yaratılışçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaratılışçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.06.2010

Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi


(18 Haziran 2010’da Radikal Kitap’ta Hasan Bahçekapılı imzasıyla yayınlanan yazı)

EVRİM BİLİMİ VE YARATILIŞ EFSANESİ
Neyin Gerçek ve Neden Önemli Olduğunu Bilmek
Ardea Skybreak
Çeviren: Betül Çelik, Yordam Kitap
2010, 416 sayfa

Evrim teorisinin doğru olup olmadığı, temel prensipleri itibariyle kabul edilebilir olup olmadığı modern bilimde artık tartışılan bir konu değil. Modern evrim teorisi biyolojik bilimlerin temel taşı konumunda. Evrimin halk arasında tanınma ve kabul edilme düzeyine baktığımızda ise karşımıza çok farklı bir tablo çıkıyor. Dünyanın birçok ülkesinde evrimin orta öğretim ve üniversite eğitimine gerçek anlamda entegre edilmemesinden ve genellikle dinsel kaynaklı yoğun karşı propagandanın sebep olduğu yanlış bilgilenmeden dolayı evrim teorisi reddedilebiliyor ve bilim dışı görüşler evrime rakip olarak görülebiliyor.

Bu durum özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye için geçerli. 2006 yılında Science dergisinde yayınlanan bir araştırma Batı Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında bu iki ülke halkının evrim teorisini kabul etmede çok geride olduğunu göstermişti. İşte bu yüzden ABD halkı göz önünde bulundurularak yazılmış evrim teorisini tanıtan bir kitabın Türkiye halkının bilimsel okuryazarlığına katkıda bulunmak amacıyla çevrilmesi çok yerinde bir seçim.

Ardea Skybreak’in “Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi” adlı kitabı hem evrim teorisini biraz bilen hem de hiç bilmeyen okuyucuya teorinin temel prensiplerini ve teoriyi destekleyen bilimsel verileri ayrıntılı olarak ama teknik olmayan bir dille aktarmayı amaçlıyor. Bunun yanında kitap bir biyoloji ders kitabından farklı olarak evrim teorisinin etrafında dönen politik tartışmalar içinde de kendisini keskin bir şekilde konumlandırıyor. Skybreak muhafazakarların ve köktendincilerin politik görüşlerinin uzantısı olan yaratılışçılığa şiddetle karşı çıkarken evrim teorisini sadece bilimsel düzeyde değil, ilerici ve sosyalist dünya görüşü adına da savunuyor.

Kitabın 1. bölümü evrenin ve dünya üzerindeki hayatın tarihini kısaca özetledikten sonra Darwin’in evrim teorisinin temel kavramlarını tanıtıyor. Ortak bir atadan türeyen canlıların birbirinden farklılaşmasını ve giderek karmaşıklaşmasını sağlayan evrimsel süreç çeşitlilik, seçilim ve kalıtım kavramlarına dayanıyor. Bu bölümde canlılığın tarihinin bilimsel açıklamasıyla çeşitli kültürlerin yaratılış efsaneleri karşılaştırılıyor. Darwin’in ünlü kitabı Türlerin Kökeni’nde bahsettiği gibi doğal seçilim süreciyle tarım ve hayvancılıkta kullanılan yapay seçilim süreci arasındaki paralellik vurgulanıyor.

Bundan sonraki bölümler büyük ölçüde en yeni bulgular ışığında evrim teorisini destekleyen verileri ortaya sermek amaçlı. 2. bölümde güvelerde, sirke sineklerinde, Büyük Kanyon sincaplarında görülen evrimsel değişiklikler kolayca anlaşılır bir dille aktarılıyor. Bilinçsiz ilaç tedavisinin ilaca dirençli virüslerin evrimleşmesine sebep olabileceği anlatılarak evrim teorisi bilgisinin tıp alanında da vazgeçilmez olduğu gösteriliyor.

4. ve 5. bölümler doğrudan gözlenmesi zor olduğu için özel olarak tartışmalı olan türleşme (farklı türlere ayrılma) konusuna ayrılmış. Doğal seçilimin mikro düzeyde olduğu gibi makro düzeydeki değişimlerin de temel mekanizması olduğu vurgulanıyor. Aynı türün değişik grupları arasında ortaya çıkan üreme yalıtımının nasıl türleşmenin başlamasına sebep olabileceği gösteriliyor. Ayrıca evrimsel değişikliğin hızıyla ve türleşmenin mekanizmalarıyla ilgili evrimsel biyoloji içindeki tartışmaların neden yaratılışçıların iddia ettiği gibi evrim teorisi içinde bir kriz olduğu anlamına gelmediği açıklanıyor.

6. bölüm kısa başlıklar altında değişik alanlardan evrimi destekleyen bulguları özetliyor. Bunların en başında ortak bir atadan ayrılıp farklılaşma fikrini destekleyen fosil kayıtları geliyor. Ayrıca farklı canlı türleri arasındaki genom karşılaştırmaları, morfolojik özellik karşılaştırmaları, embriyolojik gelişim karşılaştırmaları, işlevini yitirmiş özelliklerin varlığı, kusurlu tasarım örnekleri, canlıların coğrafi dağılımı ancak evrim teorisi çerçevesinde anlam kazanan olgular olarak sunuluyor.

7. bölüm bilim dünyası dışında en çok tartışmaya sebep olan insanın evrimi konusuna ayrılmış. İnsanın insan olmayan hayvan türlerinden evrimleştiği fikri hem fosil bulgularından hem de insan-şempanze DNA’sı karşılaştırmalarından hareketle oldukça ayrıntılı ve güçlü bir şekilde savunuluyor. İnsansıların evrimsel gelişimindeki iki önemli atılımın iki ayaklılığa geçiş ve beyin büyüklüğündeki muazzam artış olduğu belirtiliyor. Bu bölümde yan konu olarak yine büyük tartışmalara yol açan biyolojik ırk kavramı ve Sosyal Darvinizm görüşü ele alınıyor ve ikisinin de bilimsel bir dayanağının olmadığı söyleniyor.

Kitabın son ve en uzun bölümü yaratılışçılık konusunun ele alındığı 8. bölüm. Başlıktan da anlaşılabileceği gibi kitabın bir amacı evrimin neden bir gerçek olduğunu göstermekken diğer bir amacı da yaratılışçılığın neden efsaneden ibaret olduğunu göstermek. Evrimin karşısında yer alan yaratılışçılık görüşünden genellikle kastedilen “Evreni Tanrı yaratmıştır” şeklinde ifade edilebilecek çok genel bir fikirden ziyade “Canlı türleri birbirlerinden ayrı olarak nispeten kısa bir süre önce yaratılmıştır” şeklinde ifade edilebilecek daha özel bir fikir. (Dolayısıyla dindar bir insan bu özel anlamıyla yaratılışçı olmak zorunda değil; “tanrıcı evrim” denen bir görüşü de benimseyebilir.) Bölümde öncelikle evrim ve bilim karşıtı politik bir hareket olarak ABD’deki yaratılışçılığın tarihi anlatılıyor ve 2000’li yıllarda bu hareketin sempatizanlarının ABD yönetiminde oldukça etkili noktalarda bulunduğu belirtiliyor. Daha sonra bilimsel bir teorinin ne olduğu anlatılarak evrim teorisi ve yaratılış görüşünün bilimsel statüleri arasındaki fark vurgulanıyor. Ayrıca yaratılışçıların bilimsel gerçekleri çarpıtmaları da çeşitli örneklerle gösteriliyor. Termodinamiğin 2. yasasının neden evrimle çelişmediği, dünyanın neden 10,000 değil 4.5 milyar yaşında olduğu gösterilerek eski moda yaratılışçıların klasik itirazlarına cevap veriliyor. Bölümde daha ayrıntılı olarak ele alınan konu daha yeni olan Akıllı Tasarım görüşü ve bu görüşün “indirgenemez derecede karmaşık” olduğunu ve dolayısıyla evrimleşmiş olamayacağını iddia ettiği biyolojik yapılar. Akıllı tasarımcıların bakteri kamçısı, kanın pıhtılaşmasını sağlayan sistem, göz, kulak gibi üzerinde ısrarla durduğu yapılar ele alınarak bunların nasıl ortaya çıktığının en iyi açıklamasının neden yine evrim teorisi tarafından verilebileceği açıklanıyor. Bölüm ve kitap evrim ne kadar sağlam bir bilimsel temele oturmuş olsa da evrime saldırıların durmayacağı, bu yüzden evrimi ve bilimsel yaklaşımı aktif bir şekilde savunmak ve öğretmek gerektiği uyarısıyla son buluyor.

Modern evrim teorisini bilimsel verilere sadık kalarak aktaran kitapta bazı ufak hatalar yok değil. Her türlü kayadan fosil çıktığının söylenmesi (s. 33; fosiller genellikle sadece tortul kayalardan çıkar), “fitness” teriminin çevirisiyle ilgili sorunlar (s. 42), bir teorinin kesin olarak ispatlanmasıyla ilgili yanlış anlamaya yol açabilecek ifadeler (s. 45; bilimsel bir teori matematikteki anlamıyla ispatlanamaz), J. B. S. Haldane’in bir sözünün yanlışlıkla T. H. Huxley’ye atfedilmesi (s. 107) bunlardan bazıları. Ayrıca Kaynakça’nın daha kapsamlı olması ve metin içinde birincil kaynaklara referans verilmesi kitabı bilim dışı görüşlerle mücadelede kaynak olarak kullanmak isteyecek okuyucu için daha yararlı olurdu.

Yazarın bilimsel bir görüşle beraber politik bir görüşü de savunma tercihini eleştirenler çıkabilir. Fakat bu tercih aslında yazarın genel amacıyla uyumlu. Skybreak aslen bilim adamlarını ikna etmeye değil halkı bilimsel konularda bilinçlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de bilim dışı görüşlerin politik temelinin ne olduğunu göstererek okuyucuyu bilimsel gerçeği tanıma, talep etme ve onun için savaşma konusunda motive etmeye çalışıyor. Türkçe basımın önsözünü yazan Prof. Ali Nihat Bozcuk’un belirttiği gibi, genel okuyucunun zorluk çekmeden okuyabileceği bir dille yazılmış ve Betül Çelik’in akıcı Türkçesi’yle çevrilmiş kitabın bu amacı başarıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz.

6.11.2009

Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi

   

Bilim ve Ütopya, Kasım 2009 tarihli yazımız..
 
Modern akıllı tasarım düşüncesi ABD’de 1990’larda ortaya çıktı. Bunun başlıca sebebi yaratılışçıların 1980’lerin başlarından itibaren mahkemelerde ardarda yenilgiye uğramalarıydı. Yaratılışçıların okullarda evrim teorisinin öğretilmesini engellemek, o olmayınca evrim teorisiyle beraber yaratılışçılığın da öğretilmesini sağlamak amacıyla yaptıkları girişimler hep ABD’de anayasanın 1. maddesindeki laiklik ilkesine takıldı. Mahkemeler hep evrim teorisinin bilimsel bir teori olduğu için fen derslerinde okutulabileceğine, yaratılışçılığın ise dinsel bir görüş olduğu için laik devlet okullarının fen derslerinde okutulamayacağına hükmetti.
     
Bunun üzerine hedef evrim teorisindeki maddeci ve doğalcı çağrışımlara sahip olmayan, yaratılışçı dünya görüşüyle kolayca uzlaşabilecek bir alternatif görüşün evrim teorisine rakip bilimsel bir teori olarak lanse edilmesi haline geldi. Bu çabanın sonucu akıllı tasarım görüşünün ortaya atılması oldu. Son 10 yıldır evrim karşıtlarının hukuk düzeyindeki çabaları akıllı tasarımın da evrim teorisi gibi bilimsel bir teori olduğunu ve bilimsel açıdan en az onun kadar sağlam olduğunu, aynı zamanda evrim teorisiyle uzlaşamayacağını ve dolayısıyla onun rakibi olduğunu kabul ettirmeye yönelik. Bu sayede evrim teorisine yer verilen derslerde bilimdeki tartışmaları yansız bir şekilde yansıtmak ve evrime eleştirel bakabilmeyi sağlamak adına akıllı tasarım görüşünün de okutulmasını sağlamayı amaçlıyorlar. Evrim teorisi savunucuları ise akıllı tasarımın kendisinden önceki yaratılışçılık gibi bilimsel bir teori değil dinsel bir görüş olduğunu, bu sebeple yaratılışçılık gibi akıllı tasarımın da fen derslerinde yeri olmadığını savunuyorlar.
 
Bu yazıda akıllı tasarımın okullarda öğretilmesinin uygun olup olmadığı konusunu doğrudan ele almıyoruz. Onun yerine tartışmaların merkezinde yer alan, akıllı tasarımın “bilimsel” olup olmadığı konusunu, bilimselliğin ve bilimsel yaklaşımın ne olduğunu modern bilim felsefesinden hareketle sorgulayarak ele alıyoruz. Amacımız günlük hukuki ve siyasi tartışmalardan bir adım geriye gelerek konuya daha felsefi bir açıdan yaklaşmak, bu sayede günlük tartışmaların iki taraf için de daha rasyonel yürümesini ve daha verimli olmasını sağlamak.

                                                        Akıllı tasarımcıların iddiaları
 
William Dembski, Michael Behe, Philip Johnson gibi akıllı tasarım savunucularının görüşlerini savunmak için kullandıkları ana argüman şu şekilde özetlenebilir (Sarkar, 2007):
  
1. Evrim teorisindeki kavramsal araçlar biyolojik özelliklerin kalıtımı, yönlendirilmemiş çeşitlilik ve doğal seçilimden ibarettir.
2. Evrim teorisinin açıklayamadığı birçok biyolojik olgu vardır ve bunların başında karmaşık biyolojik yapılar gelmektedir.
3. Evrim teorisi sadece geçici olarak değil, elindeki kavramsal araçlar söz konusu olduğunda prensip itibariyle bu tür yapıların ortaya çıkışını açıklayamaz.
4. Eldeki veriler akıllı (yani ancak bilinçli bir varlığın işe karışması sonucu oluşabilecek) tasarım fikrinin yeterli bir açıklamaya ulaşabilmek için kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir.
 
Ayrıca akıllı tasarımcılar evrim teorisi savunucularının, açıklayıcı gücü bakımından akıllı tasarım fikri evrim teorisinden üstün olmasına rağmen bunu kabul etmeye yanaşmamalarını evrimcilerin “doğalcılık” (naturalism) fikrine dogmatik bir şekilde bağlı olmalarına bağlamaktadırlar. Dolayısıyla akıllı tasarımcıların felsefi düzeydeki argümanları büyük ölçüde doğalcılık fikrini metafiziksel bir dogma sayıp reddettikleri eleştirilerden oluşur.
        
Bilimde doğalcılık ve diğer metafiziksel prensipler
     
Akıllı tasarımcıların iddialarını değerlendirebilmek için önce kısaca doğalcılıktan ne kastedildiğine, bilim tarihinde nasıl bir rol oynadığına ve gerçekten bilim adamları tarafından dogmatik bir şekilde savunulup savunulmadığına bakmak yararlı olur.
 
Doğalcılık modern bilim felsefesinde en az iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Metodolojik doğalcılık bilimin inceleme alanına sadece doğal yollarla incelenebilecek olayların girdiğini, bunların açıklanmasında da sadece doğal mekanizmaların kullanılmasını öngörür. Yani metodolojik doğalcılık bilimin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili bir tezdir. Ontolojik doğalcılık ise evrende sadece doğal olayların ve mekanizmaların var olduğunu öngörür. Yani ontolojik doğalcılık neyin gerçekten var olduğuyla ilgili metafiziksel bir tezdir. Ontolojik doğalcılık da zaman zaman bilim adamları ve bilim felsefecileri tarafından savunulsa da modern bilim açısından asıl vazgeçilmez sayılan metodolojik doğalcılıktır. Akıllı tasarıma yöneltilen başlıca eleştiri de metodolojik doğalcılığın dışında kaldığı için bilim dışı olduğudur.

17. yüzyıldan itibaren önem kazanan metodolojik doğalcılığın modern bilim için nasıl bu kadar önemli bir prensip haline geldiğine ve neden aslında vazgeçilmez bir dogma olmadığına bilim tarihinde kısa bir yolculuk yaparak bakalım.

Metafiziksel prensipler tarih boyunca bilimsel açıklama geliştirme çabalarına yol göstericilik etmiştir. Bunun en ünlü örneklerinden biri 17. yüzyıl mekanistik felsefesindeki cisimler arasında uzaktan etkinin mümkün olmadığı prensibidir. Newton’ın 17. yüzyılın sonlarında ortaya attığı evrensel çekim yasası ise gök cisimlerinin birbirlerini uzaktan etkilediğini öngörür. Newton’ın kendi ifadesiyle (“hypotheses non fingo”) nasıl mümkün olduğunu açıklayamadığı bu etki ve onu içeren yasa açıklama ve öngörü gücü bakımından o kadar başarılı olmuştur ki bilim dünyası kısa sürede yasayla beraber uzaktan etki prensibini de kabul etmek zorunda kalmıştır. Yani teorinin ampirik verileri açıklama gücü metafiziksel prensipten vazgeçilmesi sonucunu getirmiştir.

Bir diğer örnek klasik fizikteki zaman ve mekanın birbirinden bağımsız olduğu ve Eukleides geometrisinin mekanın doğru bir tasviri olduğu prensibidir. Bunlar doğrudan test edilebilecek fikirler olmamalarına rağmen aksini iddia etmek sağduyuya o kadar aykırı görünüyordu ki felsefeci Kant tarafından bile bilimin temelinde yatan ve onu mümkün kılan çok temel doğrular olarak görülmüşlerdir. Fakat bilindiği gibi 20. yüzyılda Einstein’ın genel relativite teorisi bu prensiplerden vazgeçerek o ana kadar fizik için açıklanamayan bir sorun olarak görünen Merkür’ün yörüngesinden sapması gibi olguları açıklamıştır. Teori metafiziksel görüşlerimizde çok radikal bir değişiklik gerektirmesine rağmen açıklama ve öngörü başarısı nedeniyle kısa zamanda bilim dünyasında kabul edilir hale gelmiştir.

Son olarak, Darwin’in doğal seçilim yoluyla evrim teorisi de o zamana kadar sorgulanmadan kabul edilen bazı prensiplerden vazgeçilmesini gerektirmiştir. Bunların başında da adaptasyonun, işlevselliğin amaçlılık olmadan ortaya çıkabileceği kabulü gelir. Darwin çevreye uyum sağlayan, hayatta kalma ve üreme işlevlerine hizmet eden karmaşık yapıların bilinçsiz, amaçsız, mekanistik bir süreç sonucunda ortaya çıkabileceğini önerdiği teorik mekanizmayla ve onu destekleyen verilerle göstermiştir. Bu sayede de “tasarımcı olmadan tasarımın mümkün olamayacağı” prensibinin terkedilmesini sağlamıştır.

Görüldüğü gibi bilimde yöntemsel ve metafiziksel prensipler zamanında ne kadar vazgeçilmez görülürse görülsün ampirik kanıtlardan hareketle değişebilmektedir. Doğalcılık prensibi de bu bakımdan farklı değildir. 17. yüzyılda bilimsel devrim dediğimiz dönemden beri doğaüstü açıklamaların bir kenara bırakılmasını sağlayan doğalcılık prensibi o zamandan günümüze kadar bilimin göz kamaştırıcı başarılarına eşlik etmiştir. Fakat daha büyük başarıların önünü açacaksa bilim dünyası doğalcılığın terk edilmesine de razı olacaktır. Burada belirleyici olan gene eldeki ampirik verilerin en iyi nasıl açıklanacağıdır. Ve birazdan göreceğimiz gibi akıllı tasarım savunucularının evrim teorisine alternatif doğalcı olmayan açıklamalar getirmek için sundukları ampirik veriler doğalcılığın terk edilmesini gerektirmekten çok uzaktır.
  
İndirgenemez karmaşıklık ve akıllı tasarım
     
Karmaşık biyolojik yapılar evrim teorisyenleri için yeni bir kavram değil. Doğal seçilim yoluyla evrim karmaşık yapıların doğal yollarla nasıl ortaya çıkmış olabileceğini açıklama potansiyeli taşıdığı için Darwin’in zamanından beri bilim adamlarının ilgisini çekmiştir. Ve Darwin’den bu yana geçen zaman içinde evrim teorisi birçok karmaşık yapının ortaya çıkışını başarıyla açıklamıştır.

Akıllı tasarımcılara göre indirgenemez karmaşıklık özel bir karmaşıklık türüdür. Buna göre indirgenemez derecede karmaşık bir sistem birbiriyle koordinasyon içinde çalışması gereken birçok parçadan oluşur ve bu parçalardan bir tanesinin eksik olması durumunda bile sistem tamamen iş göremez hale gelir. Dolayısıyla böyle bir sistemin evrimsel süreç içinde tesadüf eseri ortaya çıkan yararlı mutasyonların seçilmesi yoluyla adım adım oluşması mümkün değildir. Böyle bir sistem akıllı bir tasarımcı tarafından belli bir amaca yönelik olarak bilinçli bir şekilde tasarlanmış izlenimi vermektedir. Ve ortada daha iyi bir doğal açıklama yoksa gerçekten akıllı bir tasarımcının işe karıştığını en iyi açıklama olarak kabul etmek bilimsel yaklaşımın gereğidir. Açıkça söylemeseler de akıllı tasarım savunucularının akıllı tasarımcı derken doğaüstü, tanrısal bir varlığı kastettikleri herkes tarafından tahmin edilebilir.

İndirgenemez karmaşıklık prensipte ciddiye alınabilecek bir eleştiridir. Gerçekten de biyolojik bir yapının indirgenemez derecede karmaşıklığa sahip olduğunun ispatlanması ortodoks Darwinci (yani doğal seçilime dayalı) yaklaşım için ciddi bir sorun oluşturabilir. Bununla birlikte bu ilkenin temel sorunu henüz indirgenemez karmaşıklıktaki bir yapının gösterilememiş olmasıdır. Örneğin, akıllı tasarımcıların ikonu haline gelmiş olan bakteri kamçısının biyolojik fonksiyonlarını gerçekleştirebilmesi için 30 kadar proteinin aynı anda işlevsel olması gerekmektedir. Behe’nin iddiasına göre, herhangi bir bileşeninin eksikliği durumunda çalışmayacak ve bu sebeple daha az bileşene sahip fonksiyonel bir yapıya indirgenemeyecek olması yüzünden bakteri kamçısının varlığı doğal seçilim süreçlerince açıklanamaz. Oysa bakteri kamçısının homologu olan 3. tip sekretuar sistemi, bakteri kamçısında da bulunan 10 temel protein bloğu ile çalışır. Buna ek olarak, yeni çalışmalar bakteri kamçısının kullandığı protein gruplarının içinde başka işlevsel protein grupları da saptamıştır. Başka bir deyişle bakteri kamçısının çalışma sistemi çok karmaşık olmasına rağmen indirgenemez değildir (Miller, 2008).

Bir başka ünlü örnek kanın pıhtılaşmasıda rol oynayan biyolojik süreçlerle ilgilidir. Benzer bir biçimde bu süreçlerin de indirgenemez bir karmaşıklığa sahip olduğu iddia edilmiştir. Ancak yapılan genetik çalışmalar yunus ve balinalarda kanın pıhtılaşmasına yönelik faktörlerden birinin, kirpi balığında ise üçünün eksik olduğunu, ancak bu canlıların pıhtılaşmayla ilgili bir sorun yaşamadığını göstermiştir. Bu bulgular, karmaşık bir sistemin daha basit bir parçasının da benzer işlevler taşıyabileceğini göstermiş ve sistemin evrimsel tarih içinde adım adım gelişebileceği fikrini desteklemiştir (Miller, 2008). İndirgenemez karmaşıklıkla ilgili örnekler bunlarla sınırlı değildir ancak şimdiye kadar ortaya atılan her örnek evrim teorisi çerçevesinde açıklanabilir durumdadır.

Diğer taraftan, gerçekten indirgenemez derecede karmaşık bir sistemin keşfedilmesi de  evrim teorisi için aşılamayacak bir sorun olmayabilir. İndirgenemez karmaşıklığa Darwinci açıdan iki tür açıklama getirilebilir. Bunlardan birincisine göre adım adım ortaya çıkan bir sistem sonradan indirgenemez derecede karmaşık hale gelmiş olabilir. Mesela A yapısının bir işlevi mükemmel bir şekilde olmasa da yerine getirebildiğini varsayalım. Daha sonra buna B yapısı ekleniyor ve ortaya çıkan AB sistemi işlevi daha iyi yerine getiriyor. Bir sonraki aşamada A mutasyona uğrayarak A’ haline geliyor ve A’B sistemi söz konusu işlevi daha da iyi yerine getirdiği için evrim tarafından seçiliyor. Fakat artık sistemin parçaları olan A’ ve B tek başlarına işlevi yerine getirebilecek durumda değiller. Diğer bir deyişle A’B sistemi indirgenemez derecede karmaşık hale geldi. Sistemi ilk olarak bu aşamada gözleyen biri bunun adım adım Darwinci bir süreç sonunda ortaya çıkamayacağını düşünebilir. Oysa sistem aslında tam da bu şekilde ortaya çıkmıştır (Sarkar, 2007).
  
İkinci Darwinci açıklamaya göre indirgenemez derecede karmaşık bir sistemin daha az karmaşık önceki halleri başka bir işlevi yerine getirdikleri için seçilmiş olabilir. Dolayısıyla bugünkü karmaşık sistem daha az karmaşık eski formlardan evrimleşmiş olabilir. Buna verilebilecek en iyi anlaşılmış örneklerden biri kuştüyüdür. Kuştüyüne sahip olmayan hiçbir kuş bilindiği kadarıyla uçamamaktadır. Kuşların dinozorlardan, kuştüyünün de dinozor pullarından evrimleştiğini biliyoruz. Fakat pul-kuştüyü arası yapılar uçmayı sağlayacak aerodinamik özelliklere sahip değildir. Bu durumda kuştüyleri bir tür indirgenemez derecede karmaşık sistem olarak görülebilir. Fakat gene biliyoruz ki kuştüyü uçmayı sağlama dışında ısı kaybına karşı yalıtım özelliğine de sahiptir. Pul-kuştüyü arası formlarda da bu özellik kısmen vardır. Dolayısıyla pullardan kuştüyüne adım adım geçiş muhtemelen yalıtım avantajı kazandırdığı için başlamıştır ve belli bir aşamada kuştüyü artık bir başka işlev olan uçmayı da sağlar hale gelmiştir (Sarkar, 2007).
  
Özet olarak, Darwinci görüşün prensip itibariyle açıklayamayacağı indirgenemez derecede karmaşık bir sistem henüz keşfedilmiş değildir. Bu da eldeki verilerin, Darwinci görüşün ve benzeri doğalcı açıklamaların dışına çıkılmasını ve akıllı tasarım görüşünün benimsenmesini gerektirmediği anlamına gelmektedir.
 
Akıllı tasarıma karşı kullanılmaması gereken eleştiriler
 
Akıllı tasarım görüşünün ampirik ve kavramsal açılardan ne şekilde eleştirilebileceğini kısaca görmüş olduk. Bu kısımda evrim teorisi savunucularının akıllı tasarımı özellikle felsefi yönden eleştirmeye giriştiklerinde sık kullandıkları ve zayıf oldukları için aslında kullanmamalarının daha uygun olacağı bazı argümanlara bakacağız.
 
Başta da gördüğümüz gibi, akıllı tasarımın fen derslerinde okutulmasının uygun olup olmadığının tartışıldığı bir ortamda akıllı tasarım görüşünün ve savunucularının dinsel bir motivasyona sahip olduğunu göstermek etkili bir strateji olabilir. Fakat akıllı tasarım görüşünün bilimselliğinin bilim felsefesi açısından tartışıldığı bir ortamda bu sağlam bir argüman değildir. Bilim felsefesinde bilimsel bir görüşün kaynağıyla gerekçelendirilmesi arasında bir ayrım yapılır. Ve görüşün bilimselliğiyle, sağlamlığıyla, doğruluğuyla ilgili bir tartışma ancak gerekçelendirme düzeyinde yapılabilir. Yani görüş ortaya atıldıktan sonra savunulması/gerekçelendirilmesi ampirik veriler ve bilimsel düşünüş kullanılarak yapılır. Bu açıdan zayıf olan bir görüşün bilimselliği sorgulanabilir. Fakat kaynağı (ortaya atılma sebebi) bir kutsal kitap olduğu, dayanaksız bir tahmin olduğu, hatta bir rüya olduğu gerekçesiyle bir görüşün bilimselliği sorgulanamaz. Bu bakımdan akıllı tasarımın bilimselliğinin felsefi açıdan tartışıldığı bir ortamda dinsel kaynaklı olma eleştirisi sağlam bir argüman değildir.
  
Akıllı tasarımı ortaya çıkaran akıllı tasarımcının gözlenemiyor olması da kendi başına akıllı tasarım görüşünün bilimselliğini zedeleyen bir husus değildir. Bilimde doğrudan gözlenemeyen mekanizmaların açıklama amaçlı olarak sık sık kullanıldığını görürüz. Modern fizikte gözlenemeyen parçacıkların, fizik deneylerinde ortaya çıkan etkilerin açıklanması amacıyla kullanılması buna bir örnektir. Burada önemli olan, gözlenemeyen mekanizmayı ileri süren teorinin bu mekanizmanın ne tür şartlarda ne tür gözlenebilir sonuçlar ortaya çıkaracağıyla ilgili test edilebilir tahminler yapabilmesidir. İşte bu bakımdan akıllı tasarım düşüncesi gerçekten sorunludur. Zira akıllı tasarımcının zihnini okuyabilecek bağımsız bir yönteme sahip olmadığımız için akıllı tasarım görüşü zaten gözlediğimiz etkilerin ötesinde başka ne gibi etkiler gözlememiz gerektiğiyle ilgili kolayca tahmin yapamamaktadır. Bu yüzden de bu görüş kamuoyunda bu kadar ses getirmesine rağmen bilimsel alanda hala önemli bir araştırmaya kaynaklık edebilmiş değildir.
 
Son olarak, Popper’ın “yanlışlanabilirlik” prensibinin basit halinin akıllı tasarıma karşı kullanılması da güçlü bir eleştiri niteliğinde değildir. Yukarıda gördüğümüz gibi doğrudan yanlışlanamayacak metafiziksel ve metodolojik prensipler bilimin kendisinde de vardır. Dolayısıyla yanlışlanamayacak yönleri olan bir teori doğrudan “bilim dışı” olarak sınıflandırılamaz. İkincisi, modern bilim felsefesi bize, yaptığı tek bir öngörünün bile yanlış çıkması durumunda bilimsel bir teorinin anında reddedilmesi gerektiğini söylememektedir. Duhem-Quine tezi olarak bilinen prensibe göre teorinin öngörüsüyle ampirik veri arasındaki uyuşmazlık teorinin yanlış olması dışındaki sebeplerden de kaynaklanıyor olabilir (Godfrey-Smith, 2003). Bu yüzden bir teorinin yanlışlanması Popper’ın zannettiği kadar basit bir süreç değildir. Son olarak, akıllı tasarımı yanlışlanamaz olduğu gerekçesiyle bilim dışı saymak ve daha öte bir değerlendirmeye tabi tutmamak bu görüşün bilimin kıskacından fazla kolay bir biçimde kurtulması anlamına gelmektedir. Astroloji bugün yanlışlanamaz olduğu için değil, tam tersine öngörüleri defalarca test edildiği ve yanlış çıktığı için bilim dışı sayılmaktadır. Aynı stratejiyi akıllı tasarıma karşı kullanmak, prensipte yanlışlanabilir bir teori olduğunu varsayarak bilimsel açıdan ciddiye almak, ve yaptığı öngörülerin sürekli yanlış çıktığını ampirik verilere dayanarak göstermek akıllı tasarıma karşı çok daha güçlü bir eleştiriyle ortaya çıkmayı sağlayacaktır (Pigliucci, 2002).

Sonuç: Bilimsel tavır

Günümüz bilim felsefesinde bilimin doğasıyla ilgili görüşler son derecede çeşitlidir (Godfrey-Smith, 2003). Bu yüzden bilimin amacıyla veya bilimselliğin kriterleriyle ilgili 20. yüzyılın ilk yarısında mantıksal pozitivizmin hakim görüş olduğu zamanlardaki gibi rahatça iddialar ortaya atabilecek durumda değiliz. Fakat gene de birçok bilim felsefecisi bilimin ana amaçlarından birinin ampirik verileri ve bilimsel yöntemin mantığını kullanarak varolanın en iyi açıklamasını sunmak olduğunu kabul edecektir. Bu yüzden bilimsellik adına evrim teorisi savunulurken gözden kaçırılmaması gereken şey bilimsel tavrın evrim teorisine değil bilimsel düşünüşe bağlı kalmayı gerektirdiğidir. Diğer bilimsel teoriler gibi evrim teorisi de ispatlanmış, doğruluğu kesin olarak gösterilmiş bir teori değildir. Yakın gelecekte elde edilecek araştırma bulgularının birikerek bizi evrim teorisinden vazgeçip yerine başka bir teoriyi benimsemeye sevketmesi ihtimal dahilindedir. Bu yüzden evrim teorisini dogmatik bir şekilde savunmaktan ziyade şu anda varolanın en iyi açıklaması olduğu için savunmak, daha iyi bir açıklama ortaya çıktığında da evrim teorisini terketmeye hazır olmak gerekir. Bilimsel tavrın gereği budur.


Kaynaklar
Godfrey-Smith, P. (2003). Theory and reality: An introduction to the philosophy of 
          science. Chicago: The University of Chicago Press.
Miller, K. (2008). Only a theory: Evolution and the battle for America’s soul. New York:
          Viking Books.
Pigliucci, M. (2002). Denying evolution: Creationism, scientism, and the nature of 
          science. Sunderland, MA: Sinauer Associates.
Sarkar, S. (2007). Doubting Darwin? Creationist designs on evolution. Oxford: Blackwell
          Publishing.


15.04.2009

200. Yılında Darwin ve 150. Yılında Evrim Teorisi

  
 
2009 yılı İngiliz doğa bilimci Charles Darwin'in doğumunun 200., doğal seçilim yoluyla evrim görüşünü ortaya attığı Türlerin Kökeni kitabının basılışının 150. yıldönümü. Bu vesileyle Darwin dünyanın önemli bilim müzelerini gezen "Darwin sergisi" gibi çeşitli şekillerde anılıyor. Nature, Science ve Scientific American gibi genel bilim ve popüler bilim dergileri bu yıldönümlerine özel yer ayırdılar. Biz de Darwin’in doğumunun 200. yılı için evrim teorisinin nasıl ortaya çıktığını, eleştirilere nasıl göğüs gerdiğini ve bugünkü konumunu gözden geçirdik.

Evrim Teorisinin Ortaya Çıkışı

Evrim fikri Darwin’den öncesine dayanmaktadır. Yunan filozofu Anaksimandros‘un yaşamın kökeninin sudan geldiğini söylemesi evrim fikrinin miladı olarak geçmesine rağmen bu, teorinin ortaya çıkışının gelişimsel sürecini değerlendirmek açısından anlamlı bir başlangıç noktası değildir. Teorinin ortaya çıktığı zamanın düşünsel oluşumuna zemin hazırlayan ilk anlamlı çalışma 18. yüzyılın başında botanikçi Carl von Linne tarafından gerçekleştirildi. Çalışma canlıların sınıflandırılması üzerinedir. Tarihte ile kez canlılar morfolojik özelliklerine göre sistemli bir biçimde sınıf, takım ve türlere ayrıldı. Linne’nin sistematiğinin kabul görmesinin ardından doğa bilimcisi Comte de Buffon türlerin ortaya çıkışının doğal süreçlere bağlı olduğunu savundu. 18. yüzyılın sonlarına doğru Darwin’in dedesi olan Erasmus Darwin bütün yaşamın tek bir atadan geldiği fikrini ortaya attı. Ancak ne Erasmus Darwin ne Buffon bu süreçleri açıklayacak mekanizmaları bulamadı.

Evrimin mekanizması ile ilgili ilk teoriyi Darwin’in doğduğu yıl olan 1809’da Jean-Baptiste de Lamarck ortaya attı. Teori, kullanılan uzuvların geliştiği ve bu gelişimin ebeveynlerce yavrulara aktarıldığı üstünedir. 1900’lerin başlarında Mendelci genetiğin yükselmesiyle birlikte Lamarckçı görüş bilimsel çevrelerce bir kenara bırakıldı.,

Lyell’ın 1830’da yazdığı Jeolojinin Prensipleri adlı kitabı Darwin’in görüşlerini derinden etkiledi. O tarihe kadar kabul gören ani ve büyük doğal afetlerin dünya yüzeyini şekillendirdiği görüşü yerini yavaş gelişen süreçlerin bunda etken olduğu görüşüne bıraktı. Hatta Charles Darwin 1831 yılında Beagle gemisiyle çıktığı ve evrim teorisinin temel prensiplerini keşfedeceği beş yıllık gezisine giderken Lyell’ın kitabını beraberinde götürdü. 18. yüzyılın yeni teorik fikirleri, fosil kayıtları ve Darwin’in özellikle Galapagos’ta adalardan topladığı çeşitli ispinoz türleri ve kara kaplumbağaları ile yaptığı çıkarsamalar doğal seçilim fikrini ortaya atması için gerekli temelleri sağladı. 1839’da yolculuk boyunca tuttuğu notlarını Beagle Yolculuğu adıyla bastırdı. Bu dönemde Darwin doğal seçilim fikrini şekillendirmeye başladı, ancak çeşitli çekincelerle fikirlerini yirmi yıl boyunca yayınlamadı. Darwin’i çalışmalarını yayınlamaya iten, Alfred Russel Wallace adında genç bir İngiliz kaşifin benzer bir teori ortaya atıp bunu bir mektupla Darwin’e göndermesiydi. 1858’de Wallace Darwin’e yazdığı mektuba Orijinal Türden Farklılaşma Eğilimi adlı makalesini eklemişti. Makale Darwin’inki gibi kapsamlı bir teori içermese de Darwin’in görüşlerine çok yakın olarak doğal seçilim yoluyla evrim teorisini betimliyordu. Her ikisi de Malthus’un nüfus ve çevre kaynakları üzerine olan teorisinden etkilenmişlerdi. Aynı yıl Wallace ve Darwin ortak bir makale yayınladılar. Takip eden yılda Darwin Türlerin Kökeni’ni yayınladı. Böylece sayısız bilim insanın temellerini attığı fikir Darwin’in çalışmalarıyla canlıları anlamaya yönelik bütünselci bir paradigma olarak ortaya çıktı.

Sorunlar ve Çözümler

Evrim teorisi ortaya atıldığı andan itibaren ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Darwin’in teoriyi ortaya attığı zamanlarda ünlü fizikçi Lord Kelvin o günün fizik bilgilerinden hareketle yaptığı hesapta, dünyanın yaşının doğal seçilimin mevcut canlı formlarını ortaya çıkarabileceği kadar büyük olmadığı sonucuna varmıştı. Bu durumda ya evrim teorisinde veya fiziksel bilgilerde bir hata olması gerekiyordu. 20. yüzyılın başlarında radyoaktivitenin keşfiyle birlikte Kelvin’in hesaplamasının yanlış olduğu ve dünyanın yaşının doğal seçilimin işlemesi için yeterli olduğu anlaşıldı.

Evrim teorisinin karşılaştığı bir diğer güçlük bazı türlerin doğal seçilim yoluyla evrimleşmesi mümkün görünmeyen özelliklere sahip olmasıydı. Erkek tavus kuşlarının görkemli kuyruğu bu duruma verilebilecek en ünlü örneklerden biridir. Erkek tavus kuşu, kuyruğunun ağırlığı ve büyüklüğü nedeniyle onu avlamak isteyenlerden kaçamamaktadır ve kuyruğu onun hayatta kalmasını zorlaştırmaktadır. Evrim teorisine göre bu özelliğe sebep olan genin doğal seçilim sürecinde yok olması gerekmektedir. Fakat ilk bakışta bu özellik doğal seçilimin işleyişine ters düşse de Darwin’in 1871’de geliştirdiği cinsel seçilim fikrine uygundur. Cinsel seçilim fikrine göre erkek tavus kuşlarının kuyruklarının özellikleri, dişi tavus kuşlarının eş seçiminde önemli rol oynamaktadır. Gösterişli ve büyük bir kuyruğa sahip olan erkek bir tavus kuşunun dişi tavus kuşları tarafından eş olarak seçilme ihtimali, gösterişsiz ve daha küçük kuyruklu diğer erkek tavus kuşlarının seçilme ihtimalinden daha yüksektir. Çünkü bu kuyruk, eş seçmeye çalışan dişi tavus kuşuna sahibinin genetik özellikleri hakkında mesaj vermektedir: Böyle bir kuyruğu ancak sağlıklı genlere sahip olan bir tavus kuşu taşıyabilir. Böylece görkemli kuyruğa sahip olan erkekler dişiler tarafından daha yüksek oranda seçilmekte ve genlerini gelecek kuşağa aktarmada daha başarılı olmaktadır ve bir tavus kuşunun büyük ve gösterişli bir kuyruğa sahip olmasına sebep olan gen nesilden nesile aktarılma şansını elde etmektedir. Cinsel seçilim fikri ortaya atıldıktan bir süre sonra deneye dayalı bulgularla desteklenmiş, evrim teorisinin önündeki bir engel daha ortadan kalkmıştır.
  
Evrim teorisinin karşılaştığı bir başka sorun da Darwin’in kalıtımın nasıl gerçekleştiği konusunda net bir fikri olmamasıydı. Darwin kalıtımın bir tür “harmanlama” şeklinde olduğunu düşünüyordu. Fakat bu düşünce doğal seçilimin işleyişiyle uyumsuzdu. Örneğin, eğer harmanlama fikri doğruysa, uzun boylu bir canlının kısa boylu bir canlıyla çiftleşmesi sonucunda ortaya orta boylu bir canlının çıkması ve uzun olma özelliğinin doğal seçilim sürecinde zamanla kaybolması gerekiyordu. Fakat uzun boylu olma özelliği nesiller boyunca kaybolmadığı için harmanlama fikri sorunlu gözüküyordu. Bu sorun 1860’lı yılların ortasında Mendel tarafından ortaya atılan “parçacıklı” kalıtım fikrine kadar devam etti. Mendelci kalıtım fikrine göre, canlıların özellikleri (boy, kuyruk gibi) bugün gen diye adlandırdığımız birimlerde kodlanmaktaydı. Fiziksel özelliklerimizden ziyade bu birimler nesilden nesile aktarılmakta ve kalıtım gerçekleşmekteydi. 20. yy. başlarında, Mendel’in günümüz genetik çalışmalarına zemin hazırlayan bu fikri, Darwin’in evrim teorisinin ana fikri olan doğal seçilimin karşılaştığı önemli bir sorunun çözümüne yardımcı olmuştur.
  
Doğal seçilim yoluyla evrim görüşüne karşı geliştirilen popüler argümanlardan biri indirgenemez karmaşıklıktır. Bu görüşün fikir babası dinbilimci William Paley durumu şöyle açıklamaktadır: Doğada yürürken bir saat ile karşılaştığımız zaman onun kendiliğinden oluşamayacak kadar karmaşık bir sistem olduğunu ve akıllı bir tasarımcı tarafından yapıldığını anlarız. Aynı yaklaşım günümüzde farklı bir ambalajla tekrar ortaya çıkmıştır: 1996’da Michael Behe ünlü kitabı Darwin’in Kara Kutusu’nda bakteri kamçısının indirgenemez bir karmaşıklığı olduğunu öne sürdü. Behe’ye göre otuzdan fazla proteinden oluşan bakteri kamçısının işlevsel olabilmesi için her bir parçasının eksiksiz çalışması gerekmektedir. Bu yapılardan herhangi birinin eksik olduğu durumda sistemin çalışamayacağını savunmuştur. Daha basit yapılara indirgenemeyecek bir sisteme sahip olduğu için bakteri kamçısının oluşumunun doğal seçilimle açıklanamayacağını, dolayısıyla evrim teorisinin yetersiz kaldığını, akıllı bir tasarımcıya ihtiyaç olduğunu iddia etmiştir.
  
İndirgenemez karmaşıklık prensipte evrim teorisi için ciddi sorun olabilecek bir durumdur. Ancak Behe’nin durumunda iki temel hata içermektedir. İlk sorun kanıtlarla ilgilidir: Bugüne kadar incelenen hiçbir yapıda bu durum tartışmasız olarak gözlemlenmemiştir. Örneğin yaratılışçılığın ikonu haline gelmiş bakteri kamçısıyla ilgili yapılan mikrobiyoloji çalışmaları, parçaların birbirinden bağımsız gruplar olarak da işlevsel olduğunu, dolayısıyla doğal seçilim süreçlerinin bu yapı için işleyebileceğini göstermiştir. İkinci problem ilkeseldir: Tanım itibariyle bilim gözlemlenen olaylara doğal açıklamalar getiren bir disiplindir. Oysa bu örnekte gözlemlenen durum, üstünde herhangi bir teorik açıklama veya deneysel çalışma yapılmadan doğrudan akıllı bir tasarımcıya bağlanmıştır. Bu yaklaşım, güneşin hareketlerini açıklayamayan eski Yunanlıların bu hareketleri Helios’un at arabasıyla güneşi çektiği yönündeki açıklamasından farklı değildir.

Biyolojik Evrimin Bugünkü Dayanakları

150 yıldır yöneltilen çeşitli eleştirilerin üstesinden gelen evrim teorisi bugün dört ana tür kanıt tarafından desteklenmektedir.

1. Fosiller: Darwin ve evrim teorisinin ilk savunucuları evrimin en temel kanıtı olarak fosil kayıtlarını görüyorlardı. Toprağın üst katmanlarındaki yeni fosiller bugünkü organizmalara çok benzerken alt katmanlara inildikçe benzerlik giderek azalır. Bu gözlem canlı türlerinin sürekli bir değişme ve birbirinden farklılaşma gösterdiği fikriyle uyumludur. Soyu tükenmiş canlıların çoğu fosilleşemeden yok olmuş olsa da bazı durumlarda eksiksiz sayılabilecek fosillere sahibiz. Eksik halkaların elimizde olduğu durumlara örnek olarak sürüngen-kuş arası canlılar ve atların son birkaç milyon yıl içindeki ataları verilebilir.
  
2. Morfoloji: Farklı türlerin başka türlü kolay açıklanamayacak yapısal benzerlikleri evrim teorisinin aynı atadan türeme fikriyle doğal bir açıklama kazanır. Kuşların kanatlarıyla memelilerin ön ayakları arasındaki benzerlik buna örnektir. Evrim teorisine göre bu iki yapı ortak kökenden (dinozorlar) türeyerek doğal seçilim yoluyla evrilmiş homolog yapılardır. İnsandaki apandis gibi artık işlevi olmayan organların varlığı da aynı şekilde açıklanabilir.
  
3. Biyocoğrafya: Birbirlerine benzeyen türlerin coğrafi dağılımı da Darwin’in teorisini desteklemek için kullandığı bir veriydi. Galapagos adalarında farklı gaga yapılarına sahip ispinoz türlerinin varlığı ortak bir atadan gelen türlerin doğal seçilim yoluyla çevreye uyacak şekilde değiştiğine işaret ediyordu. Benzer şekilde evrim teorisi neden Avrupa ve Kuzey Amerika’daki hayvanların birbirlerine benzediğini (iki kıta arasında yakın zamana kadar kara köprüsü vardı), Afrika ve Güney Amerika’daki hayvanların ise o kadar benzemediğini (iki kıta daha uzun süre önce birbirlerinden ayrıldılar) açıklayabilir.
  
4. Moleküler kanıtlar: Darwin’in sahip olmadığı moleküler bilgi bugün evrimin en güçlü kanıtı olarak görülüyor. Evrim teorisine göre ortak atadan daha yakın zamanda ayrılmış türler moleküler yapı itibariyle birbirlerine daha çok benzemelidirler. Genetik ve başka tür incelemeler bu iddiayı aynen destekliyor. Ayrıca moleküler kanıtlar birçok canlı formunun 550 milyon yıl önceki Kambriyen dönemde bir anda ve aynen bugünkü formuyla ortaya çıktığı şeklindeki bir zamanlar yaygın olan görüşün doğru olmadığını da gösteriyor.
  
İnsan Doğasının Açıklanmasında Evrim Teorisinin Yeri

Evrim teorisinin insan davranışının ve sosyal hayatının açıklanmasında kullanılması her zaman sorunlu olmuştur. Bunun tarihsel sebebi teorinin insanlara uygulanmasının zorunlu olarak biyolojik belirlenimciliğe, eşitsizliklerin meşrulaştırılmasına, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, hatta ahlaksızlığa yol açacağı korkusudur. Buna tepki olarak 20. yüzyılın ortalarında sosyal bilimlerde insanlarda biyolojik evrimin durduğu veya önemsizleştiği, davranışın asıl belirleyicisinin kültür olduğu, kültürün davranış kodlarını insan zihninin üzerine boş bir levhaya yazar gibi yazdığı fikri yaygınlık kazanmıştır. Yani insanın ruha veya kültüre sahip olduğu için evrimsel prensiplerden azade olduğu fikri insanı doğanın geri kalanından ayrı tutmanın gerekçesi olarak kullanılmıştır. Bu çekinceler sonucunda günümüzde bazı sosyal ve beşeri bilim alanları sanki evrim teorisi hiç ortaya atılmamış gibi okutulmaktadır.
  
Oysa özellikle son 15–20 yılda ivme kazanan evrimsel psikoloji, evrimsel antropoloji ve davranış ekolojisi gibi disiplinler evrim teorisinin insan doğasının açıklanmasında da başarıyla kullanılabileceğini gösteriyor. Bu alanlarda çalışan bilim adamlarına göre ancak evrimsel prensipler ışığında insanın neden (akıl ve vicdan diye anlaşıldığında) ruha sahip olduğunun, neden (sosyal öğrenme yoluyla edinilen, kişiden kişiye ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi ve pratik diye düşünüldüğünde) kültüre sahip olduğunun bilimsel bir açıklaması yapılabilir. Sözün kısası ruh da kültür de evrimsel kökenleri olan olgulardır ve evrim teorisinin kavramsal çerçevesi içinde incelenebilirler. Burada vurgulanması önemli olan evrim teorisinde rekabet kadar işbirliğinin de yeri olduğudur. Bu sayede teori saldırganlık, bencillik, kıskançlık gibi olumsuz olarak değerlendirdiğimiz özelliklerimizin yanında şefkat, fedakarlık, saygı gibi erdem olarak değerlendirdiğimiz özelliklerimizin de açıklanabilmesini sağlayacak potansiyele sahiptir. Yukarıda saydığımız disiplinler içinde dil, ahlak ve din gibi günlük hayatta iç içe olduğumuz, insanı insan yaptığını düşündüğümüz özellikler evrimsel süreç içinde sosyal yaşantının gereği olarak ortaya çıkmış olgular olarak görülmekte ve incelenmektedir.

Sonuç

150 yıldır sayısız defa çeşitli yönlerden sınanan evrim teorisi bugün biyolojik bilimlerde merkezi bir konuma sahiptir. Biyolog Dobzhanski’nin dediği gibi “evrimin yol gösterici ışığı olmadan biyolojideki hiçbir şey anlamlı değildir”. Aynı şeyi diğer bilim dalları ve kamunun geneli için söylemek henüz mümkün değil. Herkes İçin Evrim kitabının yazarı biyolog ve antropolog David Sloan Wilson’a göre evrim teorisinin ABD’de halk tarafından ancak yüzde 50 oranında kabul ediliyor olmasından daha vahimi teorinin günlük hayatlarıyla ilişkili olabileceğini düşünenlerin oranının sadece yüzde 1 dolayında olmasıdır. Bu durumda kamunun bilimsel okuryazarlığına önem veren bilim insanlarına önemli görevler düşüyor. İşte bu sebeple evrim teorisinin herkesin anlayabileceği şekilde tanıtılması, bir ideoloji olmayıp bilimsel bir teori olduğunun, açıklayıcı potansiyelinin ve uygulama alanları açısından öneminin vurgulanması için bu özel yıl çok iyi bir fırsat.