hayvan davranışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvan davranışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.08.2013

Hayvanlarda Bilinç ve Bilincin Evrimi


Bir yılan olmak nasıl bir histir? Bir yılanın vücuduna sahip olmak, onun gibi hareket etmek, dünyayı bir yılan gibi algılamak nasıldır? Susan Blackmore’un “Bilinç” adlı kitabında sorduğu bu soruya kesin bir cevap verebilmek tabii ki çok zor. Bunun öncelikli nedeni yılan gibi diğer hayvanların bizimkine benzer bir bilinç sahibi olup olmadığını bilemememiz. Geçmişte olduğu gibi bugün de bu sorunun bütün zorluğuna rağmen birçok felsefeci ve bilim insanı “hayvanlar bilinç sahibi midir?” sorusuna cevap aramaktalar.

Bilincin Tanımı

Bu noktada bilinçten ne kastettiğimizi daha açık ifade etmemiz yararlı olacaktır. Webster İngilizce sözlüğünde bilinç “kişinin etrafının ve özellikle de kendinin farkında olması niteliği ya da hali” olarak tanımlanır. Bilinci sadece etrafında olup bitenden haberdar olma halinden ayıran da işte bu kişinin kendinin farkında olması durumu yani “bireysel farkındalık” ya da “öz-bilinç” (self-consciousness) durumudur. Bilinci dışsal ve içsel bilinç olarak ikiye ayırabiliriz. Buna göre dışsal bilinç etrafımızda olan bitenden haberdar olma durumu, içsel bilinç ise rüya hali gibi iç kaynaklı bilinç halleridir. Geçtiğimiz haziran ayında PNAS dergisinde yayınlanan makalelerinde Mashour ve Alkire (2013) bilinçte üç aşama tanımlar. Bunlar uyanıklık, uyuşukluk ve uyuşturulmuşluk ya da anestezi halidir. Tartışmamıza yararlı olacak bu kavramlara değindikten sonra sorumuza geri dönelim.

Hayvanlar Bilinç Sahibi midir? İki Ana Görüş

Eminim ki bu soruya direk ve kesin bir cevap vermenin ne kadar zor olduğunu çoktan fark etmişsinizdir. Fakat en azından birçok etik tartışmasını beraberinde getiren bu soruya verilen cevapları iki ana görüşte toplayabiliriz. İlk görüşe göre sadece insanlar bilinç sahibidir ve hayvanlar bu yetiye sahip değildirler. Bu görüş Fransız filozof Descartes’ın ortaya attığı dualizm fikrine dayanmaktadır. Bu fikre göre hem insanlar hem de hayvanlar vücutları itibariyle etten ve kemikten yaratılmış makinelerse de insanlar ruh sahibi olarak zihne ve özgür iradeye de sahipken hayvanlar bu özelliklerden yoksundur. Bu anlamda da bilinç sahibi değillerdir.

Buna karşı ikinci görüşü benimseyenler insan dışında diğer canlıların da kısmen ya da tamamen bilinç sahibi olduğunu savunurlar. Descartes’ın dualizmine karşı ve bu ikinci görüşe uygun olarak hayvanların hiçbir hisse sahip olmadığını öne sürmek de gerçekçi olmayacaktır. Zira memeli sinir sistemi acıdan ve sıkıntıdan kaçmak üzere evrilmiştir. Biyolog Marian Dawkins’e göre bir hayvanın ne kadar acı hissettiğini anlamanın en iyi yolu acıdan kaçınmak için ne kadar çalışmayı kabul ettiğidir. Örnek vermek gerekirse, bir levyeye basarak kendisine verilen elektrik şoklarından kurtulmayı öğrenmiş bir sıçan şoklar gerçekten canını acıtıyorsa su içmekten veya yemek yemekten tamamen feragat edip sadece şoktan kaçınmak için bu levyeye basmayı sürdürebilir. Bu anlamda da hayvanlar etraflarında olup bitenin farkındadır diyebiliriz. Fakat hayvanların öz-bilince sahip olup olmadığı sorusu halen tartışmalıdır.

Kendini Tanıma Yetisi ve Öz-bilinç

Öz-bilincin ortaya çıkışı için en önemli basamak organizmanın kendini tanıması ya da idrak etmesidir.  Bu nedenle 1970'lerde psikologlar ve sinirbilimciler değişik hayvan türlerinde kendini tanıma özelliğinin bulunup bulunmadığını araştırmaya başladılar. Kendini tanıma özelliğinin en kabul gören testi 1970 yılında psikolog Gordon Gallup tarafından şempanzelerde kullanılmak üzere hazırlanan “ayna-iz testidir”. Gallup bu testte anestezi altında şempanzenin normalde ayna olmadan göremeyeceği kaş ve kulak bölgelerini kırmızı bir boyayla boyar. Deneğin normal şartlarda vücudunda görse kaşıyarak çıkarmaya çalışacağı bu izi ayna karşısında da tekrarlayıp tekrarlamayacağı test edilir. Eğer denek aynada gördüğünün kendisi olduğunun farkındaysa yani öz-bilinç sahibiyse bu izi çıkarmaya çalışacak, eğer aynada gördüğü hayvanın kendisi olduğunu fark edemiyorsa yani öz-bilinç sahibi değilse bu izi çıkarmaya çalışmayacaktır. Şempanzeler dışında balıklar genelde karşılarına ayna konduğunda gördükleri şeyin bir başka balık olduğunu sanarak saldırmaya çalışır. Fakat daha kompleks sinir sistemine sahip hayvanlarda öz-bilincin bu türden izlerini görebilmek mümkün. Nitekim Gallup deneylerinin sonucunda şempanzelerin aynayla ilk karşılaşmalarından bir kaç gün sonra kendilerini aynada tanıyabildiğini göstermiştir. Ayna-iz testini kullanarak benzeri davranışlar diğer insansı ve insansı olmayan maymunlarda (Rajala ve arkadaşları, 2010), yunuslarda (Marten ve Psarakos, 1994), ve hatta saksağan gibi kuşlarda (Prior ve arkadaşları, 2008) gösterilmiştir. İnsanlarda ise kendini tanıma davranışı 18 ila 24 aylıkken gelişmektedir.
Saksağanlarda ayna-iz testi 

Kendini aynada tanıyabilme özelliği en azından hayvanların bir kısmının bir “ben” kavramına sahip olduğunu gösterse de primatolog Povinelli’ye göre bu, türlerin kendi içsel psikolojik durumlarının farkında olduğu anlamını taşımaz. Psikolog Cecilia Heyes’e göre ise ayna-iz deneylerinin sonuçları sadece bazı türlerin kendi hareketini aynada tanıyabilme özelliğini göstermektedir. Bunun ötesinde öz-bilinçle ilgili bir çıkarım yapılamaz.

Bilincin Sinirsel Temelleri ve Evrimi

Hayvanların bilinçli olup olmadığı sorusuna cevap verebilmek için bilincin sinirsel ve evrimsel temellerine bakmak yararlı olacaktır. Öncelikle Gallup ve takipçilerinin sonuçları hayvanların insanlarla paylaştığı ilkel bir öz-bilinç yetisini ve ortak bir sinirsel mekanizmanın varlığını gösterdiği için önemlidir. Bu fikre paralel olarak 2012 yılında Cambridge Üniversitesinde düzenlenen bilinç kongresinin sonunda yayınlanan “Cambridge insansı olmayan hayvanlarda bilinç deklarasyonuna” göre bilinci destekleyen sinirsel altyapı sadece insanlara özgü değildir. Şimdi bu yönde yorumlanabilecek bir kaç deneysel sonuca yer verelim.

Bilinç ve bilinçsizlik halleri arasındaki sinirsel farklardan hangi beyin bölgelerinin bu yeti için önemli rol oynadığı anlaşılabilir. Örneğin, Långsjö ve arkadaşları 2012 yılında yayınladıkları araştırmada anestezi kullanarak insanların bilinç seviyesini ayarlarken PET görüntülemesi aracılığıyla da hangi beyin bölgelerinin bu seviyelerde aktive olduğunu belirlediler. Sonuçlara göre denekler bilinçlerini kazanmaya başlarken beyin sapı, hipotalamus, talamus, ve ön singulat gibi beynin evrimsel olarak daha eski bölgelerinde aktivite artışı gözlendi. Buna rağmen evrimsel olarak daha yeni neokortikal (yeni korteks) bölgeler bilinç seviyesiyle paralellik göstermedi. Bunla beraber Långsjö ve arkadaşlarının bilinçle paralellik gösterdiğini gözlemlediği bölgelerin zarar görmesi kişinin komaya girerek bilincini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu şu anlama geliyor: bu anatomik yapılara sahip diğer türler de insanlardakine benzer bir farkındalığa/bilince sahip olabilir.
Kuşlar ve memelileri ortaya çıkaran evrimsel hatlar bundan yaklaşık 315 milyon yıl önce ayrılmıştır. Fakat ilginçtir ki daha önce belirttiğimiz gibi kuşlar kendini tanıma özelliği dahil olmak üzere bilinçle bağdaştırılan mental olarak karşı tarafın niyetini okuyabilme (zihin kuramı, theory of mind) ve olayların bilinçli hafızasını oluşturabilme (açık olaysal bellek, explicit episodic memory) gibi özelliklere sahiptirler. Bu tür bilişsel düzeydeki benzerliklerin nedeni insanlar ve kuşların beyin anatomilerindeki benzerlikleridir. Daha önce bahsettiğimiz anestezi deneylerinin bilinçle paralellik gösterdiğini bulduğu beyin bölgelerinin analogları kuş beyin anatomisinde de yer almaktadır. Bu akla iki ihtimali getirmekte: ya evrimsel süreçte bilinç birbirinden bağımsız olarak en az iki kere ortaya çıktı ya da kuşlar ve insanların ilkel sinir sistemine sahip ataları hali hazırda ilkel bir bilince sahipti.

Anestezi çalışmalarında ortaya çıkan evrimsel açıdan ilkel anatomik yapılar genel anlamıyla uyanık olma, ya da farkında olma durumunu sağlayan mekanizmalardır ve kuşlardan sürüngenlere, düşük seviye memeli kabul edilen kemirgenlerden, insansı maymunlara ve sonunda insanlara kadar merkezi sinir sistemine sahip birçok türde bu yapıları bulabiliriz. Ancak öz-bilincin ortaya çıkması için gereken beyin yapısı olan prefrontal korteks evrimsel olarak yeni ortaya çıkmış ve tüm hayvanların paylaşmadığı bir beyin bölgesidir. İlginçtir ki Gallup ve takipçilerinin sonuçlarına paralel olarak prefrontal korteks ya da kuşlardaki analoğu pallium öz-bilince ve yüksek bilişsel yeteneğe sahip türlerin beyin anatomisinde daha büyük yer kaplar. Bu da tam anlamıyla bilince sahip türlerin hem farkındalık için gerekli ilkel beyin yapılarına hem de öz-bilinç için gerekli daha yeni beyin yapılarına ihtiyaç duyduğu anlamına gelebilir.

Türler Arası Bilincin Sınırlarını Çizmek ve Sonuç

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız üzere bilinç, temel düzeyde farkındalık ve daha yüksek seviyede öz-bilinç ve “ben” kavramı, belli sinirsel mekanizmaları paylaştıkları için insan dışında birçok türe atfedilebilir. Yine de bu türlerin insanlarla aynı seviyede bilinç sahibi olduğunu iddia etmek zordur. Tıpkı türlerin sinir sistemleri daha az kompleks hale geldikçe o türlere atfedilen yüksek bilişsel yetilerin azalması gibi bilincin de sinir sisteminin gelişmişliğine göre çeşitli seviyelerde ortaya çıktığını düşünebiliriz.

 Deniz tavşanı 
Amerikalı felsefeci Daniel Dennett türleri öğrenme ve zihinsel yetilerine göre farklı kategorilere ayırmıştır. Örneğin, Dennett’ın en düşük kategorisi Darwinci canlılardır ve bu canlılar sadece mutasyonlarla seçilir veya yok olurlar. Dış dünyayı kontrol etme yetileri yoktur. Deniz tavşanı (bir deniz salyangozu türü) gibi Skinnerci canlılar (Amerikalı psikolog B.F. Skinner’a ithafen) önlerindeki tüm hipotezleri tek tek deneyerek ve yanlışları eleyerek öğrenebilirken, tüm omurgalı türlerin oluşturduğu Popperci canlılar (Felsefeci Karl Popper’e ithafen) denenecek tepkileri henüz denemeden zihinsel olarak eleyebilirler. Daha yüksek yetilere sahip belirli karga ve insansı maymun türlerinin oluşturduğu Gregorcu canlılar (Nöropsikolog Richard Gregory’ye ithafen) alet yapıcılarıdır ve dil gibi zihinsel aletlere sahiptirler. Böylece bu türler ayni türden diğer bireylerden kullanılan ortak dil yoluyla öğrenebilir ve bütün mümkün hipotezleri oluşturmak ve denemek zorunda kalmazlar. Son olarak en yüksek öğrenme yetilerine sahip Bilimsel canlılar bilimsel metodu kolektif olarak kullanabilecek kadar toplumsal halde yaşayan türlerdir.

Deniz üzümü
Dennett’ın bu kategorizasyonunu kullanarak bilinç üzerine çıkarımlarda da bulunabiliriz. Örneğin, farkındalık anlamında bilinç Darwinci canlılar haricinde diğer tüm kategorilere ait türlerde ortaya çıkmış olmalıdır. Buna göre mikro organizma düzeyindeki türler haricinde dış dünyayı algılama yetisine sahip tüm türler farkındalık anlamında bilinç sahibidir diyebiliriz. Mashour ve Akire (2013) bu sınırı hareketlilik üzerinden çizmiştir. Yazarlara göre hareket etme becerisine sahip her canlı dış dünyayı algılamak üzere bir sinir sistemine, dolayısıyla da dış dünya ile ilgili farkındalığa sahiptir. Aynı makalede verilen deniz üzümü (kordalılar sınıfına giren ilkel bir deniz hayvanı) örneği ilginçtir. Buna göre deniz üzümü yerleşmek için uygun bir yer bulduktan sonra sinir sistemini kendi içinde sindirerek yok eder. Bir diğer deyişle hareket etmeyi bıraktıktan sonra ne dış dünyayı algılamaya (yani farkındalık anlamında bilince) ne de buna izin veren sinir sistemine ihtiyacı vardır.

Buna karşın öz-bilinç ancak gelecek durumları öngörüp zihinsel olarak kendini bu durumlarda konumlandırabilen, içsel temsil becerisine sahip Popperci canlılarda mümkün olacaktır. Bilinçli olduğundan (yine de yüzde yüz olmamakla birlikte) emin olabileceğimiz tek tür olan insan şüphesiz bu kategorizasyonda Bilimsel canlılara örnektir. Belki de bu aşamada hangi türlerin bilinçli olduğu sorusu hakkında yapabileceğimiz tek yorum Bilimsel canlılar ve Popperci canlılar arasında gösterebileceğimiz ve yeterli derecede kompleks sinir sistemlerine sahip özellikle kuş ve memeli türlerini belli aşamada hem farkındalık hem öz-bilinç anlamında bilinçli kabul etmek olacaktır. Hangi türlerin hangi kategoriye düştüğünü göstermek şüphesiz bilimin gelecekte aydınlatacağı bir soru olarak önümüzde durmaktadır.

Munir Gunes Kutlu

Kaynakça

Gallup GG Jr (1970) Chimpanzees: self-recognition. Science 167(3914):86–87. 

Långsjö JW, et al. (2012) Returning from oblivion: Imaging the neural core of consciousness. J Neurosci 32(14):4935–4943.

Mashour, G. A., & Alkire, M. T. (2013). Evolution of consciousness: Phylogeny, ontogeny, and emergence from general anesthesia. Proceedings of the National Academy of Sciences, 110(Supplement 2), 10357-10364.

Marten K, Psarakos S (1994) Evidence of self-awareness in the bottlenose dolphin (Tursiops truncatus). In: Parker ST, Mitchell RW, Boccia ML (eds) Self-awareness in animals and humans: developmental perspectives. Cambridge University Press, Cambridge, pp 361–379.

Rajala AZ, Reininger KR, Lancaster KM, Populin LC (2010) Rhesus Monkeys
(Macaca mulatta) Do Recognize Themselves in the Mirror: Implications for the
Evolution of Self-Recognition. PLoS ONE 5(9): e12865.

Prior H, Schwarz A, Gunturkun O (2008) Mirror-induced behavior in the   
magpie (Pica pica): Evidence of self-recognition. PLoS Biol 6(8): e202.

21.04.2013

Hippokampus ve Mental GPS






Sıçanlar ve GPSleri

İçinde bulunduğumuz ortama göre nerede durduğumuzu ve etrafımızda nelerin olduğunu öğrenmek ve hatırlamak ve bir sonraki adımda nereye gideceğimize karar vermek, yani diğer adıyla navigasyon, kuskusuz ki organizmanın hayatta kalabilmesi için değişilmez bir bilişsel yetenektir. Çoğu zaman bu türden kararlar verirken küresel konumlanma sistemleri yani GPS’e (Global Positioning Systems) başvurmaktan kaçınmayız. Nature dergisinin 18 Nisan 2013 tarihli sayısında çıkan makalelerinde Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi sinirbilimcileri, Brad Pfeiffer ve David Foster, bu tür bir donanımın hâlihazırda beynimizde yer aldığını gösterdi. Peki, beyinde yer alan bu GPS nasıl çalışmakta?

Kuşkusuz mental bir GPS öncelikle mental bi haritaya gereksinim duyacaktır. Son yüzyılda sıçanlarda ve insanlara yapılan birçok deneyin sonucu bu türden mental bir haritaya sahip olduğumuza işaret ediyor.  Örneğin, 1940’li yıllarda ünlü davranışçı psikolog Edward Tolman sıçanların yönlerini bilişsel bir harita aracılığıyla bulduğunu gösterdi. Tolman’a göre sıçanlar bir labirente bırakıldıklarında sadece sağa sola koşturmanın ötesinde etraftaki ipuçlarını (labirentin bulunduğu odanın kapısı, penceresi vb.) kullanarak o labirentin mental bir haritasını da çıkarmakla uğraşmaktaydılar. Bu yorumu doğrulayan Tolman ve ekibinin deney sonuçları göstermiştir ki daha önce labirentte gezinmiş ve dolayısıyla labirentin mental haritasını çıkarmış sıçanlar bir ödülün (örneğin bir parça peynirin) yerini bu labirenti daha önce hiç görmemiş “naif” sıçanlara göre çok daha hızlı öğrenmiştir. Sonraki yıllarda O’Keefe ve Nadel (1978) adlı iki sinirbilimci bu tur bir mental haritanın beynin hippokampus bölgesinde temsil edildiğini göstermişlerdir. Buna göre hippokampuste bulunan “yer nöronları”(place cells) mental haritada ayrı ayrı yerleri temsil ederler.  Böylelikle sıçan içinde bulunduğu ortamın belli bir yerinde durduğunda bu lokasyona karşılık gelen hippokampal yer nöronu aktive olur (bknz. Figür 1).


Figür 1


Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Nature dergisinin Nisan 2013’te çıkan sayısında yer alan Pfeiffer ve Foster’in makalesine göre(deneyin haberi için bknz. Schmidt ve Redish, 2013)  hippokampus canlıya sadece bulunduğu yerin diğer yerlere göre göreceli konumunu bildirmekten daha fazlasını yaptığını ortaya koyuyor. Pfeiffer ve Foster’ın deneyinde sıçanlar bir arenanın farklı noktalarına yemek kırıntılarını toplamaları için bırakılmıştır (bknz. Figür 2). Sıçanlar bu lokasyonları öğrendikten sonra beyinlerine hippokampus bölgesinden elektriksel değişiklikleri kaydedecek şekilde elektrotlar yerleştirilmiştir.  Böylelikle araştırmacılar öncelikle sıçanlar hareket ederken arenanın hangi bölgelerinde hangi yer nöronlarının aktive olduğunu saptamışlardır. Deneyin test kısmında ise sıçanlar arenaya tekrar döndürülmüş ve arenada farklı yemek lokasyonlarını ararken yer nöronlarının nasıl davrandığı kaydedilmiştir. İşte tam burada deneyin en ilginç bulgusu yer almakta. Sonuçlara göre deneyin her hangi bir anında sıçanın bulunduğu lokasyona karşılık gelen yer nöronu aktive olmakla kalmamış bununla birlikte yemek kırıntılarına ulaşmak için geçeceği yerlere karşılık gelen nöronlar da aktive olmuştur. Kısacası hippokampal yer nöronları test sırasında bir GPS gibi sıçana gitmesi gereken yerleri de göstermektedir.




Figür 2


Bu deney açıkça gösteriyor ki beynimiz sadece nerede olduğumuzla ilgili bir farkındalık yaratmanın yanında daha önce öğrendiğimiz mental haritaları kullanarak bir GPS görevi de üstlenmekte. Böylelikle beynimiz de GPS aletleri gibi mental harita öğrenildikten sonra cevrede bulunan ipuçlarına bakarak ortamdaki yerimizi saptamanın ötesinde amaçladığımız yere giden en kısa ve belki de en güvenli ya da en kolay yolun haritasını da çıkarıyor. Bu türden mental bir GPSi nasıl daha etkili kullanabileceğimiz ise önümüzdeki yılların araştırmalarına konu olacak gibi.



Münir Güneş Kutlu


Kaynakça
O'Keefe, J., & Nadel, L. (1978). The hippocampus as a cognitive map (Vol. 3, pp. 483-484). Oxford: Clarendon Press.
Pfeiffer, B.E., & Foster, D.J. (2013). Hippocampal place-cell sequences depict future paths to remembered goals. Nature; advance online publication.
Schmidt, B. & Redish, A.D. (2013). Neuroscience: Navigation with a cognitive map. Nature; advance online publication.
Tolman, E.C., Gleitman, H. (1949). Studies in spatial learning; place and response learning under different degrees of motivation. Journal of experimental psychology, 39 (5): 653–9.

8.04.2013

Bebeklerde ve Hayvanlarda Ahlakın Temelleri


Bebeklerde Ahlakın Temelleri

        3 Ağustos 2010 yılında önce Özdemir İnce Hürriyet gazetesinde ardından da 25 Ağustos 2010 tarihinde Mustafa Akyol Star gazetesinde bebeklerin ahlakı üzerine birbirlerine zıt iki yazı yazdılar. İki yazı da Mayıs 2010 tarihinde New York Times’da çıkan ve Yale Üniversitesi Psikoloji profesörü Paul Bloom’un 6 aylık bebeklerde dahi ahlak bilincinin varlığını gösterdiğini iddia ettiği yazısı üzerine yazılmıştı. Aşağıdaki video linkinde de görülebileceği gibi (bknz. Video#1) Bloom’un anlattığı ve PNAS dergisinde yayınlanan deneyde 6 aylık bebeklere laboratuvar ortamında üç kukla izletiyor, ortadaki kukla elindeki topu sağdaki kuklaya atınca bu kukla topu ortadaki kuklaya geri verirken soldaki kukla aynı şekilde kendisine verilen topu alıp kaçıyordu. Daha sonra bebeklere soldaki veya sağdaki kuklanın elindeki şekerlerden birini alma fırsatı veriliyordu (deneyin video linkindeki versiyonunda bebeklerden iki kukladan birini seçmesi isteniyor). Deneyin sonucuna göre bebekler istatiksel olarak anlamlı şekilde daha önceki oyun sırasında yaramazlık yapan ve topu alıp kaçan soldaki kuklanın elindeki şekeri almayı tercih ediyorlar, bu ceza yetmezmiş gibi bir kaçı da bu kuklaya bir tokat atmayı ihmal etmiyordu. Benzer bir deneyde Bloom ve arkadaşları bebeklere iki olay izletti. İlk olayda bir kukla bir tepeye çıkmaya çalışıyor fakat başaramıyor ikinci bir kukla (yardımcı) bu kuklayı iterek yardım ediyor tepeyi çıkmayı başaran kukla ise tepede sevinerek zıplıyordu. İkinci olayda ise üçüncü bir kukla (engelleyici) tepeye çıkmaya çalışan kuklayı geri iterek çıkmasını engelliyordu. Bir kez daha bebeklerden yardımcı ve engelleyici kukla arasında secim yapmaları istendiğinde bebekler %80 oranında yardımcı kuklayı seçiyorlardı. Bir başka deneyde ise bebekler bir kez daha bir oyuncak kutusunu açmaya çalışan kuklayı engelleyeni değil açmasına yardımcı olan kuklayı tercih ediyorlardı.

Video #1

 Peki bu deneylerin sonucu bize ne gösteriyor? Aslında bu sorunun cevabi yukarıda bahsi gecen yazarlar için birbirinden farklı. Örneğin Bloom’a göre bu deney Freud’un ya da ünlü gelişim psikoloğu Jean Piaget’nin öne sürdüğü bebeklerin dünyaya ahlak bilincinden yoksun geldikleri inancın aksine doğduklarında zaten ilkel bir düzeyde de olsa bir ahlak içgüdüsüne sahip olduklarını göstermekte. Deney tabii ki eleştirilmemiş de değil. Örneğin, Scarf ve arkadaşları (2012) tepeye çıkan kuklanın sevinerek zıplamasını pozitif algılayan bebeklerin bu olayla ilişkilendirdikleri yardımcı kuklayı seçtiğini bir deneyle göstermiş durumdalar. Bu sonuca göre bebekler ahlaki bir karar vermiyor sadece daha çok ilgilerini çeken olayla ilişkili nesneleri beğeniyorlar. Bunun dışında 6 aylık bir bebeğin dünyada o ana kadar geçirdiği zamanda hiçbir şey öğrenmediğini ve deneyin sonucunda ortaya çıkan basit ahlak yapısının sadece doğuştan geldiğini de iddia etmek biraz güç. Yine de deneyin sonucunun doğru olduğunu kabul edersek dünyaya geldikten çok kısa bir sure sonra haklıyı haksızdan ayırma yetisine sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.





Mustafa Akyol’un deneylerle ilgili yorumu ise Darwin’le birlikte evrim teorisinin yaratıcılarından Alfred Russel Wallace’inkine daha yakın. Wallace insanların “yüksek ahlak anlayışının” biyolojik bir surecin sonucu ortaya çıkamayacak kadar zengin olduğunu yazmış böylece ahlakin insanlara ancak tanrı tarafından verilmiş olabileceği sonucuna varmıştır.  Bloom’un New York Times makalesinde de Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabında (s. 203-204) da belirttiği gibi “fedakar (altruistic)” davranışlar Darwin’in “doğal seçilim” ve Dawkins’in “bencil gen” fikirlerine ters düşüyor çünkü bu birbirine sıkı sıkıya bağlı iki fikir de insanın önce kendi hayatta kalış ve üreme sansını arttırması için fedakar davranıştan uzak durması gerektiğini öngörmekteler. Dolayısıyla bu tur davranışlar biyolojik değil ancak kültürel evrimin bir parçası olabilir yani öğrenilmiş olmak zorundadırlar. İlk bakışta Bloom ve arkadaşlarının bebeklerde ahlakın basit formunu bulması bu son opsiyonu da ortadan kaldırmış görünüyor. Mustafa Akyol da makalesinde Bloom’un sadece bir sonraki paragrafta tam tersini göstermek için bahsettiği ve Wallace ve diğer yazar/düşünürlerin yorumlarının ciddiye alınması yönünde söylediği cümleyi alıntılıyor, Bloom’un kendi bulgusunun nasıl evrim teorisiyle ters düşmediğiyle ilgili sonraki 4 paragrafı “… zorlayıcı bir bulgu karşısında bir açıklama bulma çabası” olarak geçiştiriyor.

Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Bloom sonraki paragraflarda kendi bulgusunun olduğundan daha büyük bir anlama çekilmemesi için gerekli çabayı gösteriyor. Bloom’un da belirttiği gibi bahsi geçen deneylerde bebeklerin ortaya koyduğu ilkel ahlak bilincinin Wallace’ın bahsettiği fedakârlık gibi yüksek ahlaki değerler olmadığını görmek çok da zor değil. Muhtemelen, aklı başında hiç kimse bebeklerin tam bir ahlaki anlayışla doğduğunu ve zaman içinde bu bilincin hiç gelişmediğini iddia etmeyecektir. Buna karşılık 17. yüzyılda yasamış İngiliz felsefeci John Locke’un ortaya attığı ve insan zihninin daha sonraki tecrübeleriyle doldurulacak boş bir levha olarak dünyaya geldiğini iddia ettiği “tabula rasa” fikri de özellikle son yüzyıldaki biyoloji ve genetik çalışmalarla artık kabul edilen bir görüş olmaktan çıkmıştır. Bloom da yazısında kendi bulgularının sadece bir yatkınlığa işaret ettiğini ve bebeklerde yüksek ahlaki değerleri bulmaya çalışan birçok deneyin başarısız olduğunu ortaya koymuştur. Bu anlamda Bloom ve ekibinin deney sonuçları sadece belli bir düzeyde yatkınlığı gösterdiği için tam da doğaya karşı yetiştirme (nature versus nurture) tartışmasında birçok bilim adamının benimsediği “hem doğa hem yetiştirme” pozisyonuna yakın bir konum almaktadır.

Bloom’un da makalesinde belirttiği gibi fedakârlık gibi ahlaki davranışlar ilk bakışta doğal seçilim ve bencil gen fikirlerine ters düşse dahi yaradılışçıların öne sürdüğünün aksine evrim teorisi bu tur davranışların neden ortaya çıktığını açıklamakta zorlanmaz. Buna göre evrim sureci içerisinde insan ve diğer sosyal hayvanlar sadece bireyler olarak ortaya çıkmazlar sosyal davranış karakteristiklerine göre de seçilirler. Kendi grubu için fedakârlık göstermeyen, yardım etmeyi öğrenemeyen, grubun diğer bireylerine empati ve merhamet duyamayan bireyler aynı türden davranışları grubun diğer üyelerinden bekleyemezler. Bu nedenle hem insanlarda hem de grup halinde yasayan her canlı türünde görünüşte kendi zararına da olsa sonuç itibariyle grubun ve ileriki bir zamanda kendi yararına uygun davranışlar görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin, bugün grubun bir üyesine yardım etmeyen bir kişi ileri de kendi zor duruma düştüğünde kendisine yardım edilmeyi bekleyemez ve hayatta kalma ve üreme şansını düşürür. Bu yüzden adalet, cezalandırma, karşılıklı yardım ve empati gibi mekanizmalar bizim anladığımızdan çok daha ilkel düzeyde çalışsa bile toplumu bir arada tutucu bir özelliğe sahiptir.

Hayvanlarda Ahlak

Ahlakın temellerinin bilimsel olarak anlaşılması Bloom’un New York Times makalesiyle sınırlı değildir. Hâlihazırda geniş bir literatüre sahip olan ahlakın evrimi konusunda sadece bebeklerin değil maymunların ve hatta basit memelilerin de en az Bloom’un bebeklerde gösterdiği komplekslikte ahlaki davranışlara sahip olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Her biri kendi başına uzun yazılar olabilecek bu alt konu başlıklarından bazılarını örnek olarak görelim.

Hollandalı primatolog ve etolog Frans de Waal’e göre sahip olduğumuz ahlak iki ana sütun üzerine inşa edilmiştir, karşılıklı ilişki (reciprocity, adalet duygusu) ve empati (merhamet). Konuyla ilgili de Waal’in 2012 yılında gerçekleştiği TedTalkta da (bknz. Video#2) belirttiği gibi insanların yüksek ahlaki yapısı bu iki ana baslıkla sınırlanamayacak kadar geniş olsa dahi karşılıklı ilişki ve empati ortadan kalktığında insansı bir ahlak yapısından bahsetmek mümkün olmayacaktır. De Waal ve daha birçok araştırmacıya göre sosyal gruplar halinde yasayan hayvanlar için işbirliği, adalet duygusu, cezalandırma, empati ve merhamet gibi davranışlar olmadan doğada sağ kalmak mümkün olamaz. De Waal ve arkadaşları bir çok deneyle bu türden ahlaki/sosyal adalet davranışlarını maymunlarda incelemektedir. Örneğin, bu çalışmalardan birine göre (bnkz. Video#2) yanyana iki kafeste tutulan şempanzelerden birinde iki turlu marka bulunmaktadır. Karar verici şempanze kırmızı marka ile deneycinin sadece kendisine yemek vermesini sağlarken yeşil marka ile deneycinin hem kendisine hem de yan kafesteki şempanzeye yemek vermesini sağlayabilmektedir. Sonuçlara göre karar veren şempanze her şekilde ödül alabildiği halde daha sosyal ve adil bir davranış olarak yeşil markayı bencil kırmızı markaya göre anlamlı şekilde daha çok seçmiştir. İlginç olan bu secim yan kafeste başka bir şempanze yokken neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.  Bu deney açık bir şekilde gösteriyor ki şempanzelerde basit anlamda da olsa empati kurma, karşılıklı ilişki, ve adalet duygusu şekillenmiştir. De Waal bir başka deneyinde Capuchin maymunlarının daha az tercih edilen salatalığı sadece her iki taraf da salatalık aldığında kabul ettiklerini diğer tarafa daha çok tercih edilen uzum verildiği zaman salatalığı yemeyi ret ettiklerini göstermiştir (bu deneyin çarpıcı videosu için bknz. Video#2 12:48). Bu ve daha birçok deney sosyal şekilde yasayan hayvanların özellikle adalet, cezalandırma, karşılıklı yardım, hatta özgecilik yetilerine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu türden yetilere bir örnek de bloğumuzun Basit Memelilerde Empati Mümkün Mü? yazısında konusu geçen Bartal ve arkadaşlarının sıçanlarda empatinin varlığını gösterdikleri deneyidir. Bu geniş literatürü daha uzun bir yazı yazmak üzere şimdilik bu örneklerle kapatıyoruz.


Video #2

Sonuç: Evrim Ahlakin Varlığını Açıklamakta Zorlanmaz

Bilim dünyasının genel kanısı sadece insanda değil hayvanlarda da ahlakın daha basit formlarda da olsa var olduğu yönündedir. Ahlakın gelişmesinin büyük bir kısmı insanların ve hayvanların grup içindeki tecrübelerine dayanarak nesilden nesile geçmiş sosyal normlara ayak uydurmasıdır. Ama Bloom ve arkadaşları gibi araştırmacıların deneyleri bize sahip olduğumuz türden yüksek bir ahlak anlayışı geliştirebilmemiz için gerekli bilişsel yeteneklerin doğuştan var olduklarını işaret ediyor. Bu temel mekanizmaların nasıl işleyeceği ve nasıl sonuçlar çıkaracağını ise tamamen yaşadığımız kültürel grubun yazılı veya yazısız kuralları belirliyor. Örneğin, aynı doğuştan gelen mekanizmalarla bir insan batı/Hristiyan ahlaki, orta doğu/Müslüman ahlaki, veya Afrika yerlilerinin ahlak kuralları gibi birbirlerinden çok farklı hatta çoğu zaman birbirine zıt ahlak sistemlerini kazanabiliyor. De Waal ve arkadaşlarının gösterdiği gibi bu tür birbirinden çok farklı ahlak anlayışlarının grup için fedakârlık, ya da hırsızlığın kötü olması ve cezalandırılması gerektiği gibi ortak olan ilkel temelleri de hayvanlarda bile gözlemlenebiliyor. Bu da bize evrimin genel isleyişi açısından var olan bulguların bir problem teşkil etmediğini bir kez daha göstermekte.

 Son olarak evrimci-yaradılışçı tartışması ile ilgili genel bir yorum… Çoğu zaman bilim dışından kimselerin bilimsel verileri kullanarak yaradılışçı pozisyonu güçlendirmeye çalıştıklarını görürüz. Bu tartışmanın sağlığı için hem iyi hem kötüdür. İyidir çünkü tartışma genel hatlarıyla bilimsel metot üzerinden devam etmektedir. Kötü olan kısmıysa çoğu zaman bilimsel gelenekle ilgili sınırlı bilgiye sahip kişiler tarafından bilim adamlarının üslupları yanlış anlaşılır. Bunun çok iyi bir örneği Akyol’un Star gazetesi için yazdığı yazıda da görebiliriz. Akyol Bloom’un tartışmanın yaradılışçı kısmı için Wallace ve D’Souza gibi isimlerin konuyla ilgili görüşlerinin ciddiye alınmasını söylediği kısmını yazısında bir evrimcinin kabullenişi olarak algılamayı seçiyor. Oysa bu türden bir anlatım stili iki görüşü karşılaştıran ve test eden bütün bilimsel makalelerde görülmektedir. Bu hiçbir yazarın kendi hipotezi karşısına ciddi olmayan veya kolay yıkılacak bir hipotez anlamına gelen “strawman hypothesis” koymak istememesinin bir sonucudur. Bu yüzden her bilim adamı makalesinde önce karşı tarafı mümkün olan en güçlü şekilde tarif eder ve sonradan da kendi hipotezini destekleyen bulgularla çürütür. Tekrar etmek gerekirse bu tür bir yazı stili hiçbir zaman yanlış bir hipotezi destekleyen yazarın kabullenişi değil kendi hipotezini yüceltme biçimidir.



Basit Memelilerde empati mümkün mu?
http://insandogasi.blogspot.com/2011/12/basit-memelilerin-empati-kurmas-mumkun.html


  
Bartal, I. B.-A., Decety, J., & Mason, P. (2011). Empathy and pro-social behavior in rats. Science, 334, 1427-1430.
Bloom, P. (2010). The moral life of babies. New York Times Magazine, 3.
Hamlin, J. K., Wynn, K., Bloom, P., & Mahajan, N. (2011). How infants and toddlers react to antisocial others. Proceedings of the national academy of sciences, 108(50), 19931-19936.
Scarf, D., Imuta, K., Colombo, M., & Hayne, H. (2012). Social Evaluation or Simple Association? Simple Associations May Explain Moral Reasoning in Infants. PloS one, 7(8), e42698.

15.02.2013

Mantıklı Sıçanlar Pavlov’un Sıçanlarına Karşı


Mantıklı Sıçanlar Pavlov’un Sıçanlarına Karşı

Science dergisinin Şubat 2006 sayısında Blaisdell, Sawa, Leising ve Waldmann imzasıyla çıkan makale karsılaştırmalı psikoloji alanında halen süren bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Blaisdell ve arkadaşları deneylerinden hareketle sıçanların kendi eylemlerinin sonucundaki olayları sadece gözlemledikleri olaylardan ayırt etme ve böylelikle nedensel mantık yürütme yetisine sahip olduğunu iddia ediyorlardı.  Bu büyüklükte bir iddiaya karşı argüman olarak birçok bilim adamı bahsi geçen deney sonuçlarının sıçanların mantık sahibi hayvanlar olduğunu zorunlu olarak göstermediğini ileri sürdü. Bu tartışmanın saflarını ve argümanlarını daha ayrıntılı anlatmadan önce deneyin kendisine bir göz atalım.

Blaisdell ve ark. deneylerinin ilkinde sıçanlara ışık (I) ve zil sesi (Z) uyaranlarını ve ışık –yemek (Y) ikilisini her iki durumda da ışık önce gelecek şekilde verdiler (I-->Z, I-->Y, bkz. Figür 1). Yazarların burada bekledikleri, sıçanların ışığı hem zilin hem de yemeğin öncülü ya da nedeni olarak algılamalarını sağlamaktı. Bu eğitim dizaynına “Ortak Neden” dizaynı denmektedir. Bu sürecin sonunda sıçanlar zil sesini duyduklarında ortak neden olan ışıktan dolayı beslenme kabında yemek bekleyeceklerdir. Buna karşılık aynı sıçanlar beyaz gürültü uyaranının (B) doğrudan yemekle eşlendirildiğini öğrendiler (B-->Y, Figür 1). Bu eğitime de “Doğrudan Neden” ismi verilmektedir. Test fazında deneklerin 4 koşulda yemek beklentileri (beslenme kabına giriş sayısı) test edildi. İlk koşulda sıçanlar zil sesini gözlemlediler (Ortak Neden-Gözlem, ON-G); ikinci koşulda sıçanlara beyaz gürültü verildi (Doğrudan Neden Gözlem, DN-G). Diğer iki koşul için test kafeslerine sıçanların ön ayaklarıyla basabilecekleri levyeler ilave edildi. Bu iki koşulun ilkinde sıçanlar levyeye bastıklarında zil sesini harekete geçirebildiler (Ortak Neden-Müdahale, ON-M), ve diğerinde levyeye basarak beyaz gürültüyü harekete geçirebildiler (Doğrudan Neden-Müdahale, DN-M). Özet olarak sıçanlar ON-G ve DN-G koşullarında uyaranları pasif olarak gözlerken ON-M ve DN-M koşullarında yemek anlamına geldiğini öğrendikleri uyaranlara kendileri müdahale edebilme şansına sahiptiler. Test koşullarında beslenme kabı koşullu tepkiyi ölçmek için boş bırakıldı.




Figür 1 – Blaisdell ve ark. (2006) deney sonuçları yorumu.


Bahsi geçen düşünce sürecini gerçek hayattan bir örnekle netleştirmeye çalışalım. Havanın bulutlu olması (Ortak Neden) en azından iki sonucu beraberinde getirir: yağmur yağışı ve hava basıncını gösteren barometrede artış. Barometrede artışı gördüğümüz zaman havanın da bulutlu olduğunu varsayar ve yağmur bekleriz. Ama barometreye müdahale edip göstergeyi suni olarak arttırdığımızda yağmur beklentisi içine girmeyiz. Buna karşılık elektrik anahtarı açık konumdayken ışığın yanmasını gözlediğimiz durumda (Doğrudan Neden) elektrik anahtarına müdahale etmenin yine aynı sonucu doğuracağını bekleriz. Bu iki koşulda müdahalemizin farklı sonuçlar doğuracağını beklememiz nedensel mantık süreci sonucunda otomatikleştirdiğimiz bir şekil almıştır ve çoğumuz günlük hayatımızda bu tür durumlara ayrıntılarını düşünmeden doğru tepkiler verebiliriz.

Deneye geri dönecek olursak, eğitimleri gereği sıçanların zil sesi veya beyaz gürültüyü gözlemledikleri koşullarda yemeğin beslenme kabında belirmesini beklemeleri gerekir. Zil sesi duyduklarında ışığı görmeseler dahi zil sesini ışığın bir sonucu olarak öğrendikleri için ışığın başka bir ortamda yandığını ve dolayısıyla yemeğin de ışığın sonucunda geldiğini düşünürler (Aslında yazarların bu “düşünce süreci” yorumu tartışmaya açıktır. Böyle bir nedensel ilişki “duyusal ön şartlandırma” gibi tamamen Pavlovcu bir mekanizmanın sonucu olarak da ortaya çıkabilir.) Bunun yanında nedensel mantığa göre beyaz gürültüye müdahale ettiklerinde (elektrik anahtarını çevirmeye benzer olarak) sıçanların bu uyaranı yemeğin doğrudan nedeni olarak öğrendikleri için yine yemek beklemeleri gerekmektedir. Ve asıl önemlisi, eğer sıçanlar nedensel mantık yetisine sahiplerse zil sesine müdahale ettiklerinde (barometreye müdahale etmeye benzer olarak) aynı beklenti içinde olmamaları gerekir. Bunun nedeni şudur: Sıçanlar zil sesini müdahaleleri sonucu ortaya çıkarabildikleri zaman yemeğin gerçek nedeni olan ışığın yanma zorunluluğu (ve dolayısıyla yemeğin ortaya çıkma zorunluluğu) ortadan kalkar. Deneyin sonucu sıçanların gerçekten de nedensel mantığa uygun davrandığını göstermiştir: Sıçanlar zil sesini gözlemledikleri ve beyaz gürültüyü hem gözlemledikleri hem de müdahale ettikleri durumlarda beslenme kabında yemek beklerken, zil sesine müdahale ettikleri durumda diğer üç duruma göre daha az yemek beklemişlerdir.

Deneyin 2006 yılında yayınlanışından sonra sıçanların bu davranışının gerçekten bir nedensel mantık yürütme sürecinin sonunda mı yoksa daha basit Pavlovcu şartlandırma mekanizmalarının sayesinde mi olduğu tartışma konusu olmuştur. Sıçanların nedensel mantık sahibi oldugunu söylememiz için Blaisdell ve arkadaşlarının sonuçlarının nedensel mantık kurallarının uygulamada olmadığı ve sadece Pavlovcu şartlandırma kurallarıyla çalışan bir mekanizma tarafından tekrarlanamaz olmasını bekleriz. Bu tartışmanın Pavlovcu kampından cevap Journal of Experimental Psychology: Animal Behavior Processes’in bu ayki (Ocak 2012) sayısında çıkan bir makale ile geldi. Kutlu ve Schmajuk (2012) tamamen Pavlovcu mekanizmalara göre çalışan bir yapay sinir ağına Blaisdell ve arkadaşlarının (2006) sıçanlara öğrettikleri Ortak Neden ve Doğrudan Neden dizaynlarını öğretmişler ve test aşamasının müdahale durumlarında levyeyi bir başka uyaran olarak varsaymışlardır. Kutlu ve Schmajuk’un simülasyonları yapay sinir ağının, nedensel mantık süreçlerine sahip olmadığı halde, tamamen Blaisdell ve arkadaşlarının sıçanları gibi davrandığını göstermiştir. Simülasyonun sonucuna göre eğitim fazında sıçanlar direkt olarak yemeği öngören beyaz gürültüye, dolaylı olarak yemeği öngören zil sesine göre daha çok dikkat göstermektedir. Test fazında ise sıçanlar müdahale durumlarında levyeye basmanın zil sesi ve beyaz gürültünün öngördüğü yemeği engellediğini çabucak öğrenmiş ve levyeye bastıkları durumlarda uyaranlara, gözledikleri durumlara göre, daha az koşullu tepki göstermişlerdir. Bu durum Ortak Neden gözlem ve müdahale durumlarındaki sonucu açıklamaktadır. Doğrudan Neden durumunda ise sıçanlar çok dikkat ettikleri beyaz gürültünün test durumunda yemek öngörmediğini (sönme), daha az dikkat ettikleri zil sesine göre çok daha hızlı öğrenmişlerdir. Bu durumda Doğrudan Neden koşulunda gözlem ve müdahale koşulları arasındaki fark hızla kapanmaktadır (bkz. Figür 2). 




Figür 2 – Kutlu ve Schmajuk’un Blaisdell ve ark. (2006) sonuçlarıyla ilgili yorumu.

Özet olarak Kutlu ve Schmajuk’un bu çalışmasına göre sıçanlar bir mantık yürütme sürecine bağlı olarak değil, müdahalelerinin uyaranların öngördükleri sonucu engellediğini öğrendikleri ve daha çok dikkat gösterdikleri beyaz gürültünün sönmesini daha az dikkat gösterdikleri zil sesine göre daha hızlı öğrendikleri için bu tür bir davranışta bulunmuştur. Bu açıdan çalışmanın sonuçları Blaisdell ve arkadaşlarının “mantıklı sıçanlar” yorumunun kaçınılmaz olarak doğru olmadığını göstermiştir. Yine de Kutlu ve Schmajuk’un yorumunun da kaçınılmaz olarak doğru olmadığını da aklımızda bulundurmamız gerekmektedir. Bu sebeple, şimdilik Blaisdell’ın sıçanlarının gerçekten mantıklı davranmayı bildiği için mi, yoksa tamamen basit şartlanma ilkelerine göre mi bu tür bir davranış içine girdikleri bir muamma. Kutlu ve Schmajuk’un makalesi ve İngiltere’den Dwyer ve arkadaşlarının (2009) Blaisdell’in deney sonuçlarını tekrarlayamaması üzerine şimdilik gözler Blaisdell ve grubunun sıçanlarda nedensel mantık için göstereceği yeni kanıtlara çevrildi. Diğer iki alternatif açıklama ise mantık ve Pavlovcu mekanizmaların birlikte çalışma halinde olabilecekleri ya da Pavlovcu mekanizmaların mantıksal becerilere temel teşkil edebilecekleri yönünde. Fakat bu açıklamalardan birini diğerlerine göre öne çıkaracak, sıçanların “mantıklı sıçanlar” mi  “Pavlov’un sıçanlar” mı olduğunu gösterecek deneysel sonuçları beklemek durumundayız. 

Kaynaklar

Blaisdell, A. P., Sawa, K., Leising, K. J., & Waldmann, M. S. (2006). Causal reasoning in rats. Science, 311, 1020-1022.

Dwyer D. M., Honey, R. C., & Starns, J. (2009) "Causal reasoning" in rats: A re-appraisal. Journal of Experimental Psychology: Animal Behavior Processes, 35, 578-586.

Kutlu, M. G., & Schmajuk, N. A. (2012). Classical conditioning mechanisms can differentiate between seeing and doing in rats. Journal of Experimental Psychology: Animal Behavior Processes, 38, 84-101.









20.12.2011

Basit Memelilerin Empati Kurması Mümkün mü?

  
Birçok primat türünün aksine fareler ve sıçanlar gibi kemirgen memelilerde empati gibi sosyal-duygusal diye nitelendirebileceğimiz davranışların çok gelişmediği inanışı yaygındır. Bu yıl Chicago Üniversitesi’nden Bartal, Decety ve Mason’ın Science dergisinde yayınladığı çalışmaları bu inanışın yersiz olabileceğine dair bir kanıt niteliğinde. Bartal ve arkadaşlarının deneyleri sıçanların diğer grup bireylerinin sıkıntı gibi duygularını anlayabildiğini ve ortada hiçbir ödül yokken sıkıntıda olan diğer grup üyelerini bu durumlarından kurtarmayı öğrenebildiklerini gösteriyor.
  
Bu deneyde iki sıçan öncelikle 2 hafta süresince aynı kafeste tutuluyorlar. Test sırasında bu sıçanlardan biri serbest olarak boş bir arenaya bırakılıyor. Bu arenanın ortasına ise diğer sıçan hareket edemeyeceği kadar küçük ve kapısı başka bir sıçan tarafından açılabilecek şekilde dizayn edilmiş saydam bir kafesin içine konulmuş halde bırakılıyor.

 
Deney grubunun yanında 3 tane de kontrol grubu kullanılmış. Bunların ilkinde kafes boş olarak arenaya konuluyor, diğerinde kafesin içine oyuncak bir sıçan konuluyor ve bir diğer kontrol grubunda kafes boş bırakılıyor ve arenaya ikinci bir sıçan koyuluyor.
 
Deneyin bulgularına göre deney grubundaki serbest sıçanlar ortalama 7 günde kafesin kapağını açıp içerideki sıçanı kurtarmayı öğrenirken, kontrol gruplarındaki sıçanlar kapıyı açmaya çalışmıyorlar. Buna ek olarak deney grubundaki sıçanlar kafesin etrafında kontrol gruplarına göre daha fazla vakit geçiriyor. Bu sonuç sıçanların davranışlarının sonucunda hiçbir ödül elde etmemeleri ve öncesinde hiçbir eğitim gerektirmemesi nedeniyle hayli ilginç.  Bu sonuca bakarak sıçanlar için zor durumda olan bir türdeşlerini kurtarmanın sosyal bir ödül anlamına geldiği öne sürülebilir. Bu hipotezi test etmek için aynı çalışmanın bir başka deneyinde serbest sıçanlara iki kafesten birini seçme şansı verilmiş. Bu kafeslerin bir tanesine yine zor durumda olan bir başka sıçan, diğerine ise ödül olarak bir çikolata parçası konulmuş. Kontrol grubunda çikolata bulunan kafesin yanında sıçan bulunan kafes yerine boş bir kafes verilmiş. Bu deneyin sonuçları gösteriyor ki kontrol grubundaki sıçanlar ödüllü kafesin kapısını açmak için boş kafese göre daha az süre beklerken, deney grubundaki sıçanlar içinde başka bir sıçanın bulunduğu kafesin kapısını açmak için ödül kafesinin kapısını bekledikleri kadar bekliyorlar. Bu deney sıçanların kendi grup üyelerini kurtarmayı yiyecek ödülü kadar tercih ettiğini gösteriyor. Son olarak yine aynı çalışmada erkek ve dişi sıçanlar arasında empati davranışının farklılığı incelenmiş. Bu deneyin sonucuna göre dişi sıçanlar kafeste kısılı kalmış dişi sıçanların yardımına erkeklerin diğer erkek sıçanların yardımına koştuğundan daha hızlı koşuyor. Daha ilginci, bütün dişi sıçanlar kapıyı açıp “arkadaşlarını” kurtarmayı öğrenirken bazı erkek sıçanlar 12 günlük test süresince bu davranışı hiç öğrenemiyor.
 
Bartal ve arkadaşlarının bu çalışması sıçanlarda empati davranışını ilk kez göstermesi nedeniyle ilgiye değer. Görünüşe göre sıçanlar kafeste sıkışmış bir başka sıçanı kurtarmak için yüksek bir motivasyonla hareket ediyorlar ve bu motivasyon bir ödülü elde etme motivasyonu kadar güçlü. Tabii alternatif açıklamalar da mümkün. Örneğin, bir sıçanın varlığı her zaman diğer sıçanlar için ilginç ve incelenmesi gereken bir olaydır. Genellikle sıçanlar bu ilgilerini diğer sıçana yaklaşarak ve koklayarak gösterirler. Bu yaklaşma davranışı tesadüfi kapı açmalara yol açabilir. Ama yine de zamanla bu davranışın sürekli hale gelmesi için sıçanın bu davranışı öğrenme ve tekrar etme yönünde bir motivasyona sahip olması gerekir. Bu motivasyonun nasıl ortaya çıktığına dair bir yazı da yine aynı dergide Jaak Panksepp imzasıyla çıktı. Panksepp’e göre sıçanların empati davranışının nedeni ayna nöronlarının işleyişinde gizli. Ayna nöronları hem karşı tarafın hareketini gözlerken, hem de gözlenen hareketi tekrarlarken harekete gecen nöronlardır. Bu açıdan ayna nöronları karşı tarafın davranış ve hareketlerini kopyalama yetisine sahip olmamıza izin vermektedir. Buna ek olarak ayna nöronları insanların (ve yukarıda bahsi geçen deneyin sonuçlarına göre belki de sıçanların) karşı tarafın mutluluk, üzüntü veya sıkıntı gibi duygularını kendisininmiş gibi algılamalarına neden oluyor. Panksepp’e göre deney sırasında serbest sıçanlar ayna nöronları sayesinde kafese kapatılmış sıçanın sıkıntısını kendisininmiş gibi algılıyor ve cezaya ortak oluyor. Kapıyı açmayı öğrenerek hem kafesteki sıçanın hem de kendisinin sıkıntısını ve cezayı ortadan kaldırmayı öğreniyor. İşte tam da bu yüzden bu sosyal etkileşim serbest sıçanın kapıyı açmayı öğrenmesi için bir ödül görevi görüyor.
 
Bu sonuçlar 2006 yılında Jeffrey Mogil’in acı çeken sıçanları izleyen diğer sıçanların acıya daha duyarlı hale geldiğini gösteren sonuçlarıyla da uyumlu. Fakat Daniel Povinelli’ye göre Mogil’in ve Bartal ve arkadaşlarının sonuçlarında ortaya çıkan ve “bulaşıcı duygu” olarak tanımladığı sıçanların bu özelliği bireyin kendisini duygusal olarak bir başka bireyin yerine koyması olarak tanımlanan empatiden farklı. Yine Povinelli’ye göre, Bartal ve arkadaşlarının sonuçları sıçanların sıkıntı verici bir durumu hafifletmek için davranışlarını senkronize etmelerinden ibaret. Yine de Povinelli’nin bulaşıcı duygu tanımlamasının bizim bildiğimiz anlamda empatinin daha otomatik ve basit bir versiyonu olduğunu düşünmek mümkün. Povinelli asıl sorulması gerekenin bu davranışı neyin motive ettiği sorusu olduğunu savunuyor. Makalenin yazarları tarafından da dile getirilen ve Povinelli’nin de alternatif olarak ortaya attığı başka bir açıklama ise serbest sıçanı asıl motive eden şeyin kafeste sıkışmış sıçanın rahatsız edici yardım çığlıklarını durdurmak olduğu. Fakat makalenin yazarları bu açıklamayı yardım çığlıklarının genelde çok sık atılmadığı gerekçesiyle geçerli bulmuyorlar.
 
Özet olarak Bartal ve arkadaşlarının bu çalışması sıçanların ve primatlara göre daha basit memelilerin düşündüğümüzden daha karmaşık sosyal ve bilişsel yeteneklerine ışık tutması açısından hayli ilgi çekici. Science makalesinin yazarlarından Peggy Mason’a göre insanlarda empati kurmak kültürel olarak gelişen bir şey değil. Aksine grubun yararı için evrimleşmiş sabit bir özelliğimiz. Bartal ve arkadaşlarının çalışmasının sonuçları da kültüre sahip olmadigi varsayilan canlılarda empatinin varlığını göstererek bu sosyal davranışın biyolojik temelli bir özellik olduğunu savunan fikre destek veriyor. [Ayrıca bak.: "Yardımsever Şempanzeler"]

                                                      Video 1
                                                                  
                                                     Video 2


Kaynak:

10.11.2011

Alışmadan Kültüre Öğrenmenin Evrimi

  
Bu yazı M. Güneş Kutlu imzasıyla Bilim ve Ütopya'nın Kasım 2011 sayısında yayınlandı.


Doğada bulunun canlıların hayatta kalabilmesi ve üreme yoluyla sonraki nesillere genlerini ulaştırabilmesi için gerek duyduğu davranışlar iki farklı kaynaktan beslenmektedir. Bunların ilki refleksler gibi evrimsel yolla gelişmiş ve nesiller arası sabit davranışlardır.  Diğeri ise klasik koşullanma, gözlemsel ve nedensel öğrenme gibi tecrübe ve çevre ile etkileşim yoluyla kazanılmış “esnek” davranışlardır. Genel anlamda öğrenme sabit evrimsel işleyişin kırılmadan esnemesini sağlayan ve yine evrimin ortaya çıkardığı bir bilişsel mekanizmadır. Bu iki tip davranış da canlıların sahip olduğu tek bir problemi çözmek için kullanılır: hayatta kalma. Bu problem canlıların yaşamak için gerekli besin kaynaklarını bulabilmesi, besin zincirinde kendinden üstte olan canlı türlerinden korunabilmesi ve üreme ile kendi türünü devam ettirmesini kapsar. Buna göre ilk kaynaktan gelen sabit davranışlar canlının çevresine uygun olmaktan çıktığı takdirde canlının bu davranışı değiştirme şansı kendi nesli içinde bulunmaz. Bu davranışa sahip canlıların soyu tükenir; uyumsuz davranışa sahip olmayan türler ise genlerini bir sonraki nesile aktarma şansı bulurlar. Bunun aksine, öğrenme yoluyla edinilmiş davranışlar çevreye uygunluklarını kaybettikleri takdirde nesil içinde yeni bir davranış kalıbı edinilmesi yoluyla değiştirilebilir. Bu açıdan öğrenme “fenotipik esneklik” olarak adlandırılabilir (Dukas, 2004). Bu iki tür davranış aynı problemi değişik seviyelerde çözmeye yönelik olarak gelişmiş olsalar dahi modern insanın ve dolayısıyla uygarlığın ve kültürün ortaya çıkışıyla birbirlerine zıt sonuçlar doğurmaya başlamışlardır.

Öğrenme ve Kültür Bağlantısı

 Modern insan atalarından miras kalmış evrimsel mekanizmalarla atalarınınkinden çok farklı bir çevrede sağ kalabiliyorsa bunun nedeni kültürün öğrenme yoluyla insanı her nesilde tekrardan şekillendirmesidir. Bu süreç kültür ve uygarlığın evrime paralel şekilde gelişimine ve insan davranışı üzerinde bu iki etkinin çekişmesine dönüşmüştür. Örneğin, atalarımızın yaşadığı çevrenin aksine modern ve uygar toplumlarda çok eşlilik ve şiddet gibi bireyin hayatta kalma ve genlerinin devam şansını arttıran davranışlar kabul görmemekte ve bu tür davranışlar cezalandırılmaktadır. Kısacası uygarlığın öğretisi çoğu zaman bize evrimin itici güçlerinin tam aksini öğütlemektedir. Bu durum birçok bilim adamı tarafından evrim tarafından programlanmış modern insanın isyanı olarak yorumlanır. Kültür öğrenilmiştir ve öğrenme olmadan kültürün ortaya çıkması düşünülemez. Bu açıdan evrimin şekillendirdiği öğrenme mekanizmasının nasıl kontrolden çıkıp insanda evrimsel anlamda irrasyonel davranışların doğuşuna neden olduğu sorusunun cevabı yine öğrenmenin evriminde saklıdır.

Birçok bilim adamı tarafından kültür son bir milyon yılda sadece insanların ortaya çıkardığı bir olgu olarak görülmek yerine daha basit formlarını da dahil edecek şekilde tanımlanmaktadır. Bu anlamda kültür, dil ve öğrenme/öğretme yoluyla nesiller arası devredilebilen topluma özel davranışlar, inanışlar ve yargılar anlamına gelmektedir (Shettleworth, 2010).  Kültürün tam olarak ne kadar geniş tanımlanması gerektiği hususunda tam bir fikir birliği olmasa da birçok bilim adamı hayvanlarda kültüre benzer sosyal mekanizmaların ipuçlarını göstermişlerdir.   Örneğin, birbirinden bağımsız bölgelerde yaşayan şempanze gruplarının bazılarının kullandığı termit avlama yöntemlerinin diğerlerinde olmamasını, gruplar arası genetik farklılık bulunmamasından dolayı, araştırmacılar farklı gruplarda ortaya çıkan icatların sosyal olarak iletilmesine bağlamışlardır (Whiten ve arkadaşları, 1999). Şempanzelerde görülen bu sosyal davranışlar insan kültürünün de öncülleri olarak görülürler. Bu örnekte de görülebileceği gibi kültürün en önemli göstergelerinden biri bireyler ve nesiller arası bilgi alışverişidir.  Bu açıdan kültürün ortaya çıkabilmesi için gerekli koşul sosyal öğrenmenin evrimleşmesidir. Sosyal öğrenme bir birey tarafından öğrenilen bilgi veya becerinin bir diğer bireye iletilmesi olarak tanımlanır. Bu açıdan dilin evrimi kritik bir önem taşır. Dilin evrimi sadece topluluk bireyleri arasındaki bilgi alışverişini daha etkin hale getirmekle kalmaz. Dil sayesinde bilişsel anlamda sembol kullanma ve soyut düşünme becerisine sahip daha verimli bir zihin ve arkasından önce sözlü sonra yazılı bir dış bellek aracı olarak kültür de ortaya çıkabilmiştir.

Alışmadan Dile Öğrenmenin Evrimi

Dilin ve kültürün ortaya çıkmasına kadar geçen sürede öğrenme de basit bir mekanizmadan daha karmaşık ve çok yönlü bir hale doğru evrilmiştir. Sosyal öğrenme ve dilin evriminin kabaca

Alışma à Pavlovcu ve Operant Koşullanma à Gözlemsel Koşullanma à Vokal Taklit à Dil

yolunu takip ettiğini söyleyebiliriz. Daha önce bahsi geçen sabit tepkilerin öğrenme yoluyla değişmesine en basit seviyede örnek alışmadır. Alışma, tekrarlı uyarılma sonucunda organizmanin sabit tepkisinin azalmasi olarak tanımlanır (Harris, 1948) ve bugüne kadar birçok çalışma ile basit yaşam formları dahil bütün hayvan türlerinde gösterilmiştir. Örneğin, göz kırpma refleksi yüksek sese karşı evrimleşmiş sabit bir tepkidir. Buna rağmen, aynı yüksek sesin hiçbir neticeye neden olmaksızın tekrarı göz kırpma refleksinin azalarak yok olmasına neden olacaktır. Yine alışmaya benzer olarak duyarlılaşma genellikle tiksindirici/itici bir uyarana karşı organizmanın tepkisini arttırmasıdır. Bu tür öğrenmeye örnek olarak acı verecek şiddetteki bir sesin ardından daha düşük bir sese karşı göz kırpma tepkisinin artması gösterilebilir. Herhangi bir uyaranın hiçbir sonuca yol açmaması karşısında o uyarana uygun gelişmiş refklekslerin alışma sonucunda azalması (ya da duyarlılaşma sonucu artması) ve organizmanın o uyaranı göz ardı etmesi yine aynı organizmanın hayatta kalması için öğrenilmesi gereken bir bilgidir.
  
Alışma ve duyarlılaşma esnasında herhangi iki uyaran arasında bir ilişki öğrenilmez. Peki ya uyaran güvenilir bir şekilde organizma için pozitif veya negatif bir sonucu haber veriyorsa? Alışmadan farklı olarak bu tür uyaran-ödül ya da uyaran-ceza ilişkilerinin öğrenilmesi ünlü Rus bilim adamı ve koşullanmanın kurucusu İvan Pavlov’un adıyla Pavlovcu koşullanma olarak adlandırılır. Pavlov klasik koşullanma deneyinde denek olarak kullandığı köpeklere yemek vermeden önce bir zili çalarak bu zili yemeğin bir öncülü olarak belirlemiştir. Tekrarlanan zil-yemek eşleşmesi sonucunda ortaya çıkan ve tek başına zile gösterilen tükürük salgılama tepkisi artık evrimle sabitleşmiş bir refleks değil, koşullu uyarana gösterilen koşullu bir tepki halini almıştır (Pavlov, 1924). Duyarlılaşma ve Pavlovcu koşullanma arasında tek bir ara mekanizmanın evrimleştiği düşünülebilir. Bu ara mekanizmanın uzun sureli duyarlılaşma veya kısa-süreli birleştirme mekanizmalarından biri olduğu düşünülmektedir (Moore, 2004).  Bu aşamada elimizde bulundurduğumuz Pavlovcu koşullanma yetisi canlılara ilk defa evrimin sabit yollarını gerçek anlamda esnetme olanağı sunmuştur. Tabii bu yetinin sınırlı olduğunu da görmemiz gerekir. Koşullanma sabit reflekslerimizi başka uyaranlara yönlendirse de varolan refleksler halen “hayatta kalma ve üreme”  amaçlarına hizmet etmektedir.  Örneğin, artık zile tükürük salgısı refleksi gösteren bir köpek bunu hala yemek beklentisi nedeniyle gerçekleştirmektedir.  Buna rağmen koşullanma yetisine sahip canlı türleri sadece alışma yetisine sahip daha basit canlı türlerinin aksine “yanlış davranma” sorunuyla da ilk kez karşı karşıyadırlar. Bu tür davranışlara koşullanmanın bir diğer türü olan “operant” koşullanmada sıkça rastlanılır. Operant koşullanmada denek yemeğe ulaşabilmek ya da şok benzeri bir cezadan kaçabilmek için bir levyeye basmak gibi bir davranışta bulunmayı öğrenir. İşte bu aşamada birçok canlı öğretilmeye çalışılan davranış yerine reflekslerine uygun davranışlara yatkınlık gösterir. Yemek için çelik bir levyeye basmayı öğrenen bir sıçanın bu süreç içinde yemekle bağdaştırdığı levyeyi ısırmaya çalışmasını bu yanlış davranışlara örnek gösterebiliriz. Bu tür yanlış davranışların kültürün bir parçası olan batıl inançların ortaya çıkmasında da etkili olduğu düşünülmektedir.

Sosyal Öğrenme: Gözlemsel Koşullanma ve Taklit

Öğrenmenin bu ilk adımları henüz gelişmiş bir kültürü ortaya çıkarabilecek karmaşıklıktan uzaktır. Bu anlamda en ileri öğrenme mekanizması koşullanma olan hiçbir canlı türünde bugün sahip olduğumuz türde bir kültürden söz etmek de mümkün olmayacaktır.  Şüphesiz bu yeti ileri derecede sosyal öğrenme gerektirmektedir. Sosyal öğrenmenin en basit formu olan taklit canlının bir davranışı gözlemlemesini, bir iç temsil oluşturmasını ve davranışı tekrarlamasını gerektirir. Taklidi mümkün kılan yetilerden biri de yine bir koşullanma çeşidi olan gözlemsel koşullanmadır. Kedi yavrularının ancak annelerinin bir saldırgana karşı korku tepkisi gösterdiğini gözlemledikten sonra aynı saldırgana karşı korku geliştirmeleri bu tip koşullanmaya bir örnektir.  Sıçanlarda ise bir sıçanın önünde bulunan iki yemek kabı seçeneğinden birini seçip bunun sonucunda ölmesini gözlemleyen bir başka sıçanın diğer kabı seçmeyi öğrenmesi de yine bu tip bir sosyal öğrenmeye örnek gösterilebilir.

Taklidin en yaygın ve üstünde en çok çalışılmış örneklerinden biri de kuşların birbirlerinden şarkı söylemeyi öğrenmeleri, yani vokal taklittir. Şarkı genellikle erkek kuşlar tarafından üreme dönemlerinde söylenen ve kuş cinsine özel bir seslendirmedir. Şarkı söyleme yetisi ve dolayısıyla vokal taklit 9000’den fazla kuş türünde gözlemlenebilmekte ve bazı kuş türlerinde erkek kuşlar 100’den fazla birbirinden farklı şarkıyı barındıran bir repertuara sahip olabilmektedir. Sadece bu örnek bile ötücü kuşlarda şarkı söylemenin ne kadar önemli bir özellik olduğunu göstermeye yeterlidir. Kuşlarda şarkı öğrenmenin iki safhası vardır. İlk safhada kuşlar diğer kuşlardan duydukları şarkıların algısal özelliklerini pasif bir biçimde hafızalarına depolarlar ve ikinci safhada bu bilgiyi kullanarak öğrendikleri şarkıların kendilerine özgü versiyonlarını söylemeye başlarlar. Bu anlamda vokal taklit hem gözlemsel koşullanmadan daha özelleşmiş ve daha karmaşık bir sosyal öğrenme çeşididir hem de insan dilinin evrimi için bir temel hazırladığı düşünülmektedir.   

Dile Geçiş ve Robotların İsyanı

Daha önce de belirttiğimiz gibi dil en önemli sosyal öğrenme aygıtı olarak evrimleşmiştir. Dil, vokal taklit, ayrıştırma, iki nötr uyaran arasında birleştirme ve beceri öğrenme gibi birçok zihinsel ve dolayısıyla evrimsel sureci barındırır. Şüphesiz sadece dilin veya vokal taklidin evrimi üzerine ayrıntılı yazılar yazmak mümkündür. Ancak kısaca belirtecek olursak, dilin tamamının bir adaptasyon mu yoksa tümünün ya da bir kısmının bir “eksaptasyon”1 mu olduğuyla ilgili tartışma devam etmektedir. Saka kuşlarının yeni şarkı öğrenmek için, insanlarda mutasyona uğraması konuşma ve dil bozukluklarına yol açtığı bulunan FOXP2 genini kullandığının gösterilmesiyle dil ve vokal taklit arasındaki bağlantı daha açık hale gelmiştir. Hauser, Chomsky ve Fitch 2002 yılında yayınladıkları makalelerinde dili geniş ve dar anlamda olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Buna göre geniş anlamda dil, dilin tüm bilişsel, motor ve algısal özelliklerini kapsar ve bu özellikleri insanlar diğer canlılarla da paylaşmaktadır. Dar anlamda dil ise dilin sadece insanın sahip olduğu özelliklerini kapsamaktadır. Buna göre sadece insanların sahip olduğu düşünülen dilin “özyineleme” (recursion) özelliği dar anlamda dile gösterilebilecek tek örnektir.  Bu özellik bize cümle içine yeni sözcük grupları ekleyerek sonsuz uzunlukta cümleler yaratma ve böylece düşünce içine eklenmiş düşünceler şeklinde düşünme yetisi verir. Dilin harici iletişim fonksiyonunun yanında dahili bilişsel bir fonksiyonu da bulunmaktadır. Dil sayesinde insan dış dünyayı daha kolay ve verimli bir şekilde temsil etme ve modelleme şansına da sahip olmuştur.
  
Böylece dilin de evrimiyle kültürün oluşumu için gereken 3 önemli yetiye sahip olmuş oluruz: öğrenme yoluyla dış dünyadaki ilişkileri gözlemlemek, içsel olarak dış dünyayı modellemek, öğrenilmiş bilgileri toplumun diğer bireylerine ve gelecek nesillere aktarmak. Ünlü evrimsel biyolog Richard Dawkins’e göre kültürün ortaya çıkışıyla birlikte kültürel evrim biyolojik evrime paralel bir şekilde ilerlemeye başlamıştır. Burada Dawkins’in önerdiği kültürel evrim kavramlar, semboller, fikirler ve benzeri kültürel birimlerin, yani Dawkins’in verdiği isimle memlerin, Darwinci bir seçilim süreci izleyerek kendilerini zihinden zihine kopyalayarak hayatta kalmalarıdır. Buna örnek olarak şiirleri gösterebiliriz.  Sevilen şiirler kendilerini daha çok sayıda zihne kopyalayabildikleri için hayatta kalmaları daha az sevilen bir şiire göre daha kolaydır. Dilin evrimi, yazının ve daha sonrasında sosyal iletişim araçlarının ortaya çıkışıyla insan zihni en karmaşık sosyal öğrenme araçlarını kontrol etmeyi basarmış ve kültürel evrim bugünkü çok hızlı formunu almıştır. Bu kopyalama esnasında daha önce bahsettiğimiz şekliyle yanlış öğrenme sonucu oluşmuş batıl inançlar da tekrar deneyimlenmeye gereksinim duymadan hayatta kalabilirler. Bu aşamada artık kültürel evrimin biyolojik evrimle uyuşma zorunluluğu da ortadan kalkmıştır.
  
Dawkins’in “Gen Bencildir“ kitabının (1976) ana fikri bütün canlıların, genlerinin hizmetindeki robotlar olduğudur. Buna karşın Keith Stanovich 2004 yılında çıkan kitabi “Robotun İsyanı”nda artık biz robotların genlerimizin emrine uyma zorunluluğu hissetmediğimizi anlatmaktadır2. Öğrenme işte tam bu noktada çok merkezi bir rol oynamakta. İnsan, öğrenme ve bunun sonucunda ortaya çıkmış kültür sayesinde herşeyi her nesilde tekrar keşfetme yükünden kurtulmuştur. Uygarlık belki de batıl inançlarımız (ve bunun karşısında bilim) sayesinde insan davranışını evrimden daha güçlü bir şekilde etkilemeyi başarmıştır. Uygarlığın gerçek anlamı evrimin yarattığı hayvan içgüdülerimizi toplumun yararına baskılamak, kısaca evrime boyun eğmemektir. Modern insan için bu dönüşüm bazen tek eşlilik, bazen doğum kontrolü, bazen de toplumsal tepkilerimizin evrimsel reflekslerimizin yerini almasıdır. Ve Kanadalı-Amerikan psikolog Steven Pinker’ın da dediği gibi eğer genlerimiz bundan hoşlanmıyorlarsa gidip kendilerini göle atabilirler (Pinker, 1997). 


Notlar
1 Eksaptasyon (Exaptation) bir özelliğin asıl evrimleşmesine neden olan fonksiyonundan farklı bir fonksiyona geçiş yapmasıdır. En genel örneği kuşlarda sıcaklık düzenlemesi özelliği için evrimleşen tüylerin daha sonra uçmak için kullanılmaya başlamasıdır.)

2 Stanovich kitabında insanların memlere karşı isyanda olduğunu da anlatır. Bu fikrine şahsi olarak katılmadığım için sadece insanın biyolojik evrime isyanı fikrini yazıma almayı uygun buldum.


Kaynakça

Dawkins, R. (1976). The selfish gene. Oxford: Oxford University Press.

Dukas, R. (2004). Evolutionary biology of animal cognition. Annu. Rev. Ecol. Evol. Syst., 35, 347–374.

Harris, J. D. (1943). Habituatory response decrement in the intact organism. Psychological Bulletin, 40, 385–422.
  
Hauser, M. D., Chomsky, N. & Fitch, W. T. (2002) The faculty of language: What is it, who has it, and how did it evolve? Science, 298, 1569–79.
  
Moore, B. R. (2004). The evolution of learning. Biological Review, 79, 301–335.
  
Pavlov, I. P. (1927). Conditioned Reflexes. Oxford: Oxford University Press.
  
Pinker, S. (1997). How the mind works. Londra: Penguin.
  
Shettleworth, S. J. (2010). Cognition, evolution, and behavior. New York: Oxford University Press.
  
Stanovich, K. E. (2004). The robot’s rebellion: Finding meaning in the age of Darwin. Chicago: The University of Chicago Press.
  
Whiten, A., Goodall, J., McGrew, W. C., Nishida, T., Reynolds, V., Sugiyama, Y., Tutin, C. E. G., Wrangham, R. W. & Boesch, C. (1999). Cultures in chimpanzees. Nature, 399, 682–85.