıçanlar arenaya tekrar döndürülmüş ve arenada farklı yemek lokasyonlarını ararken yer nöronlarının nasıl davrandığı kaydedilmiştir. İşte tam burada deneyin en ilginç bulgusu yer almakta. Sonuçlara göre deneyin her hangi bir anında sıçanın bulunduğu lokasyona karşılık gelen yer nöronu aktive olmakla kalmamış bununla birlikte yemek kırıntılarına ulaşmak için geçeceği yerlere karşılık gelen nöronlar da aktive olmuştur. Kısacası hippokampal yer nöronları test sırasında bir GPS gibi sıçana gitmesi gereken yerleri de göstermektedir.




Figür 2


Bu deney açıkça gösteriyor ki beynimiz sadece nerede olduğumuzla ilgili bir farkındalık yaratmanın yanında daha önce öğrendiğimiz mental haritaları kullanarak bir GPS görevi de üstlenmekte. Böylelikle beynimiz de GPS aletleri gibi mental harita öğrenildikten sonra cevrede bulunan ipuçlarına bakarak ortamdaki yerimizi saptamanın ötesinde amaçladığımız yere giden en kısa ve belki de en güvenli ya da en kolay yolun haritasını da çıkarıyor. Bu türden mental bir GPSi nasıl daha etkili kullanabileceğimiz ise önümüzdeki yılların araştırmalarına konu olacak gibi.



Münir Güneş Kutlu


Kaynakça
O'Keefe, J., & Nadel, L. (1978). The hippocampus as a cognitive map (Vol. 3, pp. 483-484). Oxford: Clarendon Press.
Pfeiffer, B.E., & Foster, D.J. (2013). Hippocampal place-cell sequences depict future paths to remembered goals. Nature; advance online publication.
Schmidt, B. & Redish, A.D. (2013). Neuroscience: Navigation with a cognitive map. Nature; advance online publication.
Tolman, E.C., Gleitman, H. (1949). Studies in spatial learning; place and response learning under different degrees of motivation. Journal of experimental psychology, 39 (5): 653–9.

8.04.2013

Bebeklerde ve Hayvanlarda Ahlakın Temelleri


Bebeklerde Ahlakın Temelleri

        3 Ağustos 2010 yılında önce Özdemir İnce Hürriyet gazetesinde ardından da 25 Ağustos 2010 tarihinde Mustafa Akyol Star gazetesinde bebeklerin ahlakı üzerine birbirlerine zıt iki yazı yazdılar. İki yazı da Mayıs 2010 tarihinde New York Times’da çıkan ve Yale Üniversitesi Psikoloji profesörü Paul Bloom’un 6 aylık bebeklerde dahi ahlak bilincinin varlığını gösterdiğini iddia ettiği yazısı üzerine yazılmıştı. Aşağıdaki video linkinde de görülebileceği gibi (bknz. Video#1) Bloom’un anlattığı ve PNAS dergisinde yayınlanan deneyde 6 aylık bebeklere laboratuvar ortamında üç kukla izletiyor, ortadaki kukla elindeki topu sağdaki kuklaya atınca bu kukla topu ortadaki kuklaya geri verirken soldaki kukla aynı şekilde kendisine verilen topu alıp kaçıyordu. Daha sonra bebeklere soldaki veya sağdaki kuklanın elindeki şekerlerden birini alma fırsatı veriliyordu (deneyin video linkindeki versiyonunda bebeklerden iki kukladan birini seçmesi isteniyor). Deneyin sonucuna göre bebekler istatiksel olarak anlamlı şekilde daha önceki oyun sırasında yaramazlık yapan ve topu alıp kaçan soldaki kuklanın elindeki şekeri almayı tercih ediyorlar, bu ceza yetmezmiş gibi bir kaçı da bu kuklaya bir tokat atmayı ihmal etmiyordu. Benzer bir deneyde Bloom ve arkadaşları bebeklere iki olay izletti. İlk olayda bir kukla bir tepeye çıkmaya çalışıyor fakat başaramıyor ikinci bir kukla (yardımcı) bu kuklayı iterek yardım ediyor tepeyi çıkmayı başaran kukla ise tepede sevinerek zıplıyordu. İkinci olayda ise üçüncü bir kukla (engelleyici) tepeye çıkmaya çalışan kuklayı geri iterek çıkmasını engelliyordu. Bir kez daha bebeklerden yardımcı ve engelleyici kukla arasında secim yapmaları istendiğinde bebekler %80 oranında yardımcı kuklayı seçiyorlardı. Bir başka deneyde ise bebekler bir kez daha bir oyuncak kutusunu açmaya çalışan kuklayı engelleyeni değil açmasına yardımcı olan kuklayı tercih ediyorlardı.

Video #1

 Peki bu deneylerin sonucu bize ne gösteriyor? Aslında bu sorunun cevabi yukarıda bahsi gecen yazarlar için birbirinden farklı. Örneğin Bloom’a göre bu deney Freud’un ya da ünlü gelişim psikoloğu Jean Piaget’nin öne sürdüğü bebeklerin dünyaya ahlak bilincinden yoksun geldikleri inancın aksine doğduklarında zaten ilkel bir düzeyde de olsa bir ahlak içgüdüsüne sahip olduklarını göstermekte. Deney tabii ki eleştirilmemiş de değil. Örneğin, Scarf ve arkadaşları (2012) tepeye çıkan kuklanın sevinerek zıplamasını pozitif algılayan bebeklerin bu olayla ilişkilendirdikleri yardımcı kuklayı seçtiğini bir deneyle göstermiş durumdalar. Bu sonuca göre bebekler ahlaki bir karar vermiyor sadece daha çok ilgilerini çeken olayla ilişkili nesneleri beğeniyorlar. Bunun dışında 6 aylık bir bebeğin dünyada o ana kadar geçirdiği zamanda hiçbir şey öğrenmediğini ve deneyin sonucunda ortaya çıkan basit ahlak yapısının sadece doğuştan geldiğini de iddia etmek biraz güç. Yine de deneyin sonucunun doğru olduğunu kabul edersek dünyaya geldikten çok kısa bir sure sonra haklıyı haksızdan ayırma yetisine sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.





Mustafa Akyol’un deneylerle ilgili yorumu ise Darwin’le birlikte evrim teorisinin yaratıcılarından Alfred Russel Wallace’inkine daha yakın. Wallace insanların “yüksek ahlak anlayışının” biyolojik bir surecin sonucu ortaya çıkamayacak kadar zengin olduğunu yazmış böylece ahlakin insanlara ancak tanrı tarafından verilmiş olabileceği sonucuna varmıştır.  Bloom’un New York Times makalesinde de Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabında (s. 203-204) da belirttiği gibi “fedakar (altruistic)” davranışlar Darwin’in “doğal seçilim” ve Dawkins’in “bencil gen” fikirlerine ters düşüyor çünkü bu birbirine sıkı sıkıya bağlı iki fikir de insanın önce kendi hayatta kalış ve üreme sansını arttırması için fedakar davranıştan uzak durması gerektiğini öngörmekteler. Dolayısıyla bu tur davranışlar biyolojik değil ancak kültürel evrimin bir parçası olabilir yani öğrenilmiş olmak zorundadırlar. İlk bakışta Bloom ve arkadaşlarının bebeklerde ahlakın basit formunu bulması bu son opsiyonu da ortadan kaldırmış görünüyor. Mustafa Akyol da makalesinde Bloom’un sadece bir sonraki paragrafta tam tersini göstermek için bahsettiği ve Wallace ve diğer yazar/düşünürlerin yorumlarının ciddiye alınması yönünde söylediği cümleyi alıntılıyor, Bloom’un kendi bulgusunun nasıl evrim teorisiyle ters düşmediğiyle ilgili sonraki 4 paragrafı “… zorlayıcı bir bulgu karşısında bir açıklama bulma çabası” olarak geçiştiriyor.

Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Bloom sonraki paragraflarda kendi bulgusunun olduğundan daha büyük bir anlama çekilmemesi için gerekli çabayı gösteriyor. Bloom’un da belirttiği gibi bahsi geçen deneylerde bebeklerin ortaya koyduğu ilkel ahlak bilincinin Wallace’ın bahsettiği fedakârlık gibi yüksek ahlaki değerler olmadığını görmek çok da zor değil. Muhtemelen, aklı başında hiç kimse bebeklerin tam bir ahlaki anlayışla doğduğunu ve zaman içinde bu bilincin hiç gelişmediğini iddia etmeyecektir. Buna karşılık 17. yüzyılda yasamış İngiliz felsefeci John Locke’un ortaya attığı ve insan zihninin daha sonraki tecrübeleriyle doldurulacak boş bir levha olarak dünyaya geldiğini iddia ettiği “tabula rasa” fikri de özellikle son yüzyıldaki biyoloji ve genetik çalışmalarla artık kabul edilen bir görüş olmaktan çıkmıştır. Bloom da yazısında kendi bulgularının sadece bir yatkınlığa işaret ettiğini ve bebeklerde yüksek ahlaki değerleri bulmaya çalışan birçok deneyin başarısız olduğunu ortaya koymuştur. Bu anlamda Bloom ve ekibinin deney sonuçları sadece belli bir düzeyde yatkınlığı gösterdiği için tam da doğaya karşı yetiştirme (nature versus nurture) tartışmasında birçok bilim adamının benimsediği “hem doğa hem yetiştirme” pozisyonuna yakın bir konum almaktadır.

Bloom’un da makalesinde belirttiği gibi fedakârlık gibi ahlaki davranışlar ilk bakışta doğal seçilim ve bencil gen fikirlerine ters düşse dahi yaradılışçıların öne sürdüğünün aksine evrim teorisi bu tur davranışların neden ortaya çıktığını açıklamakta zorlanmaz. Buna göre evrim sureci içerisinde insan ve diğer sosyal hayvanlar sadece bireyler olarak ortaya çıkmazlar sosyal davranış karakteristiklerine göre de seçilirler. Kendi grubu için fedakârlık göstermeyen, yardım etmeyi öğrenemeyen, grubun diğer bireylerine empati ve merhamet duyamayan bireyler aynı türden davranışları grubun diğer üyelerinden bekleyemezler. Bu nedenle hem insanlarda hem de grup halinde yasayan her canlı türünde görünüşte kendi zararına da olsa sonuç itibariyle grubun ve ileriki bir zamanda kendi yararına uygun davranışlar görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin, bugün grubun bir üyesine yardım etmeyen bir kişi ileri de kendi zor duruma düştüğünde kendisine yardım edilmeyi bekleyemez ve hayatta kalma ve üreme şansını düşürür. Bu yüzden adalet, cezalandırma, karşılıklı yardım ve empati gibi mekanizmalar bizim anladığımızdan çok daha ilkel düzeyde çalışsa bile toplumu bir arada tutucu bir özelliğe sahiptir.

Hayvanlarda Ahlak

Ahlakın temellerinin bilimsel olarak anlaşılması Bloom’un New York Times makalesiyle sınırlı değildir. Hâlihazırda geniş bir literatüre sahip olan ahlakın evrimi konusunda sadece bebeklerin değil maymunların ve hatta basit memelilerin de en az Bloom’un bebeklerde gösterdiği komplekslikte ahlaki davranışlara sahip olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Her biri kendi başına uzun yazılar olabilecek bu alt konu başlıklarından bazılarını örnek olarak görelim.

Hollandalı primatolog ve etolog Frans de Waal’e göre sahip olduğumuz ahlak iki ana sütun üzerine inşa edilmiştir, karşılıklı ilişki (reciprocity, adalet duygusu) ve empati (merhamet). Konuyla ilgili de Waal’in 2012 yılında gerçekleştiği TedTalkta da (bknz. Video#2) belirttiği gibi insanların yüksek ahlaki yapısı bu iki ana baslıkla sınırlanamayacak kadar geniş olsa dahi karşılıklı ilişki ve empati ortadan kalktığında insansı bir ahlak yapısından bahsetmek mümkün olmayacaktır. De Waal ve daha birçok araştırmacıya göre sosyal gruplar halinde yasayan hayvanlar için işbirliği, adalet duygusu, cezalandırma, empati ve merhamet gibi davranışlar olmadan doğada sağ kalmak mümkün olamaz. De Waal ve arkadaşları bir çok deneyle bu türden ahlaki/sosyal adalet davranışlarını maymunlarda incelemektedir. Örneğin, bu çalışmalardan birine göre (bnkz. Video#2) yanyana iki kafeste tutulan şempanzelerden birinde iki turlu marka bulunmaktadır. Karar verici şempanze kırmızı marka ile deneycinin sadece kendisine yemek vermesini sağlarken yeşil marka ile deneycinin hem kendisine hem de yan kafesteki şempanzeye yemek vermesini sağlayabilmektedir. Sonuçlara göre karar veren şempanze her şekilde ödül alabildiği halde daha sosyal ve adil bir davranış olarak yeşil markayı bencil kırmızı markaya göre anlamlı şekilde daha çok seçmiştir. İlginç olan bu secim yan kafeste başka bir şempanze yokken neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.  Bu deney açık bir şekilde gösteriyor ki şempanzelerde basit anlamda da olsa empati kurma, karşılıklı ilişki, ve adalet duygusu şekillenmiştir. De Waal bir başka deneyinde Capuchin maymunlarının daha az tercih edilen salatalığı sadece her iki taraf da salatalık aldığında kabul ettiklerini diğer tarafa daha çok tercih edilen uzum verildiği zaman salatalığı yemeyi ret ettiklerini göstermiştir (bu deneyin çarpıcı videosu için bknz. Video#2 12:48). Bu ve daha birçok deney sosyal şekilde yasayan hayvanların özellikle adalet, cezalandırma, karşılıklı yardım, hatta özgecilik yetilerine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu türden yetilere bir örnek de bloğumuzun Basit Memelilerde Empati Mümkün Mü? yazısında konusu geçen Bartal ve arkadaşlarının sıçanlarda empatinin varlığını gösterdikleri deneyidir. Bu geniş literatürü daha uzun bir yazı yazmak üzere şimdilik bu örneklerle kapatıyoruz.


Video #2

Sonuç: Evrim Ahlakin Varlığını Açıklamakta Zorlanmaz

Bilim dünyasının genel kanısı sadece insanda değil hayvanlarda da ahlakın daha basit formlarda da olsa var olduğu yönündedir. Ahlakın gelişmesinin büyük bir kısmı insanların ve hayvanların grup içindeki tecrübelerine dayanarak nesilden nesile geçmiş sosyal normlara ayak uydurmasıdır. Ama Bloom ve arkadaşları gibi araştırmacıların deneyleri bize sahip olduğumuz türden yüksek bir ahlak anlayışı geliştirebilmemiz için gerekli bilişsel yeteneklerin doğuştan var olduklarını işaret ediyor. Bu temel mekanizmaların nasıl işleyeceği ve nasıl sonuçlar çıkaracağını ise tamamen yaşadığımız kültürel grubun yazılı veya yazısız kuralları belirliyor. Örneğin, aynı doğuştan gelen mekanizmalarla bir insan batı/Hristiyan ahlaki, orta doğu/Müslüman ahlaki, veya Afrika yerlilerinin ahlak kuralları gibi birbirlerinden çok farklı hatta çoğu zaman birbirine zıt ahlak sistemlerini kazanabiliyor. De Waal ve arkadaşlarının gösterdiği gibi bu tür birbirinden çok farklı ahlak anlayışlarının grup için fedakârlık, ya da hırsızlığın kötü olması ve cezalandırılması gerektiği gibi ortak olan ilkel temelleri de hayvanlarda bile gözlemlenebiliyor. Bu da bize evrimin genel isleyişi açısından var olan bulguların bir problem teşkil etmediğini bir kez daha göstermekte.

 Son olarak evrimci-yaradılışçı tartışması ile ilgili genel bir yorum… Çoğu zaman bilim dışından kimselerin bilimsel verileri kullanarak yaradılışçı pozisyonu güçlendirmeye çalıştıklarını görürüz. Bu tartışmanın sağlığı için hem iyi hem kötüdür. İyidir çünkü tartışma genel hatlarıyla bilimsel metot üzerinden devam etmektedir. Kötü olan kısmıysa çoğu zaman bilimsel gelenekle ilgili sınırlı bilgiye sahip kişiler tarafından bilim adamlarının üslupları yanlış anlaşılır. Bunun çok iyi bir örneği Akyol’un Star gazetesi için yazdığı yazıda da görebiliriz. Akyol Bloom’un tartışmanın yaradılışçı kısmı için Wallace ve D’Souza gibi isimlerin konuyla ilgili görüşlerinin ciddiye alınmasını söylediği kısmını yazısında bir evrimcinin kabullenişi olarak algılamayı seçiyor. Oysa bu türden bir anlatım stili iki görüşü karşılaştıran ve test eden bütün bilimsel makalelerde görülmektedir. Bu hiçbir yazarın kendi hipotezi karşısına ciddi olmayan veya kolay yıkılacak bir hipotez anlamına gelen “strawman hypothesis” koymak istememesinin bir sonucudur. Bu yüzden her bilim adamı makalesinde önce karşı tarafı mümkün olan en güçlü şekilde tarif eder ve sonradan da kendi hipotezini destekleyen bulgularla çürütür. Tekrar etmek gerekirse bu tür bir yazı stili hiçbir zaman yanlış bir hipotezi destekleyen yazarın kabullenişi değil kendi hipotezini yüceltme biçimidir.



Basit Memelilerde empati mümkün mu?
http://insandogasi.blogspot.com/2011/12/basit-memelilerin-empati-kurmas-mumkun.html


  
Bartal, I. B.-A., Decety, J., & Mason, P. (2011). Empathy and pro-social behavior in rats. Science, 334, 1427-1430.
Bloom, P. (2010). The moral life of babies. New York Times Magazine, 3.
Hamlin, J. K., Wynn, K., Bloom, P., & Mahajan, N. (2011). How infants and toddlers react to antisocial others. Proceedings of the national academy of sciences, 108(50), 19931-19936.
Scarf, D., Imuta, K., Colombo, M., & Hayne, H. (2012). Social Evaluation or Simple Association? Simple Associations May Explain Moral Reasoning in Infants. PloS one, 7(8), e42698.

27.03.2013

Sadece Bir Teori?


2012 Amerikan başkanlık seçimleri için Cumhuriyetci Parti aday adayı ve Teksas Valisi Rick Perry seçim kampanyası sırasında evrimle ilgili yöneltilen bir soruya “Evrim sadece bir teoridir ve içinde bazı eksiklikler bulundurur. Bu yüzden biz Teksas’ta hem evrimi hem de yaratılışçılığı okullarda öğretiyoruz” cevabini verdi. Rick Perry seçim kapanyasının devamında bir çok skandala imza atacak ve sonunda akıl sağlığından şüphe duyulması sonucunda aday adaylığını geri çekmek zorunda kalacaksa da, Amerika Birleşik Devletlerinde Rick Perry’nin de ifade ettigi evrimin “sadece” bir teori oldugu fikri hic de azımsanamayacak bir kesim tarafından benimsenmekte. 2004 yılında ABD’de yapılan bir ankete göre nüfusun sadece yüzde 35’i evrim teorisinin bilimsel kanıtlarla desteklendiğini düşünüyor. (http://www.gallup.com/poll/21814/evolution-creationism-intelligent-design.aspx).
Bir çok biliminsanina göre bu inanış halkın teori kavramını yanlış yorumlamasından kaynaklanmakta. Teori kavramının yaygın olarak 3 ana kategori ile karıştırıldığını görmekteyiz: a) hipotez, b) kanun (law). c) hakikat (fact),  Bu yazımızda bilimin teori tanımının sınırlarını çizerken bu 3 kavramdan farklılıklarını ortaya koymaya calışacağız.

1) Teori ve Hipotez
2009 yılında çıkan kitabi “the Greatest Show on Earth” kitabında ünlü evrimsel biyolog Richard Dawkins’e göre problem, evrim teorisi ile ilgili tartışmalarda yaratılışcıların teoriyi farkli anlamlarıyla kullanmasından kaynaklanıyor. Oxford İngilizce Sözlüğü’ne göre teori kelimesinin iki farkli karşılığı bulunmakta.
1. Anlam: Bir grup fenomen veya hakikatın açıklaması olarak görülen fikirler veya ifadeler sistemi; deneysel gözlemle doğrulanmıs yada belirlenmiş ve bilinen gerçekleri açıkladığı kabul edilmis hipotez.
2. Anlam: Bir açıklama olarak ortaya atılmış hipotez; sadece bir hipotez, spekulasyon, varsayım.
Görüldüğü gibi iki anlam arasında en ciddi fark 1. anlama göre teorinin doğrulanmış 2. anlama göre ise sadece bir varsayım ya da hipotez olması. Buna uygun olarak hipotezin Webster İngilizce Sözlüğüne göre karşılığı da “amprik ya da mantıksal sonuçlarını test edebilmek ya da ortaya çıkarabilmek için ortaya atilmis değişebilir bir varsayım”. Benzeri bir fark Türk Dil Kurumu sözlüğünde de göze çarpıyor. Türk dil kurumu’nun teori (kuram) için önerdiği anlamlardan ikisi şu şekilde:
1. Anlam: Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü, nazariye, teori.
2. Anlam: Belirli bir konudaki düşüncelerin, görüşlerin bütünü
Türk Dil Kurumu’na göre de teorinin birinci anlami doğrulanmış bilimsel kurallar bütününe yakınken, ikinci anlami teoriyi sadece bir “görüş”e indirgiyor.
Dawkins’e göre yaratılışcılar teoriyi ikinci anlamıyla kullanmakta ve anlamakta ısrarci. Belki de bunun başlıca sebebi kamuoyunda bilimsel metod ile ilgili yaygın olarak bulunan yanlış inanışlar. Örneğin, gazetelerde sıkca bir teorinin kanıtlandığı veya kanıtlanmadığına ilişkin haberler görürüz. Oysa bilimsel topluluk kanıtlama kelimesinden özenle kaçınır çünkü deneyler ve gözlemler bir teoriyi ancak yanlışlayabilir veya yanlışlamayı başaramaz ve bu durumda da destekler. Bu denklemde hakikat (fact) sadece deneysel gözlemlerin sonucudur (bu konuya aşağıda daha geniş deyineceğiz). Bir başka deyişle hiçbir bilimsel veri bir teoriyi kanıtlamaz sadece destekler veya çürütür1. Bilimsel calışmanın genel amacı varolan teoriyi vargücüyle çürütmeye çalışmaktır. Dawkins’in de kitabında belirttiği gibi, bir teoremin kanıtlanabileceği ve kanun haline gelebileceği tek alan matematiktir.
Bilimsel disiplinlerde en güçlü teoriler dahil olmak üzere her teorinin günün birinde potansiyel olarak çürütülme olasılığı vardır. Dawkins bu tür teorilere örnek olarak gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü öngören heliosentrik güneş sistemi teorisini gösteriyor. Heliosentrisizm milattan önce 3. yüzyılda Samoslu Aristarchus tarafından ortaya atılmıs ve o günden bu yana da çürütülemediği için halihazırda geçerli bir teori olarak kabul edilmektedir. Buna göre heliosentrik teoriyi, teorinin ikinci anlamında kullanmamiz ve sadece bir spekülasyon olarak tanımlamamız makül olmayacaktır.
Bilimsel olarak en kararlı ve rahat şekilde takip edilip uygulanabilinecek teorilerden biri olsa dahi, heliosentrisizm bile bir gün çürütülebilir. Buna rağmen heliosentrik teori bugüne kadar defalarca sınandığı fakat çürütülemediği, aksine desteklendiği için bir gün geçerliliğini yitirebileceğini varsaysak bile pratikte bütün planlarımızı bu teori uzerine inşa edebiliriz. Örneğin, NASA uzay aracı Curiosity’i Mars’a gönderirken Mars’ın güneş etrafında döndüğünü ve yarın da döneceğini kabul ederek hesaplamalarını yapar. Bir başka deyisle iyi sınanmış teoriler bir hipotez (2. anlam) olarak değil üzerine büyük planların inşa edilebileceği kadar sağlam fikir sistemleri (1. anlam) olarak görülürler.
Darwin’in evrim teorisi de dünya üzerinde yaşamın açıklanması konusundaki tartışmasız en iyi sınanmış ve desteklenmiş teoridir. Bunun en büyük nedeni, evrim teorisinin ve öngörülerinin yüz yıldan uzun bir süredir yanlışlanamamasıdır. Bir diğer deyisle yaratılışcıların beklediği gibi evrim teorisinin tümüyle tek bir deneye bağlı olarak kanıtlanması bilimsel metoda ve bilim felsefesine uyum göstermez. Tıpkı heliosentrik teori gibi evrim teorisini de teorinin ikinci anlamıyla sadece bir görüş ya da hipotez olarak tanımlamak da evrimin birgün çürütülemeyeceini iddia etmek de mümkün değildir. Sonuç olarak evrim teorisi büyük bir açıklayıcı ve öngörücü güçle çürütülebileceği güne kadar gerçerliliğini korumaya devam edecektir.

Samoslu Aristarchus


2) Teori ve Kanun
            Evrim teorisi ile ilgili tartışmalarda bilim felsefesinin temel kavramlarının yanlış kulanımı, teorinin farklı anlamlarının karıştırılmasıyla sınırlı değildir. Sıkça karsılastığımız bir başka durum da, teorilerin ispatlandigi zaman kanuna dönüştüğü yanılgısıdır. Özellikle yerli akıllı tasarımcıların diline pelesenk olmus hali su sekildedir:

…evrim bir teoridir. Yerçekimi kanunu gibi ispatlanmış bir kanun değildir.

            Halbuki bilim felsefesinde kanun ve teori arasında bu türden bir ilişki yoktur. Bilim felsefesine göre kanun; çeşitli olgularin birbirleriyle ilişkileri üzerine kurulmuş deneylerle ispatlanmış matematiksel bir presiptir. Teori ise çesitli kanun ve olgulari bir bütün içinde açiklayan sistemdir. Bu bağlamda modern evrimsel sentez, türleşme kavramını, Mendel kanunlarını ve başka ampirik verileri kullanarak açıklama hedefindeki bir teoridir.
Kanunların, teorilerden farklı olarak hedef aldıkları fenomenlerin neden gözlemlendiği şekilde davrandığını açıklamak gibi bir iddiasi yoktur. Örneğin Newton’nun evresel kütleçekim kanunu kütleler arası çekim gücünün matematiksel olarak ifade edilmesidir ve kısaca iki kütle arasındaki kuvvetin, kütlelerin capıyla doğru, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olduğunu belirtir. Bu kanunun iki kütlenin neden birbirini çektigi ile ilgili bir açiklamada bulunmaz. Eğer bulunsaydı, yani matematiksel bir formül olmanın ötesinde kütlelerin neden birbirini çektigi ile ilgili fikir yürütseydi kanun değil teori olarak adlandırılırdı. Tam da bu sebepten ötürü, bugün kütlelerin neden birini çektiğini açiklamaya çalisan kuram Einstein’nin Genel Görelilik Teorisi olarak adlandırılıyor.
Yukarıda bahsi gecen “…evrim bir teoridir. yerçekimi kanunu gibi ispatlanmış bir kanun değildir” önermesinin tek hatalı tarafı kanun ve teori kavramlarının bağlam dışı kullanılmasından ibaret değildir. Newton’nun evresel kütleçekim kanunu, fiziğin pratik uygularmalarında son derece kullanıslı bir kanun olsa bile, atom altı parçacıkların hareketlerini açiklamakta yetersiz kalmıştır. Ayrıca, Newton sonrasında gözlemlenen Merkür’ün yörüngesel hareketlerindeki sapmalar kütle çekim kanunun matematiksel önermeleri ile çelişmektedir. Kısaca, Newton’nun evresel kütleçekim kanunu, yanlışlığı ispatlanmış bir kanundur.  Ancak günlük hayatta son derece pratik uygulamaları olduğu için bilim çevrelerinde halen kütle çekim kanunu olarak adlandırılmaktadır. Bu ilginç durum da, teoriler kanıtlanınca kanuna dönüşürler önermesinin aslında ne kadar hatalı olduğunu göstermektedir.



3) Teori ve Hakikat
Sıkça karsılaştığımız bir başka hata da hakikat/olgu (fact) kavramının günlük kulanımı ile bilim felsefesi açısından kullanımının karıştırılmasıdır. Teori-kanun ilişkisinin yanlış kullanımdaki gibi akıllı tasarımcılar evrimin sadece bir teori olduğu, ispatlanmiş bir olgu olmadini söylemektedirler.  Oysa bilim felsefesine göre olgular deneylerle ispatlanabilen gözlemlerdir. Dolayısıyla, teori kavramı olgu kavramını kapsar, çünkü yukarıda da bahsedildiği gibi teori, “sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olguyu (hakikati) açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü…” olarak tanımlanır. Kısacası, evrim teorisinde olduğu gibi, teorileri destekleyen bir cok olgu vardır. Ayrıca tek başına bir olgu teorinin karşısında olsa bile bilimsel metodoloji teorinin terk edilmesi gerektiğini dikta etmez. Hatta deneysel olarak ispatlanmiş güçlü bir olgu, teorinin  karşısında olabilir ama bu kısa vadede teori icin sorun teşkil etmez. Bir teori için yıkıcı olabilecek durum farklı kaynaklardan gelen olguların organize bir biçimde birikerek teorinin varsayımların çürütmesidir.            
Konu ile ilgili evrim teorisinin tarihinden bir örnek vermek gerekirse, Dünya'nin yasi ile ilgili ilk fiziksel bulgular evrim teorisini tamamen yanlışlar nitelikdeydi. Hatta donemin ünlü fizikçilerinden Lord Kelvin Dünya'nın soğuma hızı ile ilgili matematiksel hesaplar yapıp (ve bunu deneysel gözlemle de kanıtlayip) Dünya’nın yaşının 20 ila 100 milyon yıl arasında olması gerektiğini bulmuş, dolayısıyla da evrim teorisinin yasamsal çeşitliliği açıklayamacağı sonucuna varmıştır. Kelvin’nin deneylerle desteklenen bu bulgusu, günümüzde akıllı tasarımcıların ortaya attıkları bilimsel bulguların (!) aksine 1862’den 1898’e kadar evrim teorisinin geçerliliği açısından çok ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Ancak 1898’de Radium’un, dolayısıyla radyoaktivitenin, bulunmasıyla birlikete Kelvin’in Dünya’nın sogumasi ile hesaplamalarının yanlış olduğu ortaya çıkmış ve daha sonraki radiometrik bulgular Dünya’nın yaşının 4.5 milyar olduğunu göstermiştir. Bu tarihsel örnek izole olgular ile teoriler arasindaki hiyerarşik ilişkiyi açıklaması açısından önemlidir. Ayrıca, günümüzde evrim teorisinin biliminsanlari tarafından bu kadar çok rağbet görmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de az önce verdigimiz örnekte olduğu gibi, bir çok farklı alanda girdiği bilimsel tartişmalardan hep anlının akıyla çıkmasıdır.



Sonuc
Yazının başında da değindiğimiz gibi evrimin bir teori olduğu ve bir gün gelip de yanlışlanma ve yeni bir teori tarafından yerinden edilme olasılığını kabul etmek bilimsel ve skeptik düşüncenin gereğidir. Hatta daha da ileri gidecek olursak, akıllı tasarım düşüncesinin evrim teorisine alternatif bir bilimsel teori haline gelmesi de mümkündür. Buna rağmen bugün elimizde bulunan bilimsel birikim ile yüz yılı aşkın bir süredir sınanagelmiş Darwinci evrim teorisi halihazırda bir teorinin ulaşabileceği en güçlü noktalardan birine ulaşmıstır. Bu seviyede bir teori akıllı tasarımcıların anladığı anlamıyla kimsenin gerçekliğinden emin olmadığı bir fikirden çok daha güçlü, üzerine inşa edilmis birçok bilim dalıyla nüfuzlu ve güvenilir bir fikir sistemidir.




Güneş Kutlu, Onur İyilikçi



1 Amerikali bilimsel tarihci Thomas Kuhn’a gore bilimsel bir paradigmaya uygun olmayan gozlemler oncelikle sadece anomali olarak tanimlanir. Ancak bu anomalilerin paradigmanin aciklayabildigi gozlem sonuclarindan daha fazla olmasi durumunda yeni bir paradigmaya gecis olusur (paradigm shift).