Darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.03.2010

Türlerin Kökeni’ni Okumak Üzerine

 
2009 Darwin yılında evrim teorisini en yeni bulgular ışığında tanıtan birçok popüler bilim kitabı yayınlandı. Bunların en başarılıları arasında Richard Dawkins’in The Greatest Show on Earth: The Evidence for Evolution ve Jerry Coyne’un Why Evolution is True adlı kitaplarını sayabiliriz. Fakat evrim teorisini gerçekten öğrenmek isteyen birinin eninde sonunda okuması gereken asıl kitap Darwin’in klasik eseri Türlerin Kökeni, veya orijinal adıyla On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life.

Kitabın en yeni Türkçe basımı geçen yıl Evrensel Basım Yayın’dan Ömer Ünalan’ın çevirisiyle çıktı:


Kitabı anlayacak derecede biyoloji temeline sahip olmayanlar için kitabın çizgi roman uyarlaması da gene geçen yıl Murat Gülsaçan’ın çevirisiyle çıktı:


İngilizce bilenler ise kitabı orijinalinden okuma şansına sahipler. Ve elbette hiçbir tercüme orijinalinin yerini tutamaz. Fakat Darwin’in ağdalı 19. yüzyıl İngilizcesi’nin bugün ana dili İngilizce olanlara bile ağır geldiği biliniyor. Bu yüzden geçtiğimiz yıl İngilizce’de de Darwin’i günümüz okuyucularının daha rahat anlayabileceği hale getiren yayınlar çıktı. Bunların en başarılılarından biri David Reznick’in The “Origin” Then and Now:
An Interpretive Guide to the “Origin of Species”
adlı kitabı:


Reznick bu kitapta Türlerin Kökeni’ndeki her bölümün argümanlarını özetliyor ve modern bilimin ışığında yeniden yorumluyor. Bu yüzden Reznick’in kitabı, Darwin’i kullandığı dil veya 19. yüzyıl bilimi tarafından şekillenmiş dünya görüşü yüzünden anlamakta zorlananlar için çok yararlı bir rehber niteliğinde. Kitabın dünyanın önde gelen evrimsel biyologları tarafından beğenildiğini, dolayısıyla okuyucuların Darwin’in veya modern bilimin çarpıtılmış bir versiyonunu okumayacaklarından emin olabileceklerini de ekleyelim.

Reznick’in kitabında giriştiği projenin bir benzerini evrimsel biyolog John Whitfield kendi blogunda gerçekleştirmiş. Whitfield da Darwin’in kitabının her bir bölümünü modern bilimin ışığında yorumlamış. Sonuçta ortaya çıkan ürün hem Reznick’in kitabından çok daha kısa, hem de blog yazıları şeklinde olduğu için serbestçe ulaşılabilir nitelikte. Whitfield aynı zamanda bir itirafta da bulunuyor: Yıllarca evrimsel biyolog olarak çalışmasına rağmen geçen yıl bu projeye girişene kadar Türlerin Kökeni’ni okumamış! Projenin amacıyla ilgili kısa bir yazıyı ve kitabın her bir bölümüyle ilgili linkleri SEED dergisinin sayfasında bulabilirsiniz:


Peki biyologlara bile bu kadar zor gelen 150 yıllık bir kitabı okumak gerçekten gerekli mi? Son sözü yaşayan en önemli evrimsel biyolog olan Edward O. Wilson’a bırakalım. The Cambridge Companion to the “Origin of Species” adlı kitabın girişinde Wilson şöyle diyor:

“One hundred and fifty years past its publication, I believe we can safely say that the Origin of Species is the most important book of science ever written. Indeed, given its importance to all of humanity and the rest of life, it is the most important book in any category.”

Meali: İnsanın okumak için biraz dişini sıkmasına değecek bir kitap.


6.11.2009

Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi

   

Bilim ve Ütopya, Kasım 2009 tarihli yazımız..
 
Modern akıllı tasarım düşüncesi ABD’de 1990’larda ortaya çıktı. Bunun başlıca sebebi yaratılışçıların 1980’lerin başlarından itibaren mahkemelerde ardarda yenilgiye uğramalarıydı. Yaratılışçıların okullarda evrim teorisinin öğretilmesini engellemek, o olmayınca evrim teorisiyle beraber yaratılışçılığın da öğretilmesini sağlamak amacıyla yaptıkları girişimler hep ABD’de anayasanın 1. maddesindeki laiklik ilkesine takıldı. Mahkemeler hep evrim teorisinin bilimsel bir teori olduğu için fen derslerinde okutulabileceğine, yaratılışçılığın ise dinsel bir görüş olduğu için laik devlet okullarının fen derslerinde okutulamayacağına hükmetti.
     
Bunun üzerine hedef evrim teorisindeki maddeci ve doğalcı çağrışımlara sahip olmayan, yaratılışçı dünya görüşüyle kolayca uzlaşabilecek bir alternatif görüşün evrim teorisine rakip bilimsel bir teori olarak lanse edilmesi haline geldi. Bu çabanın sonucu akıllı tasarım görüşünün ortaya atılması oldu. Son 10 yıldır evrim karşıtlarının hukuk düzeyindeki çabaları akıllı tasarımın da evrim teorisi gibi bilimsel bir teori olduğunu ve bilimsel açıdan en az onun kadar sağlam olduğunu, aynı zamanda evrim teorisiyle uzlaşamayacağını ve dolayısıyla onun rakibi olduğunu kabul ettirmeye yönelik. Bu sayede evrim teorisine yer verilen derslerde bilimdeki tartışmaları yansız bir şekilde yansıtmak ve evrime eleştirel bakabilmeyi sağlamak adına akıllı tasarım görüşünün de okutulmasını sağlamayı amaçlıyorlar. Evrim teorisi savunucuları ise akıllı tasarımın kendisinden önceki yaratılışçılık gibi bilimsel bir teori değil dinsel bir görüş olduğunu, bu sebeple yaratılışçılık gibi akıllı tasarımın da fen derslerinde yeri olmadığını savunuyorlar.
 
Bu yazıda akıllı tasarımın okullarda öğretilmesinin uygun olup olmadığı konusunu doğrudan ele almıyoruz. Onun yerine tartışmaların merkezinde yer alan, akıllı tasarımın “bilimsel” olup olmadığı konusunu, bilimselliğin ve bilimsel yaklaşımın ne olduğunu modern bilim felsefesinden hareketle sorgulayarak ele alıyoruz. Amacımız günlük hukuki ve siyasi tartışmalardan bir adım geriye gelerek konuya daha felsefi bir açıdan yaklaşmak, bu sayede günlük tartışmaların iki taraf için de daha rasyonel yürümesini ve daha verimli olmasını sağlamak.

                                                        Akıllı tasarımcıların iddiaları
 
William Dembski, Michael Behe, Philip Johnson gibi akıllı tasarım savunucularının görüşlerini savunmak için kullandıkları ana argüman şu şekilde özetlenebilir (Sarkar, 2007):
  
1. Evrim teorisindeki kavramsal araçlar biyolojik özelliklerin kalıtımı, yönlendirilmemiş çeşitlilik ve doğal seçilimden ibarettir.
2. Evrim teorisinin açıklayamadığı birçok biyolojik olgu vardır ve bunların başında karmaşık biyolojik yapılar gelmektedir.
3. Evrim teorisi sadece geçici olarak değil, elindeki kavramsal araçlar söz konusu olduğunda prensip itibariyle bu tür yapıların ortaya çıkışını açıklayamaz.
4. Eldeki veriler akıllı (yani ancak bilinçli bir varlığın işe karışması sonucu oluşabilecek) tasarım fikrinin yeterli bir açıklamaya ulaşabilmek için kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir.
 
Ayrıca akıllı tasarımcılar evrim teorisi savunucularının, açıklayıcı gücü bakımından akıllı tasarım fikri evrim teorisinden üstün olmasına rağmen bunu kabul etmeye yanaşmamalarını evrimcilerin “doğalcılık” (naturalism) fikrine dogmatik bir şekilde bağlı olmalarına bağlamaktadırlar. Dolayısıyla akıllı tasarımcıların felsefi düzeydeki argümanları büyük ölçüde doğalcılık fikrini metafiziksel bir dogma sayıp reddettikleri eleştirilerden oluşur.
        
Bilimde doğalcılık ve diğer metafiziksel prensipler
     
Akıllı tasarımcıların iddialarını değerlendirebilmek için önce kısaca doğalcılıktan ne kastedildiğine, bilim tarihinde nasıl bir rol oynadığına ve gerçekten bilim adamları tarafından dogmatik bir şekilde savunulup savunulmadığına bakmak yararlı olur.
 
Doğalcılık modern bilim felsefesinde en az iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Metodolojik doğalcılık bilimin inceleme alanına sadece doğal yollarla incelenebilecek olayların girdiğini, bunların açıklanmasında da sadece doğal mekanizmaların kullanılmasını öngörür. Yani metodolojik doğalcılık bilimin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili bir tezdir. Ontolojik doğalcılık ise evrende sadece doğal olayların ve mekanizmaların var olduğunu öngörür. Yani ontolojik doğalcılık neyin gerçekten var olduğuyla ilgili metafiziksel bir tezdir. Ontolojik doğalcılık da zaman zaman bilim adamları ve bilim felsefecileri tarafından savunulsa da modern bilim açısından asıl vazgeçilmez sayılan metodolojik doğalcılıktır. Akıllı tasarıma yöneltilen başlıca eleştiri de metodolojik doğalcılığın dışında kaldığı için bilim dışı olduğudur.

17. yüzyıldan itibaren önem kazanan metodolojik doğalcılığın modern bilim için nasıl bu kadar önemli bir prensip haline geldiğine ve neden aslında vazgeçilmez bir dogma olmadığına bilim tarihinde kısa bir yolculuk yaparak bakalım.

Metafiziksel prensipler tarih boyunca bilimsel açıklama geliştirme çabalarına yol göstericilik etmiştir. Bunun en ünlü örneklerinden biri 17. yüzyıl mekanistik felsefesindeki cisimler arasında uzaktan etkinin mümkün olmadığı prensibidir. Newton’ın 17. yüzyılın sonlarında ortaya attığı evrensel çekim yasası ise gök cisimlerinin birbirlerini uzaktan etkilediğini öngörür. Newton’ın kendi ifadesiyle (“hypotheses non fingo”) nasıl mümkün olduğunu açıklayamadığı bu etki ve onu içeren yasa açıklama ve öngörü gücü bakımından o kadar başarılı olmuştur ki bilim dünyası kısa sürede yasayla beraber uzaktan etki prensibini de kabul etmek zorunda kalmıştır. Yani teorinin ampirik verileri açıklama gücü metafiziksel prensipten vazgeçilmesi sonucunu getirmiştir.

Bir diğer örnek klasik fizikteki zaman ve mekanın birbirinden bağımsız olduğu ve Eukleides geometrisinin mekanın doğru bir tasviri olduğu prensibidir. Bunlar doğrudan test edilebilecek fikirler olmamalarına rağmen aksini iddia etmek sağduyuya o kadar aykırı görünüyordu ki felsefeci Kant tarafından bile bilimin temelinde yatan ve onu mümkün kılan çok temel doğrular olarak görülmüşlerdir. Fakat bilindiği gibi 20. yüzyılda Einstein’ın genel relativite teorisi bu prensiplerden vazgeçerek o ana kadar fizik için açıklanamayan bir sorun olarak görünen Merkür’ün yörüngesinden sapması gibi olguları açıklamıştır. Teori metafiziksel görüşlerimizde çok radikal bir değişiklik gerektirmesine rağmen açıklama ve öngörü başarısı nedeniyle kısa zamanda bilim dünyasında kabul edilir hale gelmiştir.

Son olarak, Darwin’in doğal seçilim yoluyla evrim teorisi de o zamana kadar sorgulanmadan kabul edilen bazı prensiplerden vazgeçilmesini gerektirmiştir. Bunların başında da adaptasyonun, işlevselliğin amaçlılık olmadan ortaya çıkabileceği kabulü gelir. Darwin çevreye uyum sağlayan, hayatta kalma ve üreme işlevlerine hizmet eden karmaşık yapıların bilinçsiz, amaçsız, mekanistik bir süreç sonucunda ortaya çıkabileceğini önerdiği teorik mekanizmayla ve onu destekleyen verilerle göstermiştir. Bu sayede de “tasarımcı olmadan tasarımın mümkün olamayacağı” prensibinin terkedilmesini sağlamıştır.

Görüldüğü gibi bilimde yöntemsel ve metafiziksel prensipler zamanında ne kadar vazgeçilmez görülürse görülsün ampirik kanıtlardan hareketle değişebilmektedir. Doğalcılık prensibi de bu bakımdan farklı değildir. 17. yüzyılda bilimsel devrim dediğimiz dönemden beri doğaüstü açıklamaların bir kenara bırakılmasını sağlayan doğalcılık prensibi o zamandan günümüze kadar bilimin göz kamaştırıcı başarılarına eşlik etmiştir. Fakat daha büyük başarıların önünü açacaksa bilim dünyası doğalcılığın terk edilmesine de razı olacaktır. Burada belirleyici olan gene eldeki ampirik verilerin en iyi nasıl açıklanacağıdır. Ve birazdan göreceğimiz gibi akıllı tasarım savunucularının evrim teorisine alternatif doğalcı olmayan açıklamalar getirmek için sundukları ampirik veriler doğalcılığın terk edilmesini gerektirmekten çok uzaktır.
  
İndirgenemez karmaşıklık ve akıllı tasarım
     
Karmaşık biyolojik yapılar evrim teorisyenleri için yeni bir kavram değil. Doğal seçilim yoluyla evrim karmaşık yapıların doğal yollarla nasıl ortaya çıkmış olabileceğini açıklama potansiyeli taşıdığı için Darwin’in zamanından beri bilim adamlarının ilgisini çekmiştir. Ve Darwin’den bu yana geçen zaman içinde evrim teorisi birçok karmaşık yapının ortaya çıkışını başarıyla açıklamıştır.

Akıllı tasarımcılara göre indirgenemez karmaşıklık özel bir karmaşıklık türüdür. Buna göre indirgenemez derecede karmaşık bir sistem birbiriyle koordinasyon içinde çalışması gereken birçok parçadan oluşur ve bu parçalardan bir tanesinin eksik olması durumunda bile sistem tamamen iş göremez hale gelir. Dolayısıyla böyle bir sistemin evrimsel süreç içinde tesadüf eseri ortaya çıkan yararlı mutasyonların seçilmesi yoluyla adım adım oluşması mümkün değildir. Böyle bir sistem akıllı bir tasarımcı tarafından belli bir amaca yönelik olarak bilinçli bir şekilde tasarlanmış izlenimi vermektedir. Ve ortada daha iyi bir doğal açıklama yoksa gerçekten akıllı bir tasarımcının işe karıştığını en iyi açıklama olarak kabul etmek bilimsel yaklaşımın gereğidir. Açıkça söylemeseler de akıllı tasarım savunucularının akıllı tasarımcı derken doğaüstü, tanrısal bir varlığı kastettikleri herkes tarafından tahmin edilebilir.

İndirgenemez karmaşıklık prensipte ciddiye alınabilecek bir eleştiridir. Gerçekten de biyolojik bir yapının indirgenemez derecede karmaşıklığa sahip olduğunun ispatlanması ortodoks Darwinci (yani doğal seçilime dayalı) yaklaşım için ciddi bir sorun oluşturabilir. Bununla birlikte bu ilkenin temel sorunu henüz indirgenemez karmaşıklıktaki bir yapının gösterilememiş olmasıdır. Örneğin, akıllı tasarımcıların ikonu haline gelmiş olan bakteri kamçısının biyolojik fonksiyonlarını gerçekleştirebilmesi için 30 kadar proteinin aynı anda işlevsel olması gerekmektedir. Behe’nin iddiasına göre, herhangi bir bileşeninin eksikliği durumunda çalışmayacak ve bu sebeple daha az bileşene sahip fonksiyonel bir yapıya indirgenemeyecek olması yüzünden bakteri kamçısının varlığı doğal seçilim süreçlerince açıklanamaz. Oysa bakteri kamçısının homologu olan 3. tip sekretuar sistemi, bakteri kamçısında da bulunan 10 temel protein bloğu ile çalışır. Buna ek olarak, yeni çalışmalar bakteri kamçısının kullandığı protein gruplarının içinde başka işlevsel protein grupları da saptamıştır. Başka bir deyişle bakteri kamçısının çalışma sistemi çok karmaşık olmasına rağmen indirgenemez değildir (Miller, 2008).

Bir başka ünlü örnek kanın pıhtılaşmasıda rol oynayan biyolojik süreçlerle ilgilidir. Benzer bir biçimde bu süreçlerin de indirgenemez bir karmaşıklığa sahip olduğu iddia edilmiştir. Ancak yapılan genetik çalışmalar yunus ve balinalarda kanın pıhtılaşmasına yönelik faktörlerden birinin, kirpi balığında ise üçünün eksik olduğunu, ancak bu canlıların pıhtılaşmayla ilgili bir sorun yaşamadığını göstermiştir. Bu bulgular, karmaşık bir sistemin daha basit bir parçasının da benzer işlevler taşıyabileceğini göstermiş ve sistemin evrimsel tarih içinde adım adım gelişebileceği fikrini desteklemiştir (Miller, 2008). İndirgenemez karmaşıklıkla ilgili örnekler bunlarla sınırlı değildir ancak şimdiye kadar ortaya atılan her örnek evrim teorisi çerçevesinde açıklanabilir durumdadır.

Diğer taraftan, gerçekten indirgenemez derecede karmaşık bir sistemin keşfedilmesi de  evrim teorisi için aşılamayacak bir sorun olmayabilir. İndirgenemez karmaşıklığa Darwinci açıdan iki tür açıklama getirilebilir. Bunlardan birincisine göre adım adım ortaya çıkan bir sistem sonradan indirgenemez derecede karmaşık hale gelmiş olabilir. Mesela A yapısının bir işlevi mükemmel bir şekilde olmasa da yerine getirebildiğini varsayalım. Daha sonra buna B yapısı ekleniyor ve ortaya çıkan AB sistemi işlevi daha iyi yerine getiriyor. Bir sonraki aşamada A mutasyona uğrayarak A’ haline geliyor ve A’B sistemi söz konusu işlevi daha da iyi yerine getirdiği için evrim tarafından seçiliyor. Fakat artık sistemin parçaları olan A’ ve B tek başlarına işlevi yerine getirebilecek durumda değiller. Diğer bir deyişle A’B sistemi indirgenemez derecede karmaşık hale geldi. Sistemi ilk olarak bu aşamada gözleyen biri bunun adım adım Darwinci bir süreç sonunda ortaya çıkamayacağını düşünebilir. Oysa sistem aslında tam da bu şekilde ortaya çıkmıştır (Sarkar, 2007).
  
İkinci Darwinci açıklamaya göre indirgenemez derecede karmaşık bir sistemin daha az karmaşık önceki halleri başka bir işlevi yerine getirdikleri için seçilmiş olabilir. Dolayısıyla bugünkü karmaşık sistem daha az karmaşık eski formlardan evrimleşmiş olabilir. Buna verilebilecek en iyi anlaşılmış örneklerden biri kuştüyüdür. Kuştüyüne sahip olmayan hiçbir kuş bilindiği kadarıyla uçamamaktadır. Kuşların dinozorlardan, kuştüyünün de dinozor pullarından evrimleştiğini biliyoruz. Fakat pul-kuştüyü arası yapılar uçmayı sağlayacak aerodinamik özelliklere sahip değildir. Bu durumda kuştüyleri bir tür indirgenemez derecede karmaşık sistem olarak görülebilir. Fakat gene biliyoruz ki kuştüyü uçmayı sağlama dışında ısı kaybına karşı yalıtım özelliğine de sahiptir. Pul-kuştüyü arası formlarda da bu özellik kısmen vardır. Dolayısıyla pullardan kuştüyüne adım adım geçiş muhtemelen yalıtım avantajı kazandırdığı için başlamıştır ve belli bir aşamada kuştüyü artık bir başka işlev olan uçmayı da sağlar hale gelmiştir (Sarkar, 2007).
  
Özet olarak, Darwinci görüşün prensip itibariyle açıklayamayacağı indirgenemez derecede karmaşık bir sistem henüz keşfedilmiş değildir. Bu da eldeki verilerin, Darwinci görüşün ve benzeri doğalcı açıklamaların dışına çıkılmasını ve akıllı tasarım görüşünün benimsenmesini gerektirmediği anlamına gelmektedir.
 
Akıllı tasarıma karşı kullanılmaması gereken eleştiriler
 
Akıllı tasarım görüşünün ampirik ve kavramsal açılardan ne şekilde eleştirilebileceğini kısaca görmüş olduk. Bu kısımda evrim teorisi savunucularının akıllı tasarımı özellikle felsefi yönden eleştirmeye giriştiklerinde sık kullandıkları ve zayıf oldukları için aslında kullanmamalarının daha uygun olacağı bazı argümanlara bakacağız.
 
Başta da gördüğümüz gibi, akıllı tasarımın fen derslerinde okutulmasının uygun olup olmadığının tartışıldığı bir ortamda akıllı tasarım görüşünün ve savunucularının dinsel bir motivasyona sahip olduğunu göstermek etkili bir strateji olabilir. Fakat akıllı tasarım görüşünün bilimselliğinin bilim felsefesi açısından tartışıldığı bir ortamda bu sağlam bir argüman değildir. Bilim felsefesinde bilimsel bir görüşün kaynağıyla gerekçelendirilmesi arasında bir ayrım yapılır. Ve görüşün bilimselliğiyle, sağlamlığıyla, doğruluğuyla ilgili bir tartışma ancak gerekçelendirme düzeyinde yapılabilir. Yani görüş ortaya atıldıktan sonra savunulması/gerekçelendirilmesi ampirik veriler ve bilimsel düşünüş kullanılarak yapılır. Bu açıdan zayıf olan bir görüşün bilimselliği sorgulanabilir. Fakat kaynağı (ortaya atılma sebebi) bir kutsal kitap olduğu, dayanaksız bir tahmin olduğu, hatta bir rüya olduğu gerekçesiyle bir görüşün bilimselliği sorgulanamaz. Bu bakımdan akıllı tasarımın bilimselliğinin felsefi açıdan tartışıldığı bir ortamda dinsel kaynaklı olma eleştirisi sağlam bir argüman değildir.
  
Akıllı tasarımı ortaya çıkaran akıllı tasarımcının gözlenemiyor olması da kendi başına akıllı tasarım görüşünün bilimselliğini zedeleyen bir husus değildir. Bilimde doğrudan gözlenemeyen mekanizmaların açıklama amaçlı olarak sık sık kullanıldığını görürüz. Modern fizikte gözlenemeyen parçacıkların, fizik deneylerinde ortaya çıkan etkilerin açıklanması amacıyla kullanılması buna bir örnektir. Burada önemli olan, gözlenemeyen mekanizmayı ileri süren teorinin bu mekanizmanın ne tür şartlarda ne tür gözlenebilir sonuçlar ortaya çıkaracağıyla ilgili test edilebilir tahminler yapabilmesidir. İşte bu bakımdan akıllı tasarım düşüncesi gerçekten sorunludur. Zira akıllı tasarımcının zihnini okuyabilecek bağımsız bir yönteme sahip olmadığımız için akıllı tasarım görüşü zaten gözlediğimiz etkilerin ötesinde başka ne gibi etkiler gözlememiz gerektiğiyle ilgili kolayca tahmin yapamamaktadır. Bu yüzden de bu görüş kamuoyunda bu kadar ses getirmesine rağmen bilimsel alanda hala önemli bir araştırmaya kaynaklık edebilmiş değildir.
 
Son olarak, Popper’ın “yanlışlanabilirlik” prensibinin basit halinin akıllı tasarıma karşı kullanılması da güçlü bir eleştiri niteliğinde değildir. Yukarıda gördüğümüz gibi doğrudan yanlışlanamayacak metafiziksel ve metodolojik prensipler bilimin kendisinde de vardır. Dolayısıyla yanlışlanamayacak yönleri olan bir teori doğrudan “bilim dışı” olarak sınıflandırılamaz. İkincisi, modern bilim felsefesi bize, yaptığı tek bir öngörünün bile yanlış çıkması durumunda bilimsel bir teorinin anında reddedilmesi gerektiğini söylememektedir. Duhem-Quine tezi olarak bilinen prensibe göre teorinin öngörüsüyle ampirik veri arasındaki uyuşmazlık teorinin yanlış olması dışındaki sebeplerden de kaynaklanıyor olabilir (Godfrey-Smith, 2003). Bu yüzden bir teorinin yanlışlanması Popper’ın zannettiği kadar basit bir süreç değildir. Son olarak, akıllı tasarımı yanlışlanamaz olduğu gerekçesiyle bilim dışı saymak ve daha öte bir değerlendirmeye tabi tutmamak bu görüşün bilimin kıskacından fazla kolay bir biçimde kurtulması anlamına gelmektedir. Astroloji bugün yanlışlanamaz olduğu için değil, tam tersine öngörüleri defalarca test edildiği ve yanlış çıktığı için bilim dışı sayılmaktadır. Aynı stratejiyi akıllı tasarıma karşı kullanmak, prensipte yanlışlanabilir bir teori olduğunu varsayarak bilimsel açıdan ciddiye almak, ve yaptığı öngörülerin sürekli yanlış çıktığını ampirik verilere dayanarak göstermek akıllı tasarıma karşı çok daha güçlü bir eleştiriyle ortaya çıkmayı sağlayacaktır (Pigliucci, 2002).

Sonuç: Bilimsel tavır

Günümüz bilim felsefesinde bilimin doğasıyla ilgili görüşler son derecede çeşitlidir (Godfrey-Smith, 2003). Bu yüzden bilimin amacıyla veya bilimselliğin kriterleriyle ilgili 20. yüzyılın ilk yarısında mantıksal pozitivizmin hakim görüş olduğu zamanlardaki gibi rahatça iddialar ortaya atabilecek durumda değiliz. Fakat gene de birçok bilim felsefecisi bilimin ana amaçlarından birinin ampirik verileri ve bilimsel yöntemin mantığını kullanarak varolanın en iyi açıklamasını sunmak olduğunu kabul edecektir. Bu yüzden bilimsellik adına evrim teorisi savunulurken gözden kaçırılmaması gereken şey bilimsel tavrın evrim teorisine değil bilimsel düşünüşe bağlı kalmayı gerektirdiğidir. Diğer bilimsel teoriler gibi evrim teorisi de ispatlanmış, doğruluğu kesin olarak gösterilmiş bir teori değildir. Yakın gelecekte elde edilecek araştırma bulgularının birikerek bizi evrim teorisinden vazgeçip yerine başka bir teoriyi benimsemeye sevketmesi ihtimal dahilindedir. Bu yüzden evrim teorisini dogmatik bir şekilde savunmaktan ziyade şu anda varolanın en iyi açıklaması olduğu için savunmak, daha iyi bir açıklama ortaya çıktığında da evrim teorisini terketmeye hazır olmak gerekir. Bilimsel tavrın gereği budur.


Kaynaklar
Godfrey-Smith, P. (2003). Theory and reality: An introduction to the philosophy of 
          science. Chicago: The University of Chicago Press.
Miller, K. (2008). Only a theory: Evolution and the battle for America’s soul. New York:
          Viking Books.
Pigliucci, M. (2002). Denying evolution: Creationism, scientism, and the nature of 
          science. Sunderland, MA: Sinauer Associates.
Sarkar, S. (2007). Doubting Darwin? Creationist designs on evolution. Oxford: Blackwell
          Publishing.


16.04.2009

Amacımız

 
Modern evrim teorisi biyolojik bilimlerin temel taşı konumunda olan ve bilim dünyasında yaygın olarak kabul edilen bir teori. Buna rağmen halk arasında tanınma ve kabul edilme oranı oldukça düşük. Bu özellikle Türkiye için böyle. Teorinin insanın günlük hayatıyla ilgili olabileceğini düşünenlerin oranı ise daha da düşük. Oysa özellikle son 40 yıldır organizmaların sosyal davranışlarının nasıl ortaya çıkabileceğinin açıklanmasında yoğun olarak evrimsel analizler kullanılıyor ve diğer organizmalar gibi insanın davranışının ve sosyal hayatının açıklanmasında da evrim teorisi önemli bir rol oynuyor. Kısacası evrim teorisinin bugün geldiği noktayla teorinin halk arasında tanınma şekli arasında büyük bir uçurum var.
  
Bu sebeple Charles Darwin'in doğumunun 200., doğal seçilim yoluyla evrim görüşünü ortaya attığı Türlerin Kökeni kitabının basılışının 150. yıldönümü olan 2009 yılında “İnsan Doğası ve Evrim” başlıklı bu Web sitesini kurmaya karar verdik. En genel anlamda amacımız kamunun bilimsel okuryazarlık düzeyinin artmasına katkıda bulunmak. Daha özel olarak bu özel yıldan başlayarak evrim teorisini herkesin anlayabileceği şekilde tanıtmayı, açıklayıcı potansiyelini ve uygulama alanları açısından önemini vurgulamayı amaçlıyoruz. Daha da özel olarak amacımız evrimsel yaklaşımın sadece milyonlarca yıl önce olup bitmiş olaylarla ve basit düzeydeki biyolojik süreçlerle ilgili konularda değil, günlük hayatta iç içe olduğumuz, insanı insan yaptığını düşündüğümüz, kısaca “insan doğası” dediğimiz konularda da açıklama potansiyeline sahip olduğunu göstermek. 
  
İnsan doğasının evrim teorisine dayalı bir çerçeve içinde biyoloji, psikoloji, antropoloji gibi disiplinlerin bulgularından yararlanarak incelenebileceği kabulünden yola çıkıyoruz. Ele alacağımız konuların içine işbirliği, rekabet, saldırganlık, dil, din, ahlak, kültür, eş seçimi, aile ve akrabalık ilişkileri, sosyal biliş, sosyal ilişkiler, duygular, akıl yürütme ve karar verme mekanizmaları vs. girecek. Bu konuları evrimsel perspektiften ele alan çalışmaları tanıtan yazılara bu sayfada yer vereceğiz. Bunların yanında nörobilim, bilişsel bilim, davranış genetiği, davranış ekolojisi, primatoloji, ekonomi, felsefe gibi alanlardan da yararlanacağız. Aynı zamanda evrim teorisinin bu farklı alanların bir araya getirilebilmesini sağlayacak en uygun kavramsal çerçeve olduğunu düşünüyoruz. 
  
Modern evrim teorisinin temel prensiplerini tanıtmak, en merak edilen sorulara ve tipik yanlış anlamalara açıklık getirmek sayfanın amaçlarından biri. Fakat evrim tamamlanmış bir teori değil. Darwin'in zamanından beri önemli değişiklikler geçirdi. Günümüzde yeni bulgular geldikçe değişmeye devam ediyor. Özellikle insan davranışına ve sosyal hayatına uygulanması bazan sert tartışmaları beraberinde getiriyor. Biz de bu alan içi tartışmaları, en son bulguları ve ortaya çıkan yeni yönelimleri ön plana çıkaran bir tutum izleyeceğiz.
  
Bilimin halka tanıtılmasının yanında bu sayfayı kurarken başka bazı yan amaçları da göz önüne aldık. Bunlardan biri bilimsel yöntemi ve bilimsel yaklaşımı tanıtmak, bu amaçla modern bilim felsefesinden yararlanmak. Bilim felsefesi son 50 yılda önemli değişiklikler geçirdi. Oysa özellikle evrim teorisinin bilimselliğiyle ilgili tartışmalarda hala eski bilim anlayışlarından yola çıkıldığını görüyoruz. Daha yeni yaklaşımlardan yola çıkanlar ise genellikle relativizmden başka savunulabilir bir görüş olmadığını, kabul gören bir bilimsel teorinin kabul görmeyen görüşlerden temelde bir üstünlüğü olamayacağını düşünüyorlar. Bilimsel yöntemle ilgili modern görüşlerden yola çıkarak relativizme düşmeden bilimsel teorilerin nasıl değerlendirilebileceği de bu sayfanın temalarından biri olacak.
 
Diğer bir amaç bilimsel konularda bir kamusal tartışma alanı oluşturmak. Bu özellikle Türkiye'de eksikliği hissedilen bir şey. Bilimsel gerçeklerin bilim adamlarının tekelinde olmadığına, bir tarafın aktaracağı ve diğer tarafın pasif olarak alacağı bir şey olmadığına, bilimin tartışılabilir olması gerektiğine, gerçeklere ampirik verilere dayalı rasyonel tartışma sonucunda ulaşılabileceğine ve toplumsal politikaların bu tür bir tartışma süreci sonucunda oluşacak uzlaşma ile belirlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu amaçla bu sayfayı bir tür kamusal tartışma alanı olarak kullanmayı, kendi fikirlerimizi tartışmaya sunmayı ve farklı fikirlere de yer vermeyi hedefliyoruz.


15.04.2009

200. Yılında Darwin ve 150. Yılında Evrim Teorisi

  
 
2009 yılı İngiliz doğa bilimci Charles Darwin'in doğumunun 200., doğal seçilim yoluyla evrim görüşünü ortaya attığı Türlerin Kökeni kitabının basılışının 150. yıldönümü. Bu vesileyle Darwin dünyanın önemli bilim müzelerini gezen "Darwin sergisi" gibi çeşitli şekillerde anılıyor. Nature, Science ve Scientific American gibi genel bilim ve popüler bilim dergileri bu yıldönümlerine özel yer ayırdılar. Biz de Darwin’in doğumunun 200. yılı için evrim teorisinin nasıl ortaya çıktığını, eleştirilere nasıl göğüs gerdiğini ve bugünkü konumunu gözden geçirdik.

Evrim Teorisinin Ortaya Çıkışı

Evrim fikri Darwin’den öncesine dayanmaktadır. Yunan filozofu Anaksimandros‘un yaşamın kökeninin sudan geldiğini söylemesi evrim fikrinin miladı olarak geçmesine rağmen bu, teorinin ortaya çıkışının gelişimsel sürecini değerlendirmek açısından anlamlı bir başlangıç noktası değildir. Teorinin ortaya çıktığı zamanın düşünsel oluşumuna zemin hazırlayan ilk anlamlı çalışma 18. yüzyılın başında botanikçi Carl von Linne tarafından gerçekleştirildi. Çalışma canlıların sınıflandırılması üzerinedir. Tarihte ile kez canlılar morfolojik özelliklerine göre sistemli bir biçimde sınıf, takım ve türlere ayrıldı. Linne’nin sistematiğinin kabul görmesinin ardından doğa bilimcisi Comte de Buffon türlerin ortaya çıkışının doğal süreçlere bağlı olduğunu savundu. 18. yüzyılın sonlarına doğru Darwin’in dedesi olan Erasmus Darwin bütün yaşamın tek bir atadan geldiği fikrini ortaya attı. Ancak ne Erasmus Darwin ne Buffon bu süreçleri açıklayacak mekanizmaları bulamadı.

Evrimin mekanizması ile ilgili ilk teoriyi Darwin’in doğduğu yıl olan 1809’da Jean-Baptiste de Lamarck ortaya attı. Teori, kullanılan uzuvların geliştiği ve bu gelişimin ebeveynlerce yavrulara aktarıldığı üstünedir. 1900’lerin başlarında Mendelci genetiğin yükselmesiyle birlikte Lamarckçı görüş bilimsel çevrelerce bir kenara bırakıldı.,

Lyell’ın 1830’da yazdığı Jeolojinin Prensipleri adlı kitabı Darwin’in görüşlerini derinden etkiledi. O tarihe kadar kabul gören ani ve büyük doğal afetlerin dünya yüzeyini şekillendirdiği görüşü yerini yavaş gelişen süreçlerin bunda etken olduğu görüşüne bıraktı. Hatta Charles Darwin 1831 yılında Beagle gemisiyle çıktığı ve evrim teorisinin temel prensiplerini keşfedeceği beş yıllık gezisine giderken Lyell’ın kitabını beraberinde götürdü. 18. yüzyılın yeni teorik fikirleri, fosil kayıtları ve Darwin’in özellikle Galapagos’ta adalardan topladığı çeşitli ispinoz türleri ve kara kaplumbağaları ile yaptığı çıkarsamalar doğal seçilim fikrini ortaya atması için gerekli temelleri sağladı. 1839’da yolculuk boyunca tuttuğu notlarını Beagle Yolculuğu adıyla bastırdı. Bu dönemde Darwin doğal seçilim fikrini şekillendirmeye başladı, ancak çeşitli çekincelerle fikirlerini yirmi yıl boyunca yayınlamadı. Darwin’i çalışmalarını yayınlamaya iten, Alfred Russel Wallace adında genç bir İngiliz kaşifin benzer bir teori ortaya atıp bunu bir mektupla Darwin’e göndermesiydi. 1858’de Wallace Darwin’e yazdığı mektuba Orijinal Türden Farklılaşma Eğilimi adlı makalesini eklemişti. Makale Darwin’inki gibi kapsamlı bir teori içermese de Darwin’in görüşlerine çok yakın olarak doğal seçilim yoluyla evrim teorisini betimliyordu. Her ikisi de Malthus’un nüfus ve çevre kaynakları üzerine olan teorisinden etkilenmişlerdi. Aynı yıl Wallace ve Darwin ortak bir makale yayınladılar. Takip eden yılda Darwin Türlerin Kökeni’ni yayınladı. Böylece sayısız bilim insanın temellerini attığı fikir Darwin’in çalışmalarıyla canlıları anlamaya yönelik bütünselci bir paradigma olarak ortaya çıktı.

Sorunlar ve Çözümler

Evrim teorisi ortaya atıldığı andan itibaren ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Darwin’in teoriyi ortaya attığı zamanlarda ünlü fizikçi Lord Kelvin o günün fizik bilgilerinden hareketle yaptığı hesapta, dünyanın yaşının doğal seçilimin mevcut canlı formlarını ortaya çıkarabileceği kadar büyük olmadığı sonucuna varmıştı. Bu durumda ya evrim teorisinde veya fiziksel bilgilerde bir hata olması gerekiyordu. 20. yüzyılın başlarında radyoaktivitenin keşfiyle birlikte Kelvin’in hesaplamasının yanlış olduğu ve dünyanın yaşının doğal seçilimin işlemesi için yeterli olduğu anlaşıldı.

Evrim teorisinin karşılaştığı bir diğer güçlük bazı türlerin doğal seçilim yoluyla evrimleşmesi mümkün görünmeyen özelliklere sahip olmasıydı. Erkek tavus kuşlarının görkemli kuyruğu bu duruma verilebilecek en ünlü örneklerden biridir. Erkek tavus kuşu, kuyruğunun ağırlığı ve büyüklüğü nedeniyle onu avlamak isteyenlerden kaçamamaktadır ve kuyruğu onun hayatta kalmasını zorlaştırmaktadır. Evrim teorisine göre bu özelliğe sebep olan genin doğal seçilim sürecinde yok olması gerekmektedir. Fakat ilk bakışta bu özellik doğal seçilimin işleyişine ters düşse de Darwin’in 1871’de geliştirdiği cinsel seçilim fikrine uygundur. Cinsel seçilim fikrine göre erkek tavus kuşlarının kuyruklarının özellikleri, dişi tavus kuşlarının eş seçiminde önemli rol oynamaktadır. Gösterişli ve büyük bir kuyruğa sahip olan erkek bir tavus kuşunun dişi tavus kuşları tarafından eş olarak seçilme ihtimali, gösterişsiz ve daha küçük kuyruklu diğer erkek tavus kuşlarının seçilme ihtimalinden daha yüksektir. Çünkü bu kuyruk, eş seçmeye çalışan dişi tavus kuşuna sahibinin genetik özellikleri hakkında mesaj vermektedir: Böyle bir kuyruğu ancak sağlıklı genlere sahip olan bir tavus kuşu taşıyabilir. Böylece görkemli kuyruğa sahip olan erkekler dişiler tarafından daha yüksek oranda seçilmekte ve genlerini gelecek kuşağa aktarmada daha başarılı olmaktadır ve bir tavus kuşunun büyük ve gösterişli bir kuyruğa sahip olmasına sebep olan gen nesilden nesile aktarılma şansını elde etmektedir. Cinsel seçilim fikri ortaya atıldıktan bir süre sonra deneye dayalı bulgularla desteklenmiş, evrim teorisinin önündeki bir engel daha ortadan kalkmıştır.
  
Evrim teorisinin karşılaştığı bir başka sorun da Darwin’in kalıtımın nasıl gerçekleştiği konusunda net bir fikri olmamasıydı. Darwin kalıtımın bir tür “harmanlama” şeklinde olduğunu düşünüyordu. Fakat bu düşünce doğal seçilimin işleyişiyle uyumsuzdu. Örneğin, eğer harmanlama fikri doğruysa, uzun boylu bir canlının kısa boylu bir canlıyla çiftleşmesi sonucunda ortaya orta boylu bir canlının çıkması ve uzun olma özelliğinin doğal seçilim sürecinde zamanla kaybolması gerekiyordu. Fakat uzun boylu olma özelliği nesiller boyunca kaybolmadığı için harmanlama fikri sorunlu gözüküyordu. Bu sorun 1860’lı yılların ortasında Mendel tarafından ortaya atılan “parçacıklı” kalıtım fikrine kadar devam etti. Mendelci kalıtım fikrine göre, canlıların özellikleri (boy, kuyruk gibi) bugün gen diye adlandırdığımız birimlerde kodlanmaktaydı. Fiziksel özelliklerimizden ziyade bu birimler nesilden nesile aktarılmakta ve kalıtım gerçekleşmekteydi. 20. yy. başlarında, Mendel’in günümüz genetik çalışmalarına zemin hazırlayan bu fikri, Darwin’in evrim teorisinin ana fikri olan doğal seçilimin karşılaştığı önemli bir sorunun çözümüne yardımcı olmuştur.
  
Doğal seçilim yoluyla evrim görüşüne karşı geliştirilen popüler argümanlardan biri indirgenemez karmaşıklıktır. Bu görüşün fikir babası dinbilimci William Paley durumu şöyle açıklamaktadır: Doğada yürürken bir saat ile karşılaştığımız zaman onun kendiliğinden oluşamayacak kadar karmaşık bir sistem olduğunu ve akıllı bir tasarımcı tarafından yapıldığını anlarız. Aynı yaklaşım günümüzde farklı bir ambalajla tekrar ortaya çıkmıştır: 1996’da Michael Behe ünlü kitabı Darwin’in Kara Kutusu’nda bakteri kamçısının indirgenemez bir karmaşıklığı olduğunu öne sürdü. Behe’ye göre otuzdan fazla proteinden oluşan bakteri kamçısının işlevsel olabilmesi için her bir parçasının eksiksiz çalışması gerekmektedir. Bu yapılardan herhangi birinin eksik olduğu durumda sistemin çalışamayacağını savunmuştur. Daha basit yapılara indirgenemeyecek bir sisteme sahip olduğu için bakteri kamçısının oluşumunun doğal seçilimle açıklanamayacağını, dolayısıyla evrim teorisinin yetersiz kaldığını, akıllı bir tasarımcıya ihtiyaç olduğunu iddia etmiştir.
  
İndirgenemez karmaşıklık prensipte evrim teorisi için ciddi sorun olabilecek bir durumdur. Ancak Behe’nin durumunda iki temel hata içermektedir. İlk sorun kanıtlarla ilgilidir: Bugüne kadar incelenen hiçbir yapıda bu durum tartışmasız olarak gözlemlenmemiştir. Örneğin yaratılışçılığın ikonu haline gelmiş bakteri kamçısıyla ilgili yapılan mikrobiyoloji çalışmaları, parçaların birbirinden bağımsız gruplar olarak da işlevsel olduğunu, dolayısıyla doğal seçilim süreçlerinin bu yapı için işleyebileceğini göstermiştir. İkinci problem ilkeseldir: Tanım itibariyle bilim gözlemlenen olaylara doğal açıklamalar getiren bir disiplindir. Oysa bu örnekte gözlemlenen durum, üstünde herhangi bir teorik açıklama veya deneysel çalışma yapılmadan doğrudan akıllı bir tasarımcıya bağlanmıştır. Bu yaklaşım, güneşin hareketlerini açıklayamayan eski Yunanlıların bu hareketleri Helios’un at arabasıyla güneşi çektiği yönündeki açıklamasından farklı değildir.

Biyolojik Evrimin Bugünkü Dayanakları

150 yıldır yöneltilen çeşitli eleştirilerin üstesinden gelen evrim teorisi bugün dört ana tür kanıt tarafından desteklenmektedir.

1. Fosiller: Darwin ve evrim teorisinin ilk savunucuları evrimin en temel kanıtı olarak fosil kayıtlarını görüyorlardı. Toprağın üst katmanlarındaki yeni fosiller bugünkü organizmalara çok benzerken alt katmanlara inildikçe benzerlik giderek azalır. Bu gözlem canlı türlerinin sürekli bir değişme ve birbirinden farklılaşma gösterdiği fikriyle uyumludur. Soyu tükenmiş canlıların çoğu fosilleşemeden yok olmuş olsa da bazı durumlarda eksiksiz sayılabilecek fosillere sahibiz. Eksik halkaların elimizde olduğu durumlara örnek olarak sürüngen-kuş arası canlılar ve atların son birkaç milyon yıl içindeki ataları verilebilir.
  
2. Morfoloji: Farklı türlerin başka türlü kolay açıklanamayacak yapısal benzerlikleri evrim teorisinin aynı atadan türeme fikriyle doğal bir açıklama kazanır. Kuşların kanatlarıyla memelilerin ön ayakları arasındaki benzerlik buna örnektir. Evrim teorisine göre bu iki yapı ortak kökenden (dinozorlar) türeyerek doğal seçilim yoluyla evrilmiş homolog yapılardır. İnsandaki apandis gibi artık işlevi olmayan organların varlığı da aynı şekilde açıklanabilir.
  
3. Biyocoğrafya: Birbirlerine benzeyen türlerin coğrafi dağılımı da Darwin’in teorisini desteklemek için kullandığı bir veriydi. Galapagos adalarında farklı gaga yapılarına sahip ispinoz türlerinin varlığı ortak bir atadan gelen türlerin doğal seçilim yoluyla çevreye uyacak şekilde değiştiğine işaret ediyordu. Benzer şekilde evrim teorisi neden Avrupa ve Kuzey Amerika’daki hayvanların birbirlerine benzediğini (iki kıta arasında yakın zamana kadar kara köprüsü vardı), Afrika ve Güney Amerika’daki hayvanların ise o kadar benzemediğini (iki kıta daha uzun süre önce birbirlerinden ayrıldılar) açıklayabilir.
  
4. Moleküler kanıtlar: Darwin’in sahip olmadığı moleküler bilgi bugün evrimin en güçlü kanıtı olarak görülüyor. Evrim teorisine göre ortak atadan daha yakın zamanda ayrılmış türler moleküler yapı itibariyle birbirlerine daha çok benzemelidirler. Genetik ve başka tür incelemeler bu iddiayı aynen destekliyor. Ayrıca moleküler kanıtlar birçok canlı formunun 550 milyon yıl önceki Kambriyen dönemde bir anda ve aynen bugünkü formuyla ortaya çıktığı şeklindeki bir zamanlar yaygın olan görüşün doğru olmadığını da gösteriyor.
  
İnsan Doğasının Açıklanmasında Evrim Teorisinin Yeri

Evrim teorisinin insan davranışının ve sosyal hayatının açıklanmasında kullanılması her zaman sorunlu olmuştur. Bunun tarihsel sebebi teorinin insanlara uygulanmasının zorunlu olarak biyolojik belirlenimciliğe, eşitsizliklerin meşrulaştırılmasına, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, hatta ahlaksızlığa yol açacağı korkusudur. Buna tepki olarak 20. yüzyılın ortalarında sosyal bilimlerde insanlarda biyolojik evrimin durduğu veya önemsizleştiği, davranışın asıl belirleyicisinin kültür olduğu, kültürün davranış kodlarını insan zihninin üzerine boş bir levhaya yazar gibi yazdığı fikri yaygınlık kazanmıştır. Yani insanın ruha veya kültüre sahip olduğu için evrimsel prensiplerden azade olduğu fikri insanı doğanın geri kalanından ayrı tutmanın gerekçesi olarak kullanılmıştır. Bu çekinceler sonucunda günümüzde bazı sosyal ve beşeri bilim alanları sanki evrim teorisi hiç ortaya atılmamış gibi okutulmaktadır.
  
Oysa özellikle son 15–20 yılda ivme kazanan evrimsel psikoloji, evrimsel antropoloji ve davranış ekolojisi gibi disiplinler evrim teorisinin insan doğasının açıklanmasında da başarıyla kullanılabileceğini gösteriyor. Bu alanlarda çalışan bilim adamlarına göre ancak evrimsel prensipler ışığında insanın neden (akıl ve vicdan diye anlaşıldığında) ruha sahip olduğunun, neden (sosyal öğrenme yoluyla edinilen, kişiden kişiye ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi ve pratik diye düşünüldüğünde) kültüre sahip olduğunun bilimsel bir açıklaması yapılabilir. Sözün kısası ruh da kültür de evrimsel kökenleri olan olgulardır ve evrim teorisinin kavramsal çerçevesi içinde incelenebilirler. Burada vurgulanması önemli olan evrim teorisinde rekabet kadar işbirliğinin de yeri olduğudur. Bu sayede teori saldırganlık, bencillik, kıskançlık gibi olumsuz olarak değerlendirdiğimiz özelliklerimizin yanında şefkat, fedakarlık, saygı gibi erdem olarak değerlendirdiğimiz özelliklerimizin de açıklanabilmesini sağlayacak potansiyele sahiptir. Yukarıda saydığımız disiplinler içinde dil, ahlak ve din gibi günlük hayatta iç içe olduğumuz, insanı insan yaptığını düşündüğümüz özellikler evrimsel süreç içinde sosyal yaşantının gereği olarak ortaya çıkmış olgular olarak görülmekte ve incelenmektedir.

Sonuç

150 yıldır sayısız defa çeşitli yönlerden sınanan evrim teorisi bugün biyolojik bilimlerde merkezi bir konuma sahiptir. Biyolog Dobzhanski’nin dediği gibi “evrimin yol gösterici ışığı olmadan biyolojideki hiçbir şey anlamlı değildir”. Aynı şeyi diğer bilim dalları ve kamunun geneli için söylemek henüz mümkün değil. Herkes İçin Evrim kitabının yazarı biyolog ve antropolog David Sloan Wilson’a göre evrim teorisinin ABD’de halk tarafından ancak yüzde 50 oranında kabul ediliyor olmasından daha vahimi teorinin günlük hayatlarıyla ilişkili olabileceğini düşünenlerin oranının sadece yüzde 1 dolayında olmasıdır. Bu durumda kamunun bilimsel okuryazarlığına önem veren bilim insanlarına önemli görevler düşüyor. İşte bu sebeple evrim teorisinin herkesin anlayabileceği şekilde tanıtılması, bir ideoloji olmayıp bilimsel bir teori olduğunun, açıklayıcı potansiyelinin ve uygulama alanları açısından öneminin vurgulanması için bu özel yıl çok iyi bir fırsat.