insan doğası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan doğası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.04.2013

Bebeklerde ve Hayvanlarda Ahlakın Temelleri


Bebeklerde Ahlakın Temelleri

        3 Ağustos 2010 yılında önce Özdemir İnce Hürriyet gazetesinde ardından da 25 Ağustos 2010 tarihinde Mustafa Akyol Star gazetesinde bebeklerin ahlakı üzerine birbirlerine zıt iki yazı yazdılar. İki yazı da Mayıs 2010 tarihinde New York Times’da çıkan ve Yale Üniversitesi Psikoloji profesörü Paul Bloom’un 6 aylık bebeklerde dahi ahlak bilincinin varlığını gösterdiğini iddia ettiği yazısı üzerine yazılmıştı. Aşağıdaki video linkinde de görülebileceği gibi (bknz. Video#1) Bloom’un anlattığı ve PNAS dergisinde yayınlanan deneyde 6 aylık bebeklere laboratuvar ortamında üç kukla izletiyor, ortadaki kukla elindeki topu sağdaki kuklaya atınca bu kukla topu ortadaki kuklaya geri verirken soldaki kukla aynı şekilde kendisine verilen topu alıp kaçıyordu. Daha sonra bebeklere soldaki veya sağdaki kuklanın elindeki şekerlerden birini alma fırsatı veriliyordu (deneyin video linkindeki versiyonunda bebeklerden iki kukladan birini seçmesi isteniyor). Deneyin sonucuna göre bebekler istatiksel olarak anlamlı şekilde daha önceki oyun sırasında yaramazlık yapan ve topu alıp kaçan soldaki kuklanın elindeki şekeri almayı tercih ediyorlar, bu ceza yetmezmiş gibi bir kaçı da bu kuklaya bir tokat atmayı ihmal etmiyordu. Benzer bir deneyde Bloom ve arkadaşları bebeklere iki olay izletti. İlk olayda bir kukla bir tepeye çıkmaya çalışıyor fakat başaramıyor ikinci bir kukla (yardımcı) bu kuklayı iterek yardım ediyor tepeyi çıkmayı başaran kukla ise tepede sevinerek zıplıyordu. İkinci olayda ise üçüncü bir kukla (engelleyici) tepeye çıkmaya çalışan kuklayı geri iterek çıkmasını engelliyordu. Bir kez daha bebeklerden yardımcı ve engelleyici kukla arasında secim yapmaları istendiğinde bebekler %80 oranında yardımcı kuklayı seçiyorlardı. Bir başka deneyde ise bebekler bir kez daha bir oyuncak kutusunu açmaya çalışan kuklayı engelleyeni değil açmasına yardımcı olan kuklayı tercih ediyorlardı.

Video #1

 Peki bu deneylerin sonucu bize ne gösteriyor? Aslında bu sorunun cevabi yukarıda bahsi gecen yazarlar için birbirinden farklı. Örneğin Bloom’a göre bu deney Freud’un ya da ünlü gelişim psikoloğu Jean Piaget’nin öne sürdüğü bebeklerin dünyaya ahlak bilincinden yoksun geldikleri inancın aksine doğduklarında zaten ilkel bir düzeyde de olsa bir ahlak içgüdüsüne sahip olduklarını göstermekte. Deney tabii ki eleştirilmemiş de değil. Örneğin, Scarf ve arkadaşları (2012) tepeye çıkan kuklanın sevinerek zıplamasını pozitif algılayan bebeklerin bu olayla ilişkilendirdikleri yardımcı kuklayı seçtiğini bir deneyle göstermiş durumdalar. Bu sonuca göre bebekler ahlaki bir karar vermiyor sadece daha çok ilgilerini çeken olayla ilişkili nesneleri beğeniyorlar. Bunun dışında 6 aylık bir bebeğin dünyada o ana kadar geçirdiği zamanda hiçbir şey öğrenmediğini ve deneyin sonucunda ortaya çıkan basit ahlak yapısının sadece doğuştan geldiğini de iddia etmek biraz güç. Yine de deneyin sonucunun doğru olduğunu kabul edersek dünyaya geldikten çok kısa bir sure sonra haklıyı haksızdan ayırma yetisine sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.





Mustafa Akyol’un deneylerle ilgili yorumu ise Darwin’le birlikte evrim teorisinin yaratıcılarından Alfred Russel Wallace’inkine daha yakın. Wallace insanların “yüksek ahlak anlayışının” biyolojik bir surecin sonucu ortaya çıkamayacak kadar zengin olduğunu yazmış böylece ahlakin insanlara ancak tanrı tarafından verilmiş olabileceği sonucuna varmıştır.  Bloom’un New York Times makalesinde de Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabında (s. 203-204) da belirttiği gibi “fedakar (altruistic)” davranışlar Darwin’in “doğal seçilim” ve Dawkins’in “bencil gen” fikirlerine ters düşüyor çünkü bu birbirine sıkı sıkıya bağlı iki fikir de insanın önce kendi hayatta kalış ve üreme sansını arttırması için fedakar davranıştan uzak durması gerektiğini öngörmekteler. Dolayısıyla bu tur davranışlar biyolojik değil ancak kültürel evrimin bir parçası olabilir yani öğrenilmiş olmak zorundadırlar. İlk bakışta Bloom ve arkadaşlarının bebeklerde ahlakın basit formunu bulması bu son opsiyonu da ortadan kaldırmış görünüyor. Mustafa Akyol da makalesinde Bloom’un sadece bir sonraki paragrafta tam tersini göstermek için bahsettiği ve Wallace ve diğer yazar/düşünürlerin yorumlarının ciddiye alınması yönünde söylediği cümleyi alıntılıyor, Bloom’un kendi bulgusunun nasıl evrim teorisiyle ters düşmediğiyle ilgili sonraki 4 paragrafı “… zorlayıcı bir bulgu karşısında bir açıklama bulma çabası” olarak geçiştiriyor.

Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Bloom sonraki paragraflarda kendi bulgusunun olduğundan daha büyük bir anlama çekilmemesi için gerekli çabayı gösteriyor. Bloom’un da belirttiği gibi bahsi geçen deneylerde bebeklerin ortaya koyduğu ilkel ahlak bilincinin Wallace’ın bahsettiği fedakârlık gibi yüksek ahlaki değerler olmadığını görmek çok da zor değil. Muhtemelen, aklı başında hiç kimse bebeklerin tam bir ahlaki anlayışla doğduğunu ve zaman içinde bu bilincin hiç gelişmediğini iddia etmeyecektir. Buna karşılık 17. yüzyılda yasamış İngiliz felsefeci John Locke’un ortaya attığı ve insan zihninin daha sonraki tecrübeleriyle doldurulacak boş bir levha olarak dünyaya geldiğini iddia ettiği “tabula rasa” fikri de özellikle son yüzyıldaki biyoloji ve genetik çalışmalarla artık kabul edilen bir görüş olmaktan çıkmıştır. Bloom da yazısında kendi bulgularının sadece bir yatkınlığa işaret ettiğini ve bebeklerde yüksek ahlaki değerleri bulmaya çalışan birçok deneyin başarısız olduğunu ortaya koymuştur. Bu anlamda Bloom ve ekibinin deney sonuçları sadece belli bir düzeyde yatkınlığı gösterdiği için tam da doğaya karşı yetiştirme (nature versus nurture) tartışmasında birçok bilim adamının benimsediği “hem doğa hem yetiştirme” pozisyonuna yakın bir konum almaktadır.

Bloom’un da makalesinde belirttiği gibi fedakârlık gibi ahlaki davranışlar ilk bakışta doğal seçilim ve bencil gen fikirlerine ters düşse dahi yaradılışçıların öne sürdüğünün aksine evrim teorisi bu tur davranışların neden ortaya çıktığını açıklamakta zorlanmaz. Buna göre evrim sureci içerisinde insan ve diğer sosyal hayvanlar sadece bireyler olarak ortaya çıkmazlar sosyal davranış karakteristiklerine göre de seçilirler. Kendi grubu için fedakârlık göstermeyen, yardım etmeyi öğrenemeyen, grubun diğer bireylerine empati ve merhamet duyamayan bireyler aynı türden davranışları grubun diğer üyelerinden bekleyemezler. Bu nedenle hem insanlarda hem de grup halinde yasayan her canlı türünde görünüşte kendi zararına da olsa sonuç itibariyle grubun ve ileriki bir zamanda kendi yararına uygun davranışlar görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin, bugün grubun bir üyesine yardım etmeyen bir kişi ileri de kendi zor duruma düştüğünde kendisine yardım edilmeyi bekleyemez ve hayatta kalma ve üreme şansını düşürür. Bu yüzden adalet, cezalandırma, karşılıklı yardım ve empati gibi mekanizmalar bizim anladığımızdan çok daha ilkel düzeyde çalışsa bile toplumu bir arada tutucu bir özelliğe sahiptir.

Hayvanlarda Ahlak

Ahlakın temellerinin bilimsel olarak anlaşılması Bloom’un New York Times makalesiyle sınırlı değildir. Hâlihazırda geniş bir literatüre sahip olan ahlakın evrimi konusunda sadece bebeklerin değil maymunların ve hatta basit memelilerin de en az Bloom’un bebeklerde gösterdiği komplekslikte ahlaki davranışlara sahip olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Her biri kendi başına uzun yazılar olabilecek bu alt konu başlıklarından bazılarını örnek olarak görelim.

Hollandalı primatolog ve etolog Frans de Waal’e göre sahip olduğumuz ahlak iki ana sütun üzerine inşa edilmiştir, karşılıklı ilişki (reciprocity, adalet duygusu) ve empati (merhamet). Konuyla ilgili de Waal’in 2012 yılında gerçekleştiği TedTalkta da (bknz. Video#2) belirttiği gibi insanların yüksek ahlaki yapısı bu iki ana baslıkla sınırlanamayacak kadar geniş olsa dahi karşılıklı ilişki ve empati ortadan kalktığında insansı bir ahlak yapısından bahsetmek mümkün olmayacaktır. De Waal ve daha birçok araştırmacıya göre sosyal gruplar halinde yasayan hayvanlar için işbirliği, adalet duygusu, cezalandırma, empati ve merhamet gibi davranışlar olmadan doğada sağ kalmak mümkün olamaz. De Waal ve arkadaşları bir çok deneyle bu türden ahlaki/sosyal adalet davranışlarını maymunlarda incelemektedir. Örneğin, bu çalışmalardan birine göre (bnkz. Video#2) yanyana iki kafeste tutulan şempanzelerden birinde iki turlu marka bulunmaktadır. Karar verici şempanze kırmızı marka ile deneycinin sadece kendisine yemek vermesini sağlarken yeşil marka ile deneycinin hem kendisine hem de yan kafesteki şempanzeye yemek vermesini sağlayabilmektedir. Sonuçlara göre karar veren şempanze her şekilde ödül alabildiği halde daha sosyal ve adil bir davranış olarak yeşil markayı bencil kırmızı markaya göre anlamlı şekilde daha çok seçmiştir. İlginç olan bu secim yan kafeste başka bir şempanze yokken neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.  Bu deney açık bir şekilde gösteriyor ki şempanzelerde basit anlamda da olsa empati kurma, karşılıklı ilişki, ve adalet duygusu şekillenmiştir. De Waal bir başka deneyinde Capuchin maymunlarının daha az tercih edilen salatalığı sadece her iki taraf da salatalık aldığında kabul ettiklerini diğer tarafa daha çok tercih edilen uzum verildiği zaman salatalığı yemeyi ret ettiklerini göstermiştir (bu deneyin çarpıcı videosu için bknz. Video#2 12:48). Bu ve daha birçok deney sosyal şekilde yasayan hayvanların özellikle adalet, cezalandırma, karşılıklı yardım, hatta özgecilik yetilerine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu türden yetilere bir örnek de bloğumuzun Basit Memelilerde Empati Mümkün Mü? yazısında konusu geçen Bartal ve arkadaşlarının sıçanlarda empatinin varlığını gösterdikleri deneyidir. Bu geniş literatürü daha uzun bir yazı yazmak üzere şimdilik bu örneklerle kapatıyoruz.


Video #2

Sonuç: Evrim Ahlakin Varlığını Açıklamakta Zorlanmaz

Bilim dünyasının genel kanısı sadece insanda değil hayvanlarda da ahlakın daha basit formlarda da olsa var olduğu yönündedir. Ahlakın gelişmesinin büyük bir kısmı insanların ve hayvanların grup içindeki tecrübelerine dayanarak nesilden nesile geçmiş sosyal normlara ayak uydurmasıdır. Ama Bloom ve arkadaşları gibi araştırmacıların deneyleri bize sahip olduğumuz türden yüksek bir ahlak anlayışı geliştirebilmemiz için gerekli bilişsel yeteneklerin doğuştan var olduklarını işaret ediyor. Bu temel mekanizmaların nasıl işleyeceği ve nasıl sonuçlar çıkaracağını ise tamamen yaşadığımız kültürel grubun yazılı veya yazısız kuralları belirliyor. Örneğin, aynı doğuştan gelen mekanizmalarla bir insan batı/Hristiyan ahlaki, orta doğu/Müslüman ahlaki, veya Afrika yerlilerinin ahlak kuralları gibi birbirlerinden çok farklı hatta çoğu zaman birbirine zıt ahlak sistemlerini kazanabiliyor. De Waal ve arkadaşlarının gösterdiği gibi bu tür birbirinden çok farklı ahlak anlayışlarının grup için fedakârlık, ya da hırsızlığın kötü olması ve cezalandırılması gerektiği gibi ortak olan ilkel temelleri de hayvanlarda bile gözlemlenebiliyor. Bu da bize evrimin genel isleyişi açısından var olan bulguların bir problem teşkil etmediğini bir kez daha göstermekte.

 Son olarak evrimci-yaradılışçı tartışması ile ilgili genel bir yorum… Çoğu zaman bilim dışından kimselerin bilimsel verileri kullanarak yaradılışçı pozisyonu güçlendirmeye çalıştıklarını görürüz. Bu tartışmanın sağlığı için hem iyi hem kötüdür. İyidir çünkü tartışma genel hatlarıyla bilimsel metot üzerinden devam etmektedir. Kötü olan kısmıysa çoğu zaman bilimsel gelenekle ilgili sınırlı bilgiye sahip kişiler tarafından bilim adamlarının üslupları yanlış anlaşılır. Bunun çok iyi bir örneği Akyol’un Star gazetesi için yazdığı yazıda da görebiliriz. Akyol Bloom’un tartışmanın yaradılışçı kısmı için Wallace ve D’Souza gibi isimlerin konuyla ilgili görüşlerinin ciddiye alınmasını söylediği kısmını yazısında bir evrimcinin kabullenişi olarak algılamayı seçiyor. Oysa bu türden bir anlatım stili iki görüşü karşılaştıran ve test eden bütün bilimsel makalelerde görülmektedir. Bu hiçbir yazarın kendi hipotezi karşısına ciddi olmayan veya kolay yıkılacak bir hipotez anlamına gelen “strawman hypothesis” koymak istememesinin bir sonucudur. Bu yüzden her bilim adamı makalesinde önce karşı tarafı mümkün olan en güçlü şekilde tarif eder ve sonradan da kendi hipotezini destekleyen bulgularla çürütür. Tekrar etmek gerekirse bu tür bir yazı stili hiçbir zaman yanlış bir hipotezi destekleyen yazarın kabullenişi değil kendi hipotezini yüceltme biçimidir.



Basit Memelilerde empati mümkün mu?
http://insandogasi.blogspot.com/2011/12/basit-memelilerin-empati-kurmas-mumkun.html


  
Bartal, I. B.-A., Decety, J., & Mason, P. (2011). Empathy and pro-social behavior in rats. Science, 334, 1427-1430.
Bloom, P. (2010). The moral life of babies. New York Times Magazine, 3.
Hamlin, J. K., Wynn, K., Bloom, P., & Mahajan, N. (2011). How infants and toddlers react to antisocial others. Proceedings of the national academy of sciences, 108(50), 19931-19936.
Scarf, D., Imuta, K., Colombo, M., & Hayne, H. (2012). Social Evaluation or Simple Association? Simple Associations May Explain Moral Reasoning in Infants. PloS one, 7(8), e42698.

14.11.2011

Adaptif Hafıza


Diğer bilişsel mekanizmalarımız gibi hafıza da beynin evriminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yine bu süreçte hafızalarımız belirli tur anıları daha iyi hatırlamak için ayarlanmıştır. Örneğin, insan hafızası görsel ve derin anlamlı (derin semantik) anıları diğer tür anılardan daha iyi ve hızlı hatırlama yetisine sahiptir. Nairne ve arkadaşları 2008’de yayınladıkları makaleleri ve devamında bir seri araştırmayla bu tur daha hassas olduğumuz anı türlerine “sağ kalma anılarını” da eklediklerini iddia ettiler. Bu argümana göre zihnimiz atalarımızın yasadığı çevrede yiyecek bulma ve yırtıcılardan korunma yani kısaca sağ kalma ile ilgili bilgileri hatırlamak üzere evirilmiştir ve bu nedenle bu tur bilgiler diğer nötr bilgilere göre daha iyi hatırlanacaktır. 
 
Bu argümanı test etmek için Nairne ve ark. (2008) çalışmasında denekler 6 gruba ayrıldı ve her gruba bir kelime listesi verildi. “Hoşa gitme” ve “Oluşturma” gruplarında deneklerden gösterilen her kelimenin ne kadar hoşlarına gittiklerini, “İmgeleme” grubunda kelimeleri ne kadar imgeleyebildiklerini, ve “Öz Referans” grubunda her kelimeyi kendileriyle ne kadar ilişkilendirebildiklerini derecelendirmeleri istendi.  Buna ek olarak “Öğrenme” grubunda deneklerden kelimeleri ezberlemeleri istenirken, Oluşturma grubunda kelimeler ilk üç harfleri yer değiştirmiş olarak verildi. Son olarak kritik grup “Sağ Kalma” grubunda deneklerden evrimsel atalarımızın yasadığı çevreyi hatırlatacak şekilde kendilerini yabancı bir savanada kaybolmuş ve önlerindeki birkaç ay için yemek bulma ve yırtıcılardan korunma ihtiyacı içinde hayal etmeleri ve listedeki kelimeleri sağ kalmaları için gerekliliklerine göre derecelendirmeleri istendi. Daha önceki araştırmalarda İmgeleme, Hoşa gitme, ve Öz referansa göre derecelendirilmesi istenen kelimelerin sadece ezberlemeye göre daha iyi hatırlandıkları bulunmasına rağmen Nairne ve arkadaşlarının (2008) bu deneyinin sonuçları “Sağ Kalma” grubundaki kelimelerin bu gruplardakilerden bile daha iyi hatırlandığını gösterdi.  

Tabii ilk akla gelen “Sağ Kalma” grubundaki deneklere verilen senaryonun diğer gruplara göre bir avantaj sağlaması problemi. Senaryo halinde imgelenebilen kelimelerin daha iyi hatırlandığını gösteren bulgulara karşı Nairne ve ark. (2008) ikinci bir deneyde “Sağ Kalma” grubunun kontrolü olarak diğer gruba bir tatil senaryosu verip deneklerden kelimeleri tatilde duyulabilecek ihtiyaçlara göre derecelendirmelerini istedi. Bu deneyin sonucunda da “Sağ Kalma” grubu “Tatil” grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha çok kelime hatırlamayı başardı. Bu iki deneyin sonucunda yazarlar insanların evrimsel olarak atalarımızın yasadığı dünyaya benzer bir ortamda sağ kalmayla ilgili bilgileri daha iyi hatırladığını ve bu etkinin diğer tüm hafıza etkilerininkinden (görsel ve semantik) daha güçlü olduğunu gösterdiklerini iddia etmişlerdir. Buna bağlı olarak Weinstein ve ark. (2008) atalarımızın yasadığı cevrede gecen senaryolarla ilgili bilgilerin daha iyi hatırlandığını iddia etmişlerdir. Bu argüman hiçbir tecrübemizin olmadığı ortamlarla ilgili bilgileri daha iyi hatırlamak üzere bir yatkınlıkla doğduğumuzu varsayabileceği için başlıbaşına ilginçtir.

Araştırmanın sonuçları ilginç dahi olsa hala akla birkaç problem geliyor. Bunların ilki kontrol grupları ile ilgili. İlk deneyde yer alan kontrol grubu problemini yazarlarda görerek ikinci deneyi ekleme ihtiyacı duymuşlar. Ama görünüşe göre ikinci deneydeki kontrol grubu da bu problem tam olarak ortadan kaldırmıyor. Kontrol grubunun daha az etkileyici ve daha az imgelenebilecek bir tatil senaryosu olması hala sağ kalma senaryosunun daha canlı bir senaryo olusunun avantaj sağladığı ihtimalini düşündürüyor. Bu soruyu yanıtlamak için Soderstrom ve McCabe (2011) bir gruba Nairne ve arkadaşlarının kullandığı sağ kalma senaryosunu vermiş, kontrol grubundan ise kendilerini atalarımızın yasadığına benzer savanalar yerine hayali modern bir dünyada ve yırtıcılar yerine zombilerden korunmaya çalışırken hayal etmelerini istemiştir. Deneyin sonucunda Soderstrom ve McCabe kontrol grubunun daha çok kelimeyi hatırladığını göstermişlerdir. Her ikisi de sağ kalma senaryosu olmasına karşın neden hayali zombi senaryosunun daha iyi hatırlamaya yol açtığı ile ilgili evrimsel bir hipotez geliştirmek güç. Bu sonuç Nairne ve ark. (2008) sonuçlarının senaryonun canlılığına bağlı olarak değişebileceğini gösterdiği için önemli.  Ayrıca bu sonuçlar Weinstein ve ark. (2008) tarafından ortaya atılan ve atalarımızın yaşadığı çevreyle ilgili bilgilerin daha iyi hatırlandığı hipotezine de doğrudan ters düşüyor. 

Weinstein ve ark. (2008) hipotezi de ortadan kalktığında aslında adaptif hafıza fikri de ilginçliğini yitiriyor. İnsanların ve hayvanların laboratuvar ortamında bu tur senaryoları kullanarak değil de doğrudan sağ kalmalarını etkileyecek koşullarda yiyecek bulma ve ya yırtıcıdan korunma ile ilgili bilgileri daha çabuk öğrenmeleri ve hatırlamaları kendi başına çok da ilginç bir fikir değil. Özellikle öğrenmenin tek başına bu problemi çözmek için evrildiği düşünülürse…

Kaynakça
  
Nairne, J. S., Pandeirada, J. N. S., & Thompson, S. R. (2008). Adaptive memory: The comparative value of survival processing. Psychological Science, 19, 176–180.
 
Soderstrom, N., & McCabe, D. (2011). Are survival processing memory advantages based on ancestral priorities? Psychonomic Bulletin & Review, 18, 564-569.
 
Weinstein, Y., Bugg, J. M., & Roediger, H. L. (2008). Can the survival recall advantage be explained by the basic memory processes? Memory & Cognition, 36, 913–919.
 


10.11.2011

Evrimsel Psikolojinin Temel Kavramlarına Eleştirel Bir Bakış

  
Bu yazı Hasan G. Bahçekapılı imzasıyla Bilim ve Ütopya'nın Kasım 2011 sayısında yayınlandı.


Dar anlamıyla evrimsel psikoloji insan zihnini doğal seçilim tarafından geçmişte atalarımızın karşılaştığı hayatta kalma ve üreme sorunlarının çözümüne yönelik olarak şekillendirilmiş bilgi işleyen sistemler bütünü olarak gören yaklaşımın adı. Bu yazıda evrimsel psikolojinin sözü edilen üç prensibini eleştirel bir gözle değerlendireceğiz: 1) Zihin tek bir bütün değildir; birbirinden nispeten bağımsız çalışan çok sayıda modülden oluşur; 2) Bu modüller doğal seçilim sonucu ortaya çıkmış adaptasyonlardır; 3) Bu adaptasyonlar doğuştan gelirler, evrenseldirler ve şu andaki çevrede değil geçmişteki çevre şartlarında var olan sorunların çözümüne yönelik oldukları için modern dünyada adaptif olmayan davranışlar üretebilirler.

Modüler Zihin

Zihnin büyük ölçüde veya tamamen özelleşmiş modüllerden oluştuğu fikri zihinde genel amaçlı mekanizmaların (genel problem çözücü sistemlerin) bulunmadığı anlamına geliyor. Bu bilişsel psikolojide ve bilişsel nörobilimde çok tartışmalı bir iddia. Fakat tartışmaların yanlış yöne kaymaması için öncelikle evrimsel psikologların zihinsel modül kavramını felsefeci Jerry Fodor’un (1983) kullandığı orijinal anlamıyla kullanmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Fodor’a göre zihinsel modüller renk görme, dil algılama gibi temel algısal süreçlerle ilgilidir ve temel özellikleri birbirinden yalıtılmış olmaları, birbirleriyle etkileşime girmiyor olmalarıdır. Evrimsel psikologlar ise modül dediklerinde sadece tek bir tür bilgi girişine açık işlevsel açıdan özelleşmiş mekanizmaları kastediyorlar. Bu mekanizmaların karmaşık bilgi işleme süreçlerine girmeden otomatik çalışıyor olması veya birbirlerinden yalıtılmış olması gerekmez. Dolayısıyla sadece temel algısal süreçler değil üst düzey bilişsel süreçler de modüler bir mekanizmaya dayanıyor olabilir (Pinker, 1997; Barrett & Kurzban, 2006).

Evrimsel psikologlar teorik sebeplere dayanarak doğal seçilim sürecinin genel amaçlı zihinsel mekanizmalar değil zihinsel modüller meydana getirmiş olmasının daha akla yakın olduğunu söylüyorlar. Fakat bir davranışsal becerinin modüler bir yapıya dayanıyor olması onun doğal seçilim sonucunda ortaya çıktığı anlamına gelmez. Mesela okuma veya araba kullanma gibi çok sık tekrarlandığı için otomatikleşen davranışlar da sonunda beyinde kendilerine özgü bir yapı, bir modül işgal etmeye başlarlar. Fakat bunlar elbette doğal seçilim sonucu değil öğrenme sonucu ortaya çıkan modüllerdir. Birazdan göreceğimiz gibi bir becerinin doğal seçilim sonucunda ortaya çıktığının iddia edilebilmesi için başka kriterlerin karşılanması gerekir. Yani beyinde özel bir yere sahip olmak zorunlu olarak evrimsel sürecin ürünü olmanın göstergesi değildir. Bunun tersi de doğru: Evrimsel sürecin ürünü olan zihinsel modüllerin beyinde özel bir yerde yapılanmış olmaları gerekmez. Beynin değişik yerlerine dağılmış yapılar beraberce özel bir işlev yürütüyorlarsa tek bir modül oldukları söylenebilir.

Evrimsel psikologlar tarafından modül olduğu iddia edilmiş çok sayıda zihinsel beceri var. Bunları tek tek incelemek mümkün olmasa da sosyal hayatı mümkün kıldığı düşünülen ve birbiriyle ilişkisi kurulabilecek olan dört tanesini çok kısaca ele alalım. Bildiğimiz gibi insanların akrabaları olmayan kişilerle de ilişkiye girdikleri çok karmaşık bir sosyal hayatları var. Bu hayat genellikle (ve kısmen) karşılıklı özgecilik prensibinden hareketle açıklanmaya çalışılır (Trivers, 1971; Tooby & Cosmides, 1992). Karşılıklı özgecilik yoluyla insan türü sosyal ilişkilerin ortaya çıkması öncelikle bazı zihinsel mekanizmaların evrimleşmiş olmasını gerektirir: Sosyal ilişkinin kurulabilmesi için sözdizimsel yapılara dayalı karmaşık bir iletişim modülü (yani dil); ilişkiye girilen, borçlu veya alacaklı olunan kişilerin hatırlanması için gelişmiş bir yüz tanıma modülü; hangi tür alışverişlerin fayda değil zarar getireceğinin hesaplanabilmesi için hileleri tespit etme modülü; ve gene aynı sebeple karşıdakinin düşüncelerini, isteklerini, niyetlerini davranışlarından çıkarsamayı sağlayacak bir zihin okuma modülü. Bunların içinde bir modül olduğunu en güvenle söyleyebileceğimiz yüz tanıma sistemi (Kanwisher, 2010). Hilekarları yakalamakla ilgili de çok ilginç araştırmalar olmakla beraber (Cosmides, Barrett & Tooby, 2010) henüz bunun bir modül olduğunu aynı derecede güvenle söyleyebilecek durumda değiliz.

Adaptasyonculuk

Evrimsel psikologlar karmaşık ve işlevsel (belli bir problemi çözmeye yönelik) oldukları için birçok zihinsel mekanizmanın adaptasyon olduğunu düşünüyorlar. Bunlara yılan korkusu veya kıskançlık duygusu gibi örnekler verebiliriz. Fakat biyolojik bir sistemin adaptasyon olduğunu saptamak o kadar kolay değil. Mesela okuma yeteneği ve satranç oynama yeteneği de karmaşık işlevler ama çok yeni oldukları için kimse evrimsel sürecin ürünü olan adaptasyonlar olduklarını iddia etmez. Evrimsel psikologların iddiasına göre bir tür “tersine-mühendislik” yaparak hangi özelliklerin adaptasyon olabileceğiyle ilgili fikir yürütebiliriz. Yani evrimsel tarih içinde atalarımızın ne tür adaptif problemlerle karşılaştığını ve bunların ne şekilde çözülebileceğini düşünerek insan zihninde ne tür adaptasyonlar olması gerektiğiyle ilgili hipotezler üretebiliriz. Tabii bunların doğrulanması akıl yürütmenin ötesine geçip veri toplamayı gerektiriyor. Ama veri toplamaya yön veren bu tür bir düşünce süreci.

Zihinsel mekanizmaların bugünün problemlerine değil geçmişteki çevrenin problemlerine yönelik olduğu iddiası ve bunların tersine-mühendislik yoluyla tespit edilebileceği fikri evrimsel psikolojinin çok eleştirilen yönlerinden biri. Mesela Buller (2005) insanların evrimsel geçmişiyle ilgili çok az şey bildiğimizi ve “geçmişteki çevre” diyebileceğimiz sabit bir takım çevre şartlarının var olamayacağını söyleyerek bu yolla varılacak sonuçların ancak spekülasyon sayılabileceğini söylüyor. Fakat geçmiş çevre şartlarıyla ilgili bilgimiz büyük ölçüde eksik olsa da paleoantropolojik bulgulardan hareketle bunla ilgili bazı sağlam tahminlerde bulunabiliriz (Machery & Barrett, 2006): Mesela döllenme dişinin vücudu içinde gerçekleşiyordu ve bugünkü kadar etkili doğum kontrol yöntemleri yoktu. Beslenmede av etleri diğer primatların beslenmesiyle karşılaştırıldığında önemli yer tutuyordu ve bu çeşitli avlanma becerileri gerektiriyordu. Etrafta öldürücü olabilecek hayvanlar ve bitkiler vardı. Erkekler diğer primatların erkeklerine göre çocuk bakımına daha fazla katkıda bulunuyordu. Bu tür bilgilerden hareketle insanların geçmişte karşılaştığı adaptif problemlerle ilgili fikir yürütülebilir. İkincisi, bu akıl yürütmeyi psikolojik adaptasyonları saptamanın yolu olarak değil, bu adaptasyonlarla ilgili test edilmesi gereken hipotezlerin bir kaynağı olarak görmek gerekir. Dolayısıyla bu türden akıl yürütmenin işe yaramadığı ancak hipotezlerin test edilmesinden hiçbir işe yarar sonucun, hiçbir toparlayıcı teorinin ortaya çıkmaması durumunda söylenebilir. Bunu görebilmek için de önce evrimsel psikoloji denen araştırma programının gelişmesine fırsat tanımak gerekir.

Bilfiil yapılan araştırmalara baktığımızda aslında eleştirilebilecek bazı yönler görüyoruz. Mesela evrimsel psikologlar “insan zihnini şekillendiren geçmişteki çevre” dediklerinde bunu genellikle Pleistosen dönem (2.5 milyon yıl önce başlayıp 10,000 yıl önce biten dönem) çevresiyle sınırlıyorlar. Bu sınırlama Homo cinsinin ortaya çıkmasından önce oluşmuş, diğer primatlarla paylaştığımız özellikleri evrimsel psikolojinin ilgi alanının dışına atmış oluyor. Bu da evrimsel psikolojinin primatolojiyle ve karşılaştırmalı psikolojiyle verimli bir etkileşime girmesinin önünü tıkıyor. Ayrıca 10,000 yıl önce tarım ve hayvancılığa geçiş gibi kültürel anlamda devrimsel bir değişikliğin gerçekleştiğini göz önüne alacak olursak son 10,000 yılda bu değişikliklere daha iyi uyum sağlayacak yeni adaptasyonların ortaya çıkmış olabileceği pekala düşünülebilir. Nitekim gen-kültür evrimi alanındaki araştırmalar beslenme tarzındaki değişikliklerin adaptasyon niteliğinde genetik değişiklikleri beraberinde getirdiğini gösteriyor (Cochran & Harpending, 2008; Bolhuis ve ark., 2011). Son 10,000 yıldaki kültürel değişikliklerin yeni psikolojik adaptasyonlar oluşturmuş olabileceği fikrine kapalı olmak evrimsel psikolojinin önünü tıkayan bir diğer unsur.

Doğuştan Gelen Evrensel İnsan Doğası

Evrimsel psikoloji literatüründe doğal seçilim sonucu ortaya çıkan zihinsel modüllerin doğuştan geldiği iddiasıyla karşılaşıyoruz. Bu da zaman zaman gelişimsel nörobilimdeki bulgulardan hareketle eleştiriye uğrayan bir iddia. Ortaya savunulabilir bir iddiayla çıkabilmek için “doğuştan gelir” derken ne kastedildiğinin belirlenmesi gerekir. Doğuştan gelmekten kastedilenin doğum anında var olmak olmadığı kesin. Mesela dil yeteneğinin doğuştan geldiğini söylediğimizde bu yeteneğin doğum anında var olduğunu kastetmiyoruz. Kastedilen normal çevre şartlarında dil becerisinin ortaya çıkmasını sağlayacak genetik temelli bir gelişimsel program olduğu. Yani doğuştan gelen ve adaptasyon olan şey dil davranışı değil, hatta dil kullanmayı sağlayan zihinsel mekanizmanın kendisi bile değil. Doğuştan gelen şey zihinsel mekanizmaları üreten gelişimsel programlar. Normal dışı çevre şartlarında, mesela çocuğun dile hiç maruz kalmadığı bir ortamda, bu program dil becerisini ve dolayısıyla dil davranışını ortaya çıkaramaz. Bu şekilde baktığımızda “doğuştan gelme” kavramı gelişimin ve çevrenin önemini dışlamamış olur. Modüller bütün ayrıntılarıyla genlerde kodlanmış değildir. Kolun veya bacağın gelişimini kodlayan özel genler bulunmadığı gibi her bir zihinsel modüle özgü genler de muhtemelen bulunmayacaktır. Modüller genlerin çevreyle etkileşimi sonucu ortaya çıkarlar.

Bu şekilde baktığımızda doğuştan gelme kavramı beynin plastik bir yapıya sahip olma özelliğiyle de çatışmamış olur. Mesela normal şartlarda beynin dili anlama ve kullanmayla ilgili olan bölgelerinin erken yaşta zedelenmesi durumunda dilin, gelişim süreci içinde başka beyin bölgelerine kaydığını biliyoruz. Bu tür bir plastiklik beynin çevresel değişikliklere ve hasarlara gelişigüzel tepki vermediğini, doğuştan gelen bir programın bu tür hasarlara rağmen son ürünü (bu durumda dili) tutarlı bir şekilde ortaya çıkardığını gösteriyor. Yani bu durumda plastik olmak beynin olumsuz çevre şartlarından mümkün olduğu kadar az etkilenmesini sağlıyor (Pinker, 2002).

Bu tür bir kavramsallaştırma bariz sorunları giderse de asıl sorunun gene evrimsel psikolojik araştırmalarda neyin vurgulandığında ve neyin vurgulanmadığında olduğunu görüyoruz. Zihinsel modüllerin beyin düzeyinde nasıl geliştiğini inceleyen evrimsel psikolojik araştırma çok az. Bu da evrimsel psikolojinin genel olarak gelişimsel biyoloji, özel olarak da beyin gelişimi alanlarıyla eklemlenmesini ve ortaya daha bütünsel açıklamalar çıkmasını engelleyen bir durum.

Son olarak evrensel insan doğası kavramına bakalım. İnsanın bir doğası olmadığı da evrimsel psikolojiye zaman zaman yöneltilen bir eleştiri (Buller, 2005). İnsan doğasını insanın değişmeyen bir özü olduğu fikri olarak düşünürsek insan doğası kavramına itiraz edilebilir. Fakat evrimsel psikologlar böyle bir anlayışı savunmuyorlar. İnsan doğasını insan türünün kendine özgü evriminden kaynaklanan ve insanların büyük çoğunluğunda bulunan özellikler olarak düşünmek gerekir (Machery, 2008). Birincisi, bu varsayımı yapmak bu özelliklerin neler olduğuyla ilgili en baştan yargıda bulunmayı gerektirmez. Özellikler araştırma sonuçlarına göre saptanır. Evrensel sandığımız bazı özelliklerin kültüre özgü olduğu pekala ortaya çıkabilir. İkincisi, bu varsayım evrimsel psikolojiye özgü de değil. Mesela tıp da evrensel bir insan doğası olduğu varsayımından hareketle patolojilerin sebebi ve tedavisi konusunda genel yargılarda bulunmaya çalışır. İnsan doğasını reddetmek biyolojik bilimlerdeki birçok araştırma ve uygulama alanını anlamsız kılar.

Sonuç

Evrimsel psikoloji en baştan itibaren kendini diğer yaklaşımlar arasında keskin bir şekilde konumlandıran ve bu yüzden eleştiri çeken bir akım. Zihnin doğal seçilim sonucu oluşmuş modüler bir yapıya sahip olduğu gibi çok özel bir varsayımdan yola çıkması da kendisini ampirik bulgulardan hareketle yanlışlanmaya çok açık hale getiriyor. Bunlar aslında olumsuz değil tam tersine olumlu özellikler. Zira son 20 yılda davranış bilimlerine yeni bir soluk getiren ve başka türlü akla gelmeyecek birçok araştırma fikrine kaynaklık eden evrimsel psikolojinin bu keskin yaklaşımı oldu. Fakat bu varsayımların dogmatikleşmemesi, pragmatik yol göstericiler olarak görülmesi ve gerektiğinde araştırma bulgularından hareketle vazgeçilebilir olması gerekir. Şu an itibarıyla evrimsel psikolojinin önünün açılmasındaki en ciddi engel evrimsel psikologların kendilerini ilgilendirmesi gereken yan alanlara yeterince ilgi göstermemeleri. Evrimsel psikolojinin gelişimsel biyoloji, nörobilim, genetik, gen-kültür evrimi, davranış ekolojisi, karşılaştırmalı psikoloji gibi alanlarla işbirliğine gitmesi, kavramsal ve metodolojik bütünleşme kurmaya çalışması insan davranışının ve zihninin evrimini anlamamızı büyük ölçüde hızlandıracaktır. Bu süreçte evrimsel psikolojinin bağımsız bir alan olmaktan çıkıp diğer alanlar arasında erimesi evrimsel psikologların göze almaya razı olacakları bir bedel olmalıdır.

Kaynaklar

Barrett, H. C. & Kurzban, R. (2006). Modularity in cognition: Framing the debate. Psychological Review, 113, 628-647.

Bolhuis, J. J., Brown, G. R., Richardson, R. C., & Laland, K. N. (2011). Darwin in mind: New opportunities for evolutionary psychology. PloS Biology, 9(7): e1001109.

Buller, D. J. (2005). Adapting minds: Evolutionary psychology and the persistent quest for human nature. Cambridge: MIT Press.

Cochran, G. & Harpending, H. (2009). The 10,000 year explosion: How civilization accelerated human evolution. New York: Basic Books.

Cosmides, L., Barrett, H. C. & Tooby, J. (2010). Adaptive specializations, social exchange, and the evolution of human intelligence. PNAS, 107, 9007-9014.

Fodor, J. A. (1983). The modularity of mind. Cambridge: MIT Press.

Kanwisher, N. (2010). Functional specificity in the human brain: A window into the functional architecture of the mind. PNAS, 107, 11163-11170.

Machery, E. (2008). A plea for human nature. Philosophical Psychology, 21, 321-329.

Machery, E., & Barrett, H. C. (2006). Essay review: Debunking Adapting Minds. Philosophy of Science, 73, 232-246.

Pinker, S. (1997). How the mind works. Londra: Penguin.

Pinker, S. (2002). The blank slate: The modern denial of human nature. Londra: Penguin.

Tooby, J. & Cosmides, L. (1992). The psychological foundations of culture. The adapted mind: Evolutionary psychology and the generation of culture kitabında. New York: Oxford.

Trivers, R. (1971). The evolution of reciprocal altruism. Quarterly Review of Biology, 46, 35-57.



13.09.2011

İnsan Doğası Üzerine


Bu blogu kurduğumuz zaman “insan doğası” kavramının özellikle 20. yüzyılda sorunlu bir kavram haline geldiğinin, “insan doğası diye bir şey yoktur” türünden çıkışlar olduğunun farkındaydık. Kuruluştan bu yana iki yıldan fazla zaman geçtiğine göre bu konuyla ilgili en azından kısa bir yazı yazmanın zamanı geldi demektir.
  
İnsan doğasına yönelik bazı itirazlar ideolojik temelli. İnsanın değişmez bir doğası olduğunu kabul etmenin toplumda var olan eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri meşrulaştırmak için kullanılabileceği endişesinden kaynaklanıyor. Bazıları ise daha metafiziksel. Sartre’ın “insanın doğası yoktur; insan öncelikle vardır, kendisini daha sonra tanımlar” demesi gibi. Bilimsel açıdan baktığımızda bu itirazları çok önemsemeye gerek yok. Fakat itiraz biyoloji felsefecilerinden geldiğinde ve bilimsel bulgulara dayandırıldığında cevap verebilmek zorunlu hale geliyor.
  
Bu felsefecilerden biri David Hull. Hull (1986) zamanında epey etkili olmuş bir makalesinde insan doğası fikrini bütün insanların temelde/özünde aynı olduğu fikriyle özdeş görüyor ve modern evrimsel biyolojiden hareketle bu fikrin savunulamaz olduğunu söylüyor. Ayrıca hepimizin aynı haklara sahip olması için hepimizin aynı olmasının gerekmediğini, dolayısıyla insan doğası fikrinin pratik açıdan da bir yararı olmadığını söylüyor.
  
Daha yakın zamanda felsefeci David Buller da (2005) genel olarak evrimsel psikolojiyi eleştirdiği kitabında özel olarak insan doğası kavramına karşı çıkıyor. İtirazının gerekçesi temelde aynı. Evrimsel süreç türün içinde çeşitlilik olmasını gerektirir ve evrim tamamlanmamış bir süreç olduğu için türün içindeki bireyler sürekli değişir. Dolayısıyla evrensel ve değişmez bir insan doğası olamaz.
  
Bu durumda insan doğası kavramını savunmaya devam edeceksek evrim teorisiyle uyumlu bir tanım yapmamız gerektiği açık. Önce evrim teorisiyle uyumlu olmayan insan doğası anlayışının ne olduğunu belirtelim. Bu özcü anlayışa göre insan doğası insana özgü olan ve insanın ne olduğunu tanımlayan tek tek gerekli ve beraberce yeterli bir dizi özellikten oluşur. Bütün insanlarda bulunan ve sadece insanlarda bulunan muhtemelen hiçbir özellik olmadığı için bu savunulamayacak bir insan doğası tanımı. Bu tür özellikler için zamanında önerilen örnekler olarak dili, akıl yürütme becerisini, alet yapmayı, ahlakı, mizahı ve öleceğinin farkında olmayı gösterebiliriz. Bunlardan herhangi birine sahip olmayan birini otomatik olarak “insan” tanımının dışına atamayacağımıza göre özcü anlayıştan vazgeçmemiz gerekiyor.
  
Bir başka felsefeci Edouard Machery’ye (2008; ayrıca bak. Machery & Barrett, 2006) göre insan doğası, türlerinin evrimsel tarihinin bir sonucu olarak insanların sahip olduğu özellikler olarak tanımlanabilir. Buna göre iki ayak üstünde yürümek insan doğasının parçasıdır çünkü çoğu insan iki ayaklıdır ve bu ortak özellik insanın kendine özgü evriminin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu tanıma göre bütün insanların iki ayaklı olmaması veya başka bazı hayvanların da iki ayaklı olması bir sorun değildir. Yani insan doğası kavramı insan olmak için gerekli ve yeterli şartların bir listesi değildir. Bir özelliğin insan doğasının parçası olması için gereken şart bu özelliğin çoğu insanda bulunması ve bunun özel bir sebepten (insanın evrimsel tarihinden) kaynaklanmasıdır. Bu tanıma göre kültürel etkileşim ve sosyal öğrenme sonucu insanlarda yaygın olarak görülen özellikler insan doğasının parçası değildir.
  
Felsefeciler savunulabilir bir insan doğası tanımı yaptıktan sonra iş bilim adamlarına düşüyor. İlk yapılması gereken şey bu tanıma uyan özelliklerin gerçekten var olduğunu, yani tanımın içi boş olmadığını ampirik verilere dayanarak göstermek. Bu muhtemelen çok tartışma yaratacak bir şey değil. Daha önemlisi, ve bizim blogu doğrudan ilgilendiren, bu özelliklerin gerçekten evrim teorisi çerçevesinde açıklanabileceğini göstermek. Zira bir özelliğin evrimsel tarih içinde ortaya çıkmış olması onun şu anki evrim teorisi içinde açıklanabilir olmasını gerektirmiyor. Bu iddia ilk bakışta biraz garip görünse de beynin fiziksel bir organ olarak fizik yasalarına uygun çalıştığını, ama beynin çalışmasını açıklamak için fizik yasalarının yeterli olmadığını söylemekten farklı değil. Dil, din, ahlak, işbirliği gibi özelliklerin insan doğasının parçası olduğunu düşünsek de henüz bunların tatmin edici bir evrimsel açıklamasını vermekten uzağız. Bu tür bir açıklamanın mümkün olup olmadığı muhtemelen yakın bir gelecekte bu konularda çalışan bilim adamlarının çabasının sonucunda ortaya çıkacak.
  
Evrimin insan doğasını açıklayıp açıklamadığıyla ilgili bir tartışmaya referans vererek bu yazıyı bitirelim. Templeton Vakfı’nın 2009’da sorduğu soruya 12 bilim adamı ayrı ayrı cevap veriyor:
  
Verilen cevap genellikle “evet, evrim (en azından kısmen) insan doğasını açıklıyor” şeklinde olsa da katılımcıların evrimden, insan doğasından ve açıklamaktan anladıkları şey farklı olduğu için aslında verdikleri cevaplar da farklı. Özellikle Eva Jablonka bu kavramların anlamları üzerinde uzlaşmanın önemine dikkat çekiyor.
  
Gene Templeton Vakfı sponsorluğunda Yale Üniversitesi’nde düzenlenen aynı konudaki tartışma:
  


Kaynaklar:
  
Buller, D. J. (2005). Adapting minds: Evolutionary psychology and the persistent quest for human nature. Cambridge: MIT Press.
  
Hull, D. L. (1986). On human nature. PSA: Proceedings of the Biennial Meeting of the Philosophy of Science Association, 2, 3-13.
  
Machery, E. (2008). A plea for human nature. Philosophical Psychology, 21, 321-329.
  
Machery, E., & Barrett, H. C. (2006). Essay review: Debunking Adapting Minds. Philosophy of Science, 73, 232-246.