İnsanın Evrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsanın Evrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.04.2015

İnsanın Evrimi ve Kuran


Rana Dajani
Nature dergisinin bu haftaki sayısında moleküler biyolog Rana Dajani’nin “Why I teach evolution to Muslim students” başlıklı kısa bir yazısı yayınlandı. Dajani Ürdün’deki Haşimi Üniversitesi’nde Müslüman öğrencilere evrim teorisini anlattığını, öğrencilerin önce evrim fikrine karşı düşmanca bir tutum sergilediğini ama dönemin sonunda çoğunun bu fikri kabul ettiğini söylüyor. Dajani’nin dediğine göre öğrenciler bu sayede kendilerine söyleneni körü körüne kabul eden değil sorgulayan ve bağımsız düşünen sorumluluk sahibi yurttaşlar haline geliyorlar.

Öğrencilerden bazıları Dajani’yi üniversite yönetimine şikayet etmiş. Fakat Dajani’nin evrimi anlatırken yararlandığı kitaplar üniversitenin önceden onayladığı kitaplarmış. Dajani üniversite yönetimini ikna ettikten sonra şikayetçi öğrencilerle de oturup uzun uzun konuşmuş. Öğrenciler genellikle diğer türlerin evrim sonucu oluştuğu fikrine sonunda ısınmışlar. Fakat insanın da evrim sonucunda oluştuğu fikri çoğu için tabuymuş. Bunun sebebi Kuran’da ilk insanın kendi başına (anne-babasız) yaratıldığının söylenmesi.

Geleneksel bir Müslümanın evrim fikrini kabul etmesinin önündeki en büyük engel gerçekten de bu: insanın da evrim sürecinin bir parçasından ibaret olması. Geleneksel Müslümanlara göre bu Kuran’da açıkça reddedilen bir fikir. Dajani ise burada doğrudan bu itiraza karşı çıkmak yerine tabiri caizse yan çiziyor. Söylediği özetle şu: Kuran doğayı gözlemeyi, doğa hakkında düşünmeyi ve bilgi edinmeyi öğütler ama Kuran bilimle ilgili bir ders kitabı değildir. Yani doğayla ilgili elde ettiğimiz sonuçları doğrulamakta ve yanlışlamakta kullanılamaz. Kuran başka konularda olduğu gibi bilimsel pratik konusunda da sadece ahlaki bir yol göstericidir. Bilimsel bir sonuçla bir Kuran yorumu arasında uyuşmazlık olursa elde ettiğimiz sonuçta da bir yanlışlık olabilir, Kuran yorumunda da.

Dajani’nin bu yazıyı neden yazdığını ve Nature’ın neden yayınladığını tahmin etmek zor değil. İslami düşünceyle bilim karşıtlığı ve tahammülsüzlük son zamanlarda bu kadar eşleşmişken Batı’ya “İslam dünyasının tamamı sandığınız gibi değil” mesajını ve Müslümanlara “modern bilimi ve özellikle evrimi İslamiyet’le uyumlu gören Müslümanlar var” mesajını vermek önemli. Fakat aynı zamanda yazıda hem kısalığından hem de pratik amaçlı olmasından kaynaklanan bir entelektüel derinlik yoksunluğu var. İlk olarak Kuran’ın doğayı bilimsel amaçlı olarak incelemeyi teşvik ettiği fikri eleştirilebilir. Nitekim Kuran’daki doğayı gözleme ve üstünde düşünme temalı ayetlerin çoğunda bundan çıkarılacak ders Allah’ın varlığının ve yüceliğinin farkına varmaktır: Gözlenecek şey zaten apaçık meydandadır ve bundan çıkarılması gereken sonuç da bellidir. Bu durumda Kuran’ın bilmediğimiz şeyleri öğrenmek için doğayı sistematik olarak incelemeyi (yani bilim yapmayı) teşvik ettiği kolay kolay söylenemez.

Daha öncelikli olan mesele ise Kuran’da yazılanlarla insanın da evrimsel sürecin ürünü olduğu fikrinin uzlaştırılması. Bu yazı bağlamında Dajani bu konuda ikna edici ve geleneksel bir Müslümanı evrim fikrine ısındırıcı nitelikte hiçbir şey söylemiyor. Bu tür bir uzlaşma gerçekten mümkün mü?

Buna evet cevabı vermeye çalışan bir başka yeni tarihli makaleye bakalım. University of California, San Diego’dan nörobilimci Adnan Majid gene bu yıl Al-Bayan dergisinde çıkan makalesinde Kuran’ın imkan verdiği yorum serbestliğinden yararlanarak Adem’in yaratılışıyla ilgili ayetleri insanın evrimleştiği fikriyle uzlaştırmaya çalışıyor.

Majid’in ilk söylediği şey Kuran’da modern bilim tarafından desteklenmeyen birçok ifade olduğu ve bunların çoğunun modern Müslümanlarca sorun olarak görülmediği. Bunların başında Meryem’in bakire doğum yapması gibi mucizeler geliyor. 19/21’de Allah için mucize yaratmanın kolay olduğunun söylenmesini Müslümanlar yeterli bir açıklama olarak görüyorlar. Benzer şekilde Kuran defalarca evrenin altı günde yaratıldığını söylese de bugün çoğu Müslüman bu ifadeleri mecazi olarak yorumluyor ve evrenin 4.5 milyar yaşında olduğunu söyleyen modern bilimle çelişkili görmüyor.

Adem’in yaratılışıyla ilgili ayetler de benzer şekillerde yorumlanarak evrim teorisiyle çelişmeyecek hale getirilebilir mi? Majid bu amaçla Adem’le ilgili Kuran kaynaklı beş iddiayı ele alıyor:

1. Kuran Adem’in topraktan yaratıldığını söyler. Bu ilk insanın evrimleşmeyip yoktan yaratıldığını gösterir.

Kuran’da Adem’in hangi maddeden yaratıldığıyla ilgili birçok ayet var. Bunlarda ana madde olarak toprak, balçık, kil gibi anlamlara gelen “turab” ve “tin” kelimeleri geçiyor. Bu ilk bakışta Adem’in başka canlılardan türemeyip yoktan yaratıldığı anlamına geliyor diye yorumlanabilir. Fakat Kuran diğer insanların yaratılmasından bahsederken de ana madde olarak gene “turab”, “tin”, “salsal” ve “arz” kelimelerini kullanıyor. Adem (ve Havva) dışındaki insanların diğer canlılardan türediği kesin olduğuna göre Kuran türemekten veya yoktan yaratılmaktan bağımsız olarak her insan için topraktan yaratılma ifadesini kullanıyor diyebiliriz. Bu da Majid’e göre Kuran’daki ifadelerin Adem’in evrimleştiği fikriyle zorunlu olarak çelişmediğini gösteriyor. Tabii burada başka bir yorum da mümkün: Bütün insanlar Adem’den türediği için bütün insanların bir anlamda Adem gibi topraktan yaratıldığı, ama sadece Adem’in yoktan yaratıldığı (ve dolayısıyla evrimleşmediği) yorumu da yapılabilir. Ama Majid’e göre bu mümkün yorumların sadece biri. Sadece Kuran’ın ne dediğiyle sınırlı kalırsak evrim fikri zorunlu olarak dışlanmıyor.

2. Kuran Adem’in anne-babasız olarak ve bir anda yaratıldığını söyler. Bu ilk insanın evrimleşmeyip yoktan yaratıldığını gösterir.

Kuran İsa’nın Adem gibi yaratıldığını söyler (3/59). Bunun geleneksel yorumu Adem’in de İsa’nın da babasız olduğudur. Fakat Majid gene bunun açıkça söylenmediğini ve tek mümkün yorumun bu olmadığını iddia ediyor. Adem’in bir anda yaratıldığı iddiasının temeli de aynı ayet (3/59). Burada Adem’in yaratılışı “Allah ol dedi ve oldu” (kun fe yekun) diye anlatılır. Fakat “kun fe yekun” ifadesi Kuran’da Allah’ın yaptığı bütün işler için kullanılır. Dolayısıyla bu ifadenin yapılan işin bir anda gerçekleştiğini belirtmesi gerekmez. Son olarak, 38/75’te Allah’ın Adem’i elleriyle yarattığı (halaktu bi yedeyye) söylenir. Majid’e göre Allah evcil hayvanları da elleriyle yarattığına göre (36/71) “elleriyle yaratma” ifadesi evrimleşmeyip yoktan yaratılma anlamına gelmek zorunda değildir.

3. Kuran Adem’in dünyada değil cennette yaratıldığını söyler. Bu, ilk insanın diğer insanlardan çok farklı bir süreçle yaratıldığını gösterir.

Adem’in cennette yaratılıp yaratılmadığı aslında geleneksel Müslümanlar arasında bile tartışmalıdır. Allah’ın meleklere Adem’i yeryüzünde halife kılacağını söylemesi (2/30) yaratılış yerinin dünya olduğunu düşündürebilir. Adem’in ve Havva’nın cennete yerleşmelerinin söylenmesi de (2/35) ilk yaratılış yerinin cennet olmadığını düşündürüyor. Ayrıca cennetin dünyada bir yer olmayıp göksel bir mekan olduğu da kesin değildir. Kuran’da cennet genel olarak ağaçlı bahçe anlamında kullanılır ve bu kullanımların bazılarında açık bir şekilde dünyadaki bahçeler kastedilir (mesela 2/265-266). Son olarak Adem ve Havva cennetten kovulduğunda kendilerine “inin” (ihbitu) denmiş ve bir süre yeryüzünde kalacakları söylenmiş olsa da (2/36-38) Majid’e göre bu inişin niteliği (gerçekten göksel bir mekandan yeryüzüne mi olduğu) kesin değildir. Bu yüzden sadece Kuran’da söylenenlerden hareketle Adem’in dünya dışı bir mekanda yaratıldığı ve dolayısıyla evrimsel sürecin dışında kaldığı sonucuna varmak mümkün değildir.

4. Kuran Havva’nın Adem’den yaratıldığını söyler. Bu en azından Havva’nın evrimsel süreç sonucunda ortaya çıkmadığını gösterir.

Kuran’da birkaç ayette Allah’ın insanları tek bir nefsten (min nefsin vahidetin) yarattığı ve ondan da eşini (minha zevceha) yarattığı söylenir (mesela 4/1). Tevrat’taki kaburga kemiğinden yaratılma ifadesi Kuran’da geçmez (Kuran’da aslında Havva ismi de geçmez). Ama Müslümanlar geleneksel olarak Kuran’daki ifadeyi Tevrat’la uyumlu olacak şekilde anlamışlardır. Oysa Majid’e göre bu gene mümkün yorumlardan sadece biri. Zemahşeri ve Razi gibi klasik dönem tefsircileri Kuran’daki ifadeyi aynı vücuttan yaratılma şeklinde değil de aynı cinsten veya aynı doğaya sahip olacak şekilde yaratılma diye anlamışlardır. Sadece Adem’in değil bütün insanların eşlerinin kendi nefslerinden (min enfusikum) yaratıldığını söyleyen ayetler (mesela 16/72) bu yorumu destekler niteliktedir. Dolayısıyla Majid’e göre Havva’nın Adem’den yaratılması ifadesi Adem’in veya Havva’nın evrimsel sürecin dışında kaldığı anlamına gelmez.

5. Kuran tek başına değil ancak hadislerle beraber yorumlanabilir ve hadisler Adem’in evrimleştiği fikriyle çelişmektedir.

Sünni Müslümanlarca sahih sayılan hadislerde kadınların “kaburga gibi” olduğu ve kaburgadan yaratıldığı söylenmektedir. Majid’e göre bu hadislerde doğrudan Adem’den ve Havva’dan bahsedilmediği için bunlardan kesin olarak geleneksel yorumu çıkarmak mümkün değildir. Gene hadislerde Adem’in cuma günü yaratıldığı söylenir. Majid’e göre bu ifade bir anda yaratılış anlamına gelmeyip yaratılış/evrim sürecinin başlangıç veya bitiş anına işaret ediyor olabilir. Son olarak hadislerde Adem’in yaklaşık 30 metre boyunda olduğu ve her geçen kuşakta insan boyunun biraz daha kısaldığı söylenir. Majid’e göre paleontolojik bulgularda 30 metre boyunda insan kalıntısına rastlanmamış olması bir sorun değildir çünkü Allah bu tür fosilleri modern insanlardan saklamış olabilir.

Sonuç olarak Majid’e göre Kuran evrenin 4.5 milyar yıl içinde yavaş yavaş oluştuğunu söylemediği gibi insanların da milyonlarca yıl süren evrimsel süreç içinde yavaş yavaş bugünkü hallerini aldığını söylemez. Fakat iki sonuç da Kuran’la kesin olarak uyuşmaz değildir. Kuran’ın amacı insanlara bilim öğretmek değil onlara yol gösterici olmaktır. Kuran metninin bize tanıdığı yorum serbestliği Kuran’ın doğrudan söylemediği şeyleri de kabul etmemizi mümkün kılmaktadır.

Majid’in tezlerinin ayrıntılı olarak değerlendirilmesi bu yazının kapsamının dışında kalıyor. Kuran’ın modern bilimle uyumu meselesini daha geniş bağlamda ele aldığımız başka bir yazıda Majid’in tezlerine de değinebiliriz. Fakat konuyla ilgili önceden fikri olmayan birçok okuyucunun edineceği ilk izlenimi hiç saklamadan söyleyebiliriz: Majid’in genel argümanı birçok açıdan eleştiriye açık ve bazı iddiaları gülünçlük derecesinde zayıf. Makale Kuran’ın modern bilimle çeliştiğini düşünen Müslüman olmayan birini de, evrimin Kuran’a uymadığını düşünen geleneksel bir Müslümanı da ikna edici nitelikte değil. Kuran-evrim uyumu tezini savunanların ortaya koyabildiği en güçlü argüman buysa Rana Dajani gibi iyi niyetli Müslüman eğitimcilerin işinin hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.


Kaynaklar

Dajani, R. (2015). Why I teach evolution to Muslim students. Nature, 520, 409.
  
Majid, D. S. A. (2015). Qur’anic interpretive latitude and human evolution: A case study. Al-Bayan: Journal of Qur’an and Hadith Studies, 12, 95-114.

12.05.2010

Neandertaller ve Biz

 
Geçen haftanın bilim dünyasındaki en flaş haberi hiç kuşkusuz Leipzig’deki Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology’den Svante Pääbo önderliğindeki uluslararası bir ekibin Neandertal insanı genomunun taslağını yayınlamasıydı. Taslağın en ilgi çekici yönü de modern insan (Homo sapiens) ile Neandertal insanı arasında gen alışverişi olduğunu göstermesiydi. Diğer bir ifadeyle bu iki insan grubu arasında zamanında çiftleşme olmuş ve günümüzde en azından bir grup insan kısmen Neandertal genleri taşıyor. Bu aynı zamanda iki grubun genellikle farzedildiği gibi ayrı türler olmayıp aynı türün alt grupları olduğu anlamına da geliyor. Science dergisinde yayınlanan iki rapor ve konuyla ilgili diğer haberlere şu sayfadan ulaşılabilir:

Son moleküler bulgular ışığında Neandertal insanıyla modern insanın son ortak atasının 270 ila 440 bin yıl önce yaşadığı tahmin ediliyor. 30,000 yıl kadar önce de Neandertaller yok oldular. Genomlarımızın yüzde 99.84’ü aynı. İlk bulunan fosil örneklerinden biri 1856’da Almanya’nın Neander Vadisi’nden (Neander Thal) geldiği için Homo neanderthalensis adı verilmiş. Daha sonra Almanca’da “vadi” anlamına gelen kelime “tal” şeklinde yazılmaya başladığı için türün ismi de zaman içinde Neanderthal’den Neandertal’e dönmüş. Neandertal fosillerine kuzeyi hariç bütün Avrupa’da, ayrıca Orta Doğu’nun ve Orta Asya’nın bazı kısımlarında rastlanıyor.

Pääbo ekibinin daha önce Neandertal mitokondriyel DNA’sı üzerinde yaptığı karşılaştırma Neandertaller’in modern insanın mitokondriyel DNA’sına herhangi bir katkı yapmadığını göstermişti. Fakat mitokondriyel DNA nükleer DNA’ya göre çok küçük olduğu için buradan gen alışverişi olup olmadığıyla ilgili kesin bir sonuç çıkmayacağı biliniyordu. Pääbo ekibi bu sefer Hırvatistan’daki Vindija Mağarası’nda bulunan 38–44 bin yıllık üç Neandertal’in kemiklerinden hareketle nükleustaki (hücre çekirdeği) DNA’ları karşılaştırmış. 5 yıl önce başlayan bu proje Neandertal genomunun ancak yüzde 60’ını tarayabilmiş. 4 milyardan fazla nükleotit incelenmiş. Doğru dizilimden emin olmak için bugünkü şempanze ve insan genomları referans olarak kullanılmış.

Yeterince güvenilir bir dizilim ortaya çıktıktan sonra Neandertal genomu Fransa, Çin, Papua Yeni Gine, Güney Afrika (San) ve Batı Afrika’dan (Yoruba) beş modern insanın genomuyla karşılaştırılmış. Avrupa, Asya ve Okyanusya genomları Neandertaller’le yüzde 1–4 arası ortaklık gösterirken iki Afrikalı genomu herhangi bir ortaklık göstermemiş. Burada ilginç olan Neandertal kalıntılarının hiçbir zaman Çin ve Papua Yeni Gine kadar doğuda bulunmamasına rağmen buralarda yaşayan modern insanların Neandertaller’e Avrupalılar’la aynı ölçüde benzemesi. Bundan haraketle araştırmacılar modern insanların Afrika’yı yaklaşık 100,000 yıl önce terk ettikten sonra, muhtemelen Orta Doğu’da veya Doğu Akdeniz’de, 45–80 bin yıl önce Neandertaller’le gen alışverişi yaptığını düşünüyorlar. Bu bulgu aynı zamanda Neandertaller’in modern Asyalı ve Avrupalı insanlara Sahra-altı Afrikalılar’dan daha yakın olduğunu gösteriyor.

Tabii bütün modern insanlarda ortak olan ve bizi Neandertaller’den ayıran genler de var. Araştırmacılar kodlanan proteinde farklılık yaratan 78 nükleotit farklılığı saptamış. Bunların bazılarının enerji metabolizması, yaraların iyilişmesi, bilişsel gelişim, iskelet gelişimi, sperma hareketliliği ve deri fizyolojisiyle ilgili olduğu biliniyor. Mesela bilişsel gelişimle ilgili genlerin mutasyonunun Down sendromu, şizofreni ve otizmle bağlantısı var. Diğer farkların neyle ilgili olduğu ve modern insanlara herhangi bir avantaj sağladığı için mi seçilime uğradığı henüz cevaplanmamış sorular. Bunun cevabının verilmesi neden Neandertaller’in yok olduğunu ve tek insan türü olarak Homo sapiens’in kaldığını da açıklayabilir.

Bulgular modern insanın evrimiyle ilgili iki rakip teori arasındaki tartışmayı da yeniden alevlendirdi. Genel olarak kabul edilen “Afrika’dan Dışarı” (Out of Africa) teorisine göre modern insan (Homo sapiens) 200,000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktı ve 100,000 yıl kadar önce Afrika’dan dünyanın diğer kısımlarına yayılmaya başladı. Bu süreçte Homo cinsinin diğer türleri modern insanın gen havuzuna herhangi bir katkıda bulunmadan yok oldular. Bu görüşün baş savunucusu İngiliz antropolog Chris Stringer yeni bulguların teorinin tamamen doğru olamayacağını gösterdiğini kabul ediyor. Rakip teori olan “Çokbölgeli Evrim” (Multiregional Evolution) teorisi ise modern insanın dünyanın değişik bölgelerinde değişik Homo türlerinin karışmasıyla ortaya çıktığını, yani sadece Afrika kökenli olmadığını söylüyor. Bu görüşün baş savunucusu ABD’li antropolog Milford Wolpoff yeni bulguların kendi teorisini desteklediğini söylüyor. Fakat muhtemelen paleoantropologların çoğunluğu hala Afrika’dan Dışarı teorisine yakın durmaya devam ediyorlar.

Konuyla ilgili daha ayrıntılı ama çok teknik olmayan bilgi almak isteyenler aşağıdaki sayfalara göz atabilirler.

Science dergisinden Ann Gibbon’ın dergide yayınlanan iki raporla ilgili haberi:

Close Encounters of the Prehistoric Kind

Scientific American’dan Kate Wong’un haberi:

Neandertal Genome Study Reveals That We Have a Little Caveman in Us

Nature News’dan bir haber:

European and Asian genomes have traces of Neanderthal

Son olarak İnternet’teki en popüler bilim bloglarının ikisinden nispeten uzun yorumlar. İlki paleoantropolog John Hawks’un blogundan:

NEANDERTALS LIVE!

Ve bilim yazarı Carl Zimmer’ın blogu:

Skull Caps and Genomes




31.08.2009

Bizi İnsan Yapan Ne?

 
Scientific American dergisinin Mayıs 2009 sayısında "What Makes Us Human?" ("Bizi İnsan Yapan Ne?") başlıklı bir makale yayınlandı. Yazar Katherine S. Pollard insan ve şempanze genomlarının karşılaştırılmasından hareketle insana özgü genleri ve bunların fonksiyonlarını belirlemeye yönelik son yıllardaki çalışmaların bir özetini yapıyordu. Biz de İnsan Doğası ve Evrim başlıklı bir sitenin ilk yazısının böyle bir makalenin tanıtılmasına ayrılmasının uygun olacağını düşündük.
       
Pollard University of California San Francisco'da biyoistatistikçi. Birkaç yıl önce University of California Santa Cruz'dayken şempanze genomu taslağının belirlenmesi çalışmalarına katılmış ve 2005'te Nature dergisinde yayınlanan bu taslaktan [1] hareketle insan genomundaki en hızlı evrimleşen bölgeleri saptamış.
    
Pollard insan ve şempanze genomlarının yaklaşık yüzde 99 oranında aynı olduğunu söylüyor. Yani 6 milyon yıl kadar önce insan-şempanze türleşmesi yaşandıktan sonra insan genomunu oluşturan 3 milyar nükleotidden sadece 15 milyon tanesi değişti. Evrim teorisine göre bu değişikliklerin çoğu fenotip düzeyinde bir değişiklik meydana getirmiyor. Ufak bir kısmı ise şempanzelerle aramızdaki farkların ortaya çıkmasını sağlıyor. Nötr değişiklikler, yani organizmanın hayatta kalma ve üreme başarısı üzerinde bir etkisi olmayan değişiklikler, evrimsel tarih içinde yavaş ve sabit bir hızda ortaya çıkıyor. Üreme başarısını arttıran ve pozitif seçilime uğrayan değişiklikler ise çok daha hızlı oluyor [2, 3]. Bu yüzden Pollard insan genomunun en hızlı değişim gösteren bölgelerini saptayacak bir bilgisayar programı yazmış.
      
Hızlı değişim gösteren bölgeler listesinin birinci sırasında yer alan bölgeye HAR1 (human accelerated region 1; insanda hızlanan bölge 1) adını vermişler [4]. Daha önceki araştırmalardan HAR1 bölgesinin özellikle insan beyin hücrelerinde aktif olduğu biliniyormuş. Şempanzeyle en önemli farkımız çok daha büyük ve karmaşık beynimiz olduğu için Pollard ve ekibi gerçekten önemli bir bölge tesbit ettiklerini anlamışlar. Çeşitli omurgalılarla yapılan karşılaştırmalar insan türü ortaya çıkana kadar HAR1 bölgesinin çok yavaş bir değişim gösterdiğini ortaya koymuş. Mesela 300 milyon yıl önce ayrışan tavuk ve şempanze türlerinde bu bölgedeki 118 bazın sadece iki tanesi farklıyken sadece 6 milyon yıl önce ayrışan insan ve şempanze türlerinde 18 baz farklı.
  
Bundan sonraki adım elbette insan genomunun HAR1 bölgesinin fonksiyonunu saptamaktı. 2005'te Belçikalı bir araştırmacıyla ortak yapılan çalışmalar HAR1'in serebral kortekste (beyin kabuğu) bulunan bir tür nöronun oluşumunda rol oynadığını, bu nöronun oluşumunda aksama olduğunda korteks alanının küçülüp kıvrımlı olmak yerine pürüzsüz bir hal aldığını ve çeşitli davranış anormalliklerinin oluştuğunu ortaya çıkarmış. Fakat HAR1'in korteks oluşumunu nasıl etkilediği henüz bütün ayrıntılarıyla gösterilmiş değil.

HAR1'in ilginç özelliklerinden biri protein yapımı kodu içermemesi. Geleneksel olarak moleküler biyologlar hep protein kodlayan genleri incelemişlerdir. Diğer genlerin işe yaramayan ("junk") genler olduğu düşünülürdü. Fakat 2000'lerde tamamlanan İnsan Genomu Projesi [5] protein kodlayan genlerin DNA'mızın sadece yüzde 1.5'ini oluşturduğunu ortaya çıkardı. Geri kalan genlerin bir kısmı diğer genlerin ne zaman protein yapacağını, ne zaman duracağını söyleyen düzenleyici genler. Diğer kısmı sadece RNA yapan genler. HAR1 de bu RNA genlerinden biri. Bir diğer kısmının işlevinin ne olduğuysa henüz bilinmiyor.
       
FOXP2 geni Pollard'ın hızlı değiştiğini bulduğu bölgelerden bir diğeri. Bu genin konuşmayla ilgili bir fonksiyonu olduğu 2000'li yılların başlarında gösterilmişti [6]. Gendeki mutasyonlar konuşma sırasında gereken hızlı ağız ve yüz hareketlerinin yapılamamasına sebep oluyor. Genin insandaki versiyonu şempanzeninkinden birkaç baz farklılığı gösteriyor. Bu farklılıklar hem genin kodladığı proteinin değişmesine hem de muhtemelen proteinin vücutta nerede ve ne amaçla kullanıldığının değişmesine yol açmış [7, 8].
     
2007'de Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology'den araştırmacıların yaptığı bir karşılaştırma FOXP2 geninin insandaki versiyonunun evrimsel tarihiyle ilgili önemli bir ipucu sundu [9]. Bu araştırmacılar bir Neandertal insanı fosilinden elde ettikleri DNA'yı inceleyerek Neandertaller'de de bu genin bizdeki versiyonunun olduğunu buldular. Bu bulgu Neandertaller'in de bizim gibi konuşuyor olabilecekleri göstermesinin yanında FOXP2'nin insan versiyonunun en az yarım milyon yıl önce ortaya çıkmış olması gerektiğini gösterdi.
    
Beyin büyüklüğüyle ilgili olduğu bilinen genlerden biri ASPM. Genetik araştırmalar insanlarda görülen mikrosefalinin (anormal derecede küçük beyin) bu ve birkaç başka genin anormalliğinden kaynaklandığını ortaya koydu. Daha yeni araştırmalar bu genin, primatların evrimsel tarihinde birkaç kere çok hızlı değişim gösterdiğini ve bu değişim patlamalarından birinin insan-şempanze ayrışması gerçekleştikten sonra insan soyunda meydana geldiğini gösteriyor [10].
      
Bizi şempanzelerden ayıran tek yönümüz beynimiz değil tabii. Vücudumuzun diğer kısımları da farklı. Pollard'ın listesinde ikinci sırada gelen HAR2 geni insan fetüsünde el bileği ve başparmak oluşumuyla ilgili bir gen. Diğer primatlarda ise böyle bir fonksiyonu yok. Bu da bu genin insanları diğer primatlardan ayırdeden üstün alet yapma yeteneğini ortaya çıkarmış olabileceğini düşündürüyor.
  
Vücut yapısı dışında insanlar fizyolojik ve davranışsal özellikler bakımından da son birkaç milyon yılda önemli değişiklikler geçirdiler. Bir milyon yıl kadar önce ateşin yemek pişirmede kullanılmaya başlaması ve 10,000 yıl kadar önce ortaya çıkan tarım devrimi yüksek nişastalı besinleri insan diyetinin içine soktu. Bu kültürel değişiklikler onlardan yararlanmayı sağlayacak genetik değişiklikleri de beraberinde getirdi. AMY1 genindeki değişiklikler bunlardan biri. AMY1 salyadaki amilaz enzimini kodluyor ve bu enzim nişastanın sindirilebilmesini sağlıyor. İnsanın evriminde bu genin hem kopya sayısı artmış hem de bazlarının dizilimi değişmiş.
  
Diyetle ilgili bir başka gen laktaz enzimini yapan LCT geni. Bu enzim sütteki şeker olan laktozun sindirilebilmesini sağlıyor. Birçok memeli türünde sadece süt emen yavrular laktozu sindirebilirler. İnsanda ise 9,000 yıl kadar önce LCT geninde laktozun yetişkinlikte de sindirilebilmesini sağlayan değişiklikler oldu. LCT'nin bu yeni versiyonu süt veren evcil hayvan yetiştiren Avrupa ve Afrika popülasyonlarında ortaya çıktı. Bugün bu popülasyonların neslinden gelenlerin çoğunluğu yetişkinlikte süt içebiliyorlar. Asya ve Latin Amerika popülasyonlarında ise LCT geninin primat versiyonu var ve bunlar laktozu sindiremedikleri için süt içmiyorlar [11].
        
Genomdaki insana özgü değişikliklerden biri de bağışıklık sistemiyle ilgili bölgelerde görülüyor. Mesela bazı virüslerle daha iyi savaşabilmek için insanda TRIM5α proteinini yapan gen diğer primatlarınkinden farklılaşmış. Ama bu iyi sonuç beraberinde kötü bir sonuç da getirmiş: O gendeki değişiklik yüzünden HIV virüsü bugün insanda AIDS’e yol açarken diğer primatlarda yol açmıyor [12].
      
Bütün bu araştırma bulguları karşılaştırmalı genom analizinin günümüz biliminin en heyecan verici alanlarından biri oluğunu gösteriyor. Önümüzdeki birkaç yıl özellikle üstünde durulacak konu genomumuzun protein kodlamayan yüzde 98.5’lik kısmının ne yaptığını belirlemek olacak. Buna verilecek cevap bizi insan yapanın ne olduğunu daha iyi anlamımızı sağlayacak.