nörobilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nörobilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.11.2014

Cinsellik ve Beyin: İndirgemecilik ve Düalizm Üzerine


Kadınlarda cinsel isteksizlik (hypoactive sexual desire disorder: HSDD) son yıllarda giderek artan oranda koyulan bir teşhis. Bunun gerçekten tıbbi bir durum olup olmadığıyla ve muhtemel sebepleriyle ilgili tartışmalar sürüyor. Dört yıl kadar önce Wayne State University’den Michael Diamond tarafından HSDD teşhisi almış (ve almamış) bir grup kadınla bu durumun sebeplerini anlamaya yönelik bir beyin görüntüleme araştırması yapıldı. Hem araştırmanın kendisi hem de Diamond’ın bundan çıkan sonuçlarla ilgili verdiği demeçler İnternet üzerinden epey tartışıldı. Bu yazıda BBC News’da çıkan bir haber yazısı ve bu yıl çıkan bir felsefe makalesi (Savulescu & Earp, 2014) eşliğinde kısaca bu araştırmayı inceleyeceğiz.
  

  
Araştırmada Diamond 19 HSDD teşhisi almış kadına ve 7 normal kadına içinde erotik kısımlar da olan yarım saatlik bir video klipi göstermiş. Erotik görüntüler sırasında normal kadınlarda duygularla ilgili bir beyin bölgesi olan insulada faaliyet artışı gözlenmiş. HSDD’li kadınlarda böyle bir artış olmamış. Bundan hareketle Diamond HSDD’nin fiziksel bir temeli olduğunu, dolayısıyla gerçek bir tıbbi durum olduğunu, toplumun uydurduğu bir şey olmadığını iddia ediyor. Diamond’ın ağzından çıkıp çıkmadığı belli olmasa da BBC habere “zihin değil beyin” başlığını da eklemiş.

Diamond’ın araştırmasına ve yorumuna hemen birkaç eleştiri getirilebilir. Mesela beyin görüntüleme cihazında ortaya çıkan farklılığın HSDD’ye özgü olduğunu nereden biliyoruz? Belki bu fark depresyon göstergesi. Cinsel isteksizliğin depresyon sonucunda ortaya çıkabildiğini biliyoruz. Veya belki bu fark HSDD’ye sebep olan şey değil, onun bir sonucu. Bu ihtimaller daha kontrollü ve daha büyük çaplı bir araştırma yapılması gerektiğine işaret ediyor.

Savulescu ve Earp’ün (2014) eleştirisi ise metodolojik olmaktan ziyade felsefi bir eleştiri. Bu felsefeciler Diamond’ın (ve belki BBC haberi yazarının) kavramsal bir karışıklık içinde olduğunu, bu karışıklığın sebebinin de indirgemecilik olduğunu düşünüyorlar. İndirgemecilikten kastettikleri psikolojik sorunların sadece beyinden kaynaklandığı fikri. Bir psikolojik sorunun beyindeki yansımasını (neural correlate) bulmanın o sorunun sebebini anlamak olduğu yanılgısını eleştiriyorlar.

Savulescu ve Earp’ün haklı olduğu bir nokta var. HSDD’ye yol açan nedenler zincirinde geriye doğru gittiğimizde bu durumun elbette beyin dışında sebepleri de olduğunu fark ederiz. Stresli bir hayat temposundan romantik ilişkide beklediğini bulamamış olmaya kadar çok çeşitli sebepler HSDD’ye yol açmış olabilir. Fakat bu, son aşamada HSDD’nin sebebinin beyinden kaynaklanan bir durum olduğu gerçeğini değiştirmez. Yani diğer vücut dışı ve vücut içi sebeplerin katkısı ne olursa olsun HSDD’nin ortaya çıkıp çıkmayacağını son aşamada belirleyen beynin bu sebeplere verdiği tepkidir. Bu durumda “HSDD sadece bir beyin bozukluğu değildir” gibi itirazların yanlış anlaşılmaya ne kadar müsait oldukları da fark edilebilir. Asıl kavramsal karışıklığı yaratan “HSDD’nin beyinsel sebepleri olduğu gibi çevresel sebepleri de var” gibi ifadelerdir. Zira bu ifade beyinsel sebepler ve çevresel sebepler beraberce HSDD’yi ortaya çıkarıyor gibi bir izlenim yaratıyor. Oysa HSDD’yi son aşamada ortaya çıkaran tek başına beyindir. “Beyin bunu neden ortaya çıkarıyor?” diye sorduğumuzda neden-sonuç zincirinde biraz daha geriye gidip çevresel (ve belki aynı zamanda genetik) sebepleri göz önüne almamız gerekir.

BBC’nin “zihin değil beyin” başlığını ele alalım. “Beyin değil zihin” olması mümkün müydü? Tabii ki hayır. Zihinsel olan her şey aynı zamanda beyinseldir. HSDD’nin sebebinin insula sorunundan değil ilişki memnuniyetsizliğinden kaynaklandığı ortaya çıkarsa gene “beyin değil zihinmiş” diyemeyiz. İlişki memnuniyetsizliği de (henüz bütün ayrıntılarını ortaya çıkaramadığımız) bir beyin olayıdır. İlla bir ayrım yapılacaksa bilincinde olduğumuz beyin olayları ve bilincinde olmadığımız beyin olayları şeklinde bir ayrım yapılabilir. Dolayısıyla buradaki kavramsal karışıklık Savulescu ve Earp’ün işaret ettiği türden bir indirgemeciliğe dayanan bir karışıklık değil, bir tür gizli düalizme dayanan bir karışıklık. BBC haberinin yazarı zihinsel ve beyinsel olayların farklı olaylar olduğunu ve araştırmada beynin rolünün ortaya çıkmasıyla zihnin bir rolünün olmadığının gösterildiğini zannediyor. Oysa insula faaliyetindeki farklılaşma belki de çok aşina olduğumuz bir zihinsel durumun beyindeki yansıması.

Son olarak, Savulescu ve Earp’ün beyin görüntüleme araştırmasındaki bulguyu fazla küçümsediğini de belirtelim. Bu iki felsefeci makalelerinde bu tür bulguların ancak sorunun beyindeki yansımasını gösterebileceğini, sorunun sebebini asla gösteremeyeceğini söylüyorlar. Oysa (Diamond’ın basit araştırmasından hareketle bunu söyleyemesek bile) gördüğümüz beyin faaliyeti farklılığı pekala HSDD’nin sebebi de olabilir. Ayrıca bazı durumlarda psikolojik bir sorunun sebebinden çok doğrudan beyindeki yansımasıyla da ilgilenebiliriz. Mesela çevresel sebebi ne olursa olsun aşk acısının beyindeki yansımasının fiziksel acı bölgelerindeki faaliyet artışı olduğunu görmek yeterince ilginç bir bulgu olurdu. Dolayısıyla psikolojik sorunlarla ilgili “gerçek” ilerlemenin beyin görüntüleme araştırmalarıyla elde edilemeyeceğini düşünmek için bir sebep yok.


Kaynak:

Savulescu, J., & Earp, B. D. (2014). Neuroreductionism about sex and love. Think, 13, 7-12.


19.08.2013

Hayvanlarda Bilinç ve Bilincin Evrimi


Bir yılan olmak nasıl bir histir? Bir yılanın vücuduna sahip olmak, onun gibi hareket etmek, dünyayı bir yılan gibi algılamak nasıldır? Susan Blackmore’un “Bilinç” adlı kitabında sorduğu bu soruya kesin bir cevap verebilmek tabii ki çok zor. Bunun öncelikli nedeni yılan gibi diğer hayvanların bizimkine benzer bir bilinç sahibi olup olmadığını bilemememiz. Geçmişte olduğu gibi bugün de bu sorunun bütün zorluğuna rağmen birçok felsefeci ve bilim insanı “hayvanlar bilinç sahibi midir?” sorusuna cevap aramaktalar.

Bilincin Tanımı

Bu noktada bilinçten ne kastettiğimizi daha açık ifade etmemiz yararlı olacaktır. Webster İngilizce sözlüğünde bilinç “kişinin etrafının ve özellikle de kendinin farkında olması niteliği ya da hali” olarak tanımlanır. Bilinci sadece etrafında olup bitenden haberdar olma halinden ayıran da işte bu kişinin kendinin farkında olması durumu yani “bireysel farkındalık” ya da “öz-bilinç” (self-consciousness) durumudur. Bilinci dışsal ve içsel bilinç olarak ikiye ayırabiliriz. Buna göre dışsal bilinç etrafımızda olan bitenden haberdar olma durumu, içsel bilinç ise rüya hali gibi iç kaynaklı bilinç halleridir. Geçtiğimiz haziran ayında PNAS dergisinde yayınlanan makalelerinde Mashour ve Alkire (2013) bilinçte üç aşama tanımlar. Bunlar uyanıklık, uyuşukluk ve uyuşturulmuşluk ya da anestezi halidir. Tartışmamıza yararlı olacak bu kavramlara değindikten sonra sorumuza geri dönelim.

Hayvanlar Bilinç Sahibi midir? İki Ana Görüş

Eminim ki bu soruya direk ve kesin bir cevap vermenin ne kadar zor olduğunu çoktan fark etmişsinizdir. Fakat en azından birçok etik tartışmasını beraberinde getiren bu soruya verilen cevapları iki ana görüşte toplayabiliriz. İlk görüşe göre sadece insanlar bilinç sahibidir ve hayvanlar bu yetiye sahip değildirler. Bu görüş Fransız filozof Descartes’ın ortaya attığı dualizm fikrine dayanmaktadır. Bu fikre göre hem insanlar hem de hayvanlar vücutları itibariyle etten ve kemikten yaratılmış makinelerse de insanlar ruh sahibi olarak zihne ve özgür iradeye de sahipken hayvanlar bu özelliklerden yoksundur. Bu anlamda da bilinç sahibi değillerdir.

Buna karşı ikinci görüşü benimseyenler insan dışında diğer canlıların da kısmen ya da tamamen bilinç sahibi olduğunu savunurlar. Descartes’ın dualizmine karşı ve bu ikinci görüşe uygun olarak hayvanların hiçbir hisse sahip olmadığını öne sürmek de gerçekçi olmayacaktır. Zira memeli sinir sistemi acıdan ve sıkıntıdan kaçmak üzere evrilmiştir. Biyolog Marian Dawkins’e göre bir hayvanın ne kadar acı hissettiğini anlamanın en iyi yolu acıdan kaçınmak için ne kadar çalışmayı kabul ettiğidir. Örnek vermek gerekirse, bir levyeye basarak kendisine verilen elektrik şoklarından kurtulmayı öğrenmiş bir sıçan şoklar gerçekten canını acıtıyorsa su içmekten veya yemek yemekten tamamen feragat edip sadece şoktan kaçınmak için bu levyeye basmayı sürdürebilir. Bu anlamda da hayvanlar etraflarında olup bitenin farkındadır diyebiliriz. Fakat hayvanların öz-bilince sahip olup olmadığı sorusu halen tartışmalıdır.

Kendini Tanıma Yetisi ve Öz-bilinç

Öz-bilincin ortaya çıkışı için en önemli basamak organizmanın kendini tanıması ya da idrak etmesidir.  Bu nedenle 1970'lerde psikologlar ve sinirbilimciler değişik hayvan türlerinde kendini tanıma özelliğinin bulunup bulunmadığını araştırmaya başladılar. Kendini tanıma özelliğinin en kabul gören testi 1970 yılında psikolog Gordon Gallup tarafından şempanzelerde kullanılmak üzere hazırlanan “ayna-iz testidir”. Gallup bu testte anestezi altında şempanzenin normalde ayna olmadan göremeyeceği kaş ve kulak bölgelerini kırmızı bir boyayla boyar. Deneğin normal şartlarda vücudunda görse kaşıyarak çıkarmaya çalışacağı bu izi ayna karşısında da tekrarlayıp tekrarlamayacağı test edilir. Eğer denek aynada gördüğünün kendisi olduğunun farkındaysa yani öz-bilinç sahibiyse bu izi çıkarmaya çalışacak, eğer aynada gördüğü hayvanın kendisi olduğunu fark edemiyorsa yani öz-bilinç sahibi değilse bu izi çıkarmaya çalışmayacaktır. Şempanzeler dışında balıklar genelde karşılarına ayna konduğunda gördükleri şeyin bir başka balık olduğunu sanarak saldırmaya çalışır. Fakat daha kompleks sinir sistemine sahip hayvanlarda öz-bilincin bu türden izlerini görebilmek mümkün. Nitekim Gallup deneylerinin sonucunda şempanzelerin aynayla ilk karşılaşmalarından bir kaç gün sonra kendilerini aynada tanıyabildiğini göstermiştir. Ayna-iz testini kullanarak benzeri davranışlar diğer insansı ve insansı olmayan maymunlarda (Rajala ve arkadaşları, 2010), yunuslarda (Marten ve Psarakos, 1994), ve hatta saksağan gibi kuşlarda (Prior ve arkadaşları, 2008) gösterilmiştir. İnsanlarda ise kendini tanıma davranışı 18 ila 24 aylıkken gelişmektedir.
Saksağanlarda ayna-iz testi 

Kendini aynada tanıyabilme özelliği en azından hayvanların bir kısmının bir “ben” kavramına sahip olduğunu gösterse de primatolog Povinelli’ye göre bu, türlerin kendi içsel psikolojik durumlarının farkında olduğu anlamını taşımaz. Psikolog Cecilia Heyes’e göre ise ayna-iz deneylerinin sonuçları sadece bazı türlerin kendi hareketini aynada tanıyabilme özelliğini göstermektedir. Bunun ötesinde öz-bilinçle ilgili bir çıkarım yapılamaz.

Bilincin Sinirsel Temelleri ve Evrimi

Hayvanların bilinçli olup olmadığı sorusuna cevap verebilmek için bilincin sinirsel ve evrimsel temellerine bakmak yararlı olacaktır. Öncelikle Gallup ve takipçilerinin sonuçları hayvanların insanlarla paylaştığı ilkel bir öz-bilinç yetisini ve ortak bir sinirsel mekanizmanın varlığını gösterdiği için önemlidir. Bu fikre paralel olarak 2012 yılında Cambridge Üniversitesinde düzenlenen bilinç kongresinin sonunda yayınlanan “Cambridge insansı olmayan hayvanlarda bilinç deklarasyonuna” göre bilinci destekleyen sinirsel altyapı sadece insanlara özgü değildir. Şimdi bu yönde yorumlanabilecek bir kaç deneysel sonuca yer verelim.

Bilinç ve bilinçsizlik halleri arasındaki sinirsel farklardan hangi beyin bölgelerinin bu yeti için önemli rol oynadığı anlaşılabilir. Örneğin, Långsjö ve arkadaşları 2012 yılında yayınladıkları araştırmada anestezi kullanarak insanların bilinç seviyesini ayarlarken PET görüntülemesi aracılığıyla da hangi beyin bölgelerinin bu seviyelerde aktive olduğunu belirlediler. Sonuçlara göre denekler bilinçlerini kazanmaya başlarken beyin sapı, hipotalamus, talamus, ve ön singulat gibi beynin evrimsel olarak daha eski bölgelerinde aktivite artışı gözlendi. Buna rağmen evrimsel olarak daha yeni neokortikal (yeni korteks) bölgeler bilinç seviyesiyle paralellik göstermedi. Bunla beraber Långsjö ve arkadaşlarının bilinçle paralellik gösterdiğini gözlemlediği bölgelerin zarar görmesi kişinin komaya girerek bilincini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu şu anlama geliyor: bu anatomik yapılara sahip diğer türler de insanlardakine benzer bir farkındalığa/bilince sahip olabilir.
Kuşlar ve memelileri ortaya çıkaran evrimsel hatlar bundan yaklaşık 315 milyon yıl önce ayrılmıştır. Fakat ilginçtir ki daha önce belirttiğimiz gibi kuşlar kendini tanıma özelliği dahil olmak üzere bilinçle bağdaştırılan mental olarak karşı tarafın niyetini okuyabilme (zihin kuramı, theory of mind) ve olayların bilinçli hafızasını oluşturabilme (açık olaysal bellek, explicit episodic memory) gibi özelliklere sahiptirler. Bu tür bilişsel düzeydeki benzerliklerin nedeni insanlar ve kuşların beyin anatomilerindeki benzerlikleridir. Daha önce bahsettiğimiz anestezi deneylerinin bilinçle paralellik gösterdiğini bulduğu beyin bölgelerinin analogları kuş beyin anatomisinde de yer almaktadır. Bu akla iki ihtimali getirmekte: ya evrimsel süreçte bilinç birbirinden bağımsız olarak en az iki kere ortaya çıktı ya da kuşlar ve insanların ilkel sinir sistemine sahip ataları hali hazırda ilkel bir bilince sahipti.

Anestezi çalışmalarında ortaya çıkan evrimsel açıdan ilkel anatomik yapılar genel anlamıyla uyanık olma, ya da farkında olma durumunu sağlayan mekanizmalardır ve kuşlardan sürüngenlere, düşük seviye memeli kabul edilen kemirgenlerden, insansı maymunlara ve sonunda insanlara kadar merkezi sinir sistemine sahip birçok türde bu yapıları bulabiliriz. Ancak öz-bilincin ortaya çıkması için gereken beyin yapısı olan prefrontal korteks evrimsel olarak yeni ortaya çıkmış ve tüm hayvanların paylaşmadığı bir beyin bölgesidir. İlginçtir ki Gallup ve takipçilerinin sonuçlarına paralel olarak prefrontal korteks ya da kuşlardaki analoğu pallium öz-bilince ve yüksek bilişsel yeteneğe sahip türlerin beyin anatomisinde daha büyük yer kaplar. Bu da tam anlamıyla bilince sahip türlerin hem farkındalık için gerekli ilkel beyin yapılarına hem de öz-bilinç için gerekli daha yeni beyin yapılarına ihtiyaç duyduğu anlamına gelebilir.

Türler Arası Bilincin Sınırlarını Çizmek ve Sonuç

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız üzere bilinç, temel düzeyde farkındalık ve daha yüksek seviyede öz-bilinç ve “ben” kavramı, belli sinirsel mekanizmaları paylaştıkları için insan dışında birçok türe atfedilebilir. Yine de bu türlerin insanlarla aynı seviyede bilinç sahibi olduğunu iddia etmek zordur. Tıpkı türlerin sinir sistemleri daha az kompleks hale geldikçe o türlere atfedilen yüksek bilişsel yetilerin azalması gibi bilincin de sinir sisteminin gelişmişliğine göre çeşitli seviyelerde ortaya çıktığını düşünebiliriz.

 Deniz tavşanı 
Amerikalı felsefeci Daniel Dennett türleri öğrenme ve zihinsel yetilerine göre farklı kategorilere ayırmıştır. Örneğin, Dennett’ın en düşük kategorisi Darwinci canlılardır ve bu canlılar sadece mutasyonlarla seçilir veya yok olurlar. Dış dünyayı kontrol etme yetileri yoktur. Deniz tavşanı (bir deniz salyangozu türü) gibi Skinnerci canlılar (Amerikalı psikolog B.F. Skinner’a ithafen) önlerindeki tüm hipotezleri tek tek deneyerek ve yanlışları eleyerek öğrenebilirken, tüm omurgalı türlerin oluşturduğu Popperci canlılar (Felsefeci Karl Popper’e ithafen) denenecek tepkileri henüz denemeden zihinsel olarak eleyebilirler. Daha yüksek yetilere sahip belirli karga ve insansı maymun türlerinin oluşturduğu Gregorcu canlılar (Nöropsikolog Richard Gregory’ye ithafen) alet yapıcılarıdır ve dil gibi zihinsel aletlere sahiptirler. Böylece bu türler ayni türden diğer bireylerden kullanılan ortak dil yoluyla öğrenebilir ve bütün mümkün hipotezleri oluşturmak ve denemek zorunda kalmazlar. Son olarak en yüksek öğrenme yetilerine sahip Bilimsel canlılar bilimsel metodu kolektif olarak kullanabilecek kadar toplumsal halde yaşayan türlerdir.

Deniz üzümü
Dennett’ın bu kategorizasyonunu kullanarak bilinç üzerine çıkarımlarda da bulunabiliriz. Örneğin, farkındalık anlamında bilinç Darwinci canlılar haricinde diğer tüm kategorilere ait türlerde ortaya çıkmış olmalıdır. Buna göre mikro organizma düzeyindeki türler haricinde dış dünyayı algılama yetisine sahip tüm türler farkındalık anlamında bilinç sahibidir diyebiliriz. Mashour ve Akire (2013) bu sınırı hareketlilik üzerinden çizmiştir. Yazarlara göre hareket etme becerisine sahip her canlı dış dünyayı algılamak üzere bir sinir sistemine, dolayısıyla da dış dünya ile ilgili farkındalığa sahiptir. Aynı makalede verilen deniz üzümü (kordalılar sınıfına giren ilkel bir deniz hayvanı) örneği ilginçtir. Buna göre deniz üzümü yerleşmek için uygun bir yer bulduktan sonra sinir sistemini kendi içinde sindirerek yok eder. Bir diğer deyişle hareket etmeyi bıraktıktan sonra ne dış dünyayı algılamaya (yani farkındalık anlamında bilince) ne de buna izin veren sinir sistemine ihtiyacı vardır.

Buna karşın öz-bilinç ancak gelecek durumları öngörüp zihinsel olarak kendini bu durumlarda konumlandırabilen, içsel temsil becerisine sahip Popperci canlılarda mümkün olacaktır. Bilinçli olduğundan (yine de yüzde yüz olmamakla birlikte) emin olabileceğimiz tek tür olan insan şüphesiz bu kategorizasyonda Bilimsel canlılara örnektir. Belki de bu aşamada hangi türlerin bilinçli olduğu sorusu hakkında yapabileceğimiz tek yorum Bilimsel canlılar ve Popperci canlılar arasında gösterebileceğimiz ve yeterli derecede kompleks sinir sistemlerine sahip özellikle kuş ve memeli türlerini belli aşamada hem farkındalık hem öz-bilinç anlamında bilinçli kabul etmek olacaktır. Hangi türlerin hangi kategoriye düştüğünü göstermek şüphesiz bilimin gelecekte aydınlatacağı bir soru olarak önümüzde durmaktadır.

Munir Gunes Kutlu

Kaynakça

Gallup GG Jr (1970) Chimpanzees: self-recognition. Science 167(3914):86–87. 

Långsjö JW, et al. (2012) Returning from oblivion: Imaging the neural core of consciousness. J Neurosci 32(14):4935–4943.

Mashour, G. A., & Alkire, M. T. (2013). Evolution of consciousness: Phylogeny, ontogeny, and emergence from general anesthesia. Proceedings of the National Academy of Sciences, 110(Supplement 2), 10357-10364.

Marten K, Psarakos S (1994) Evidence of self-awareness in the bottlenose dolphin (Tursiops truncatus). In: Parker ST, Mitchell RW, Boccia ML (eds) Self-awareness in animals and humans: developmental perspectives. Cambridge University Press, Cambridge, pp 361–379.

Rajala AZ, Reininger KR, Lancaster KM, Populin LC (2010) Rhesus Monkeys
(Macaca mulatta) Do Recognize Themselves in the Mirror: Implications for the
Evolution of Self-Recognition. PLoS ONE 5(9): e12865.

Prior H, Schwarz A, Gunturkun O (2008) Mirror-induced behavior in the   
magpie (Pica pica): Evidence of self-recognition. PLoS Biol 6(8): e202.

12.08.2013

Hayatın Anlamı ve Beyin


Platon’a göre Sokrates savunmasında “Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” (ho de aneksetastos bios ou biotos anthropoi) der. Yani hayatı anlamlı kılan sorgulamak, eleştirel düşünmek, özellikle de erdem üzerinde kafa yormaktır. Aradan geçen 2400 yılda hayatın anlamı üzerinde ilerleme kaydettik mi? Özellikle bilim bu konuda bize yeni bir şey söylüyor mu?
  
Felsefeci, psikolog ve bilgisayar bilimci Paul Thagard bu soruya evet cevabı veriyor. 2010’da çıkan kitabı The Brain and the Meaning of Life’ta özellikle beyin bilimlerindeki gelişmelerden hareketle hayatın anlamı nedir sorusuna cevap verebilir hale geldiğimizi iddia ediyor.

  
Thagard’ın kitabın başındaki iddiaları doğalcılık manifestosu niteliğinde: Gerçekliği bilim yoluyla bilebiliriz; bilgi ve diğer zihinsel tecrübeler beyinden kaynaklanır; zihin beynin ötesinde bir şey değildir; doğaüstü bir varlık tarafından bildirilen mutlak doğrular ve yanlışlar yoktur; bilim ölümsüzlük ve özgür irade gibi dinsel kavramları çürütmüştür. Thagard kendi görüşüne “beyinsel doğalcılık” (neural naturalism) diyor.

Kitabın ilk yarısı psikoloji ve beyin bilimlerindeki son gelişmeleri, özellikle de duygular, ahlaki yargılar ve mutluluk hissiyle ilgili gelişmeleri özetliyor. Mesela neler insanları mutlu ediyor diye merak edecek olursak Thagard bize araştırmalardan hareketle şöyle bir liste sunuyor: minnet duygusunu ifade etmek, iyimser bir hayat görüşü geliştirmek, kuruntu yapmamak ve kendini başkalarıyla karşılaştırmaktan kaçınmak, küçük iyilikler yapmak, sosyal ilişkiler kurmak, zorluklarla başa çıkacak stratejiler geliştirmek, affetmeyi öğrenmek, insanı kapıp götüren faaliyetlerle uğraşmak, hayatın küçük neşelerinin keyfini çıkarmak, ideallerine bağlı kalmak, dini vecibeleri yerine getirmek ve hayatın ruhani yönüyle ilgilenmek, fiziksel aktivite ile vücudu zinde tutmak, vs.

Anlatılan ilginç nöropsikolojik araştırmalardan biri şu: Aşık insanları beyin görüntüleme cihazının içine sokuyorlar ve aşık oldukları kişinin resmini gösteriyorlar. Bu durumda beynin ventral tegmentum ve nukleus akkumbens bölgelerinde aktivasyon görülüyor. Bu bölgeler kokain bağımlılarına kokain gösterildiğinde harekete geçen bölgelerle aynı. İki bölgede de dopamin reseptörleri var. Yani haz duygusu ve ödülle bağlantılılar.

Fakat Thagard’ın amacı sadece araştırma bulgularını ve teorileri özetlemek değil. Bunlardan hareketle normatif sorulara cevap vermek istiyor. Mesela “hayatın amacı nedir” veya “hayatı ne anlamlı kılıyor” diye sorduğunda kastettiği şey sadece “insanlar ne yaptıklarında mutlu oluyorlar veya anlamlı bir hayat yaşadıklarını düşünüyorlar” sorusu değil. Thagard “hayatın amacı ne olmalı” veya “insanca bir hayat nasıl olmalı” sorusuna da cevap verebileceğini iddia ediyor. Kitabın tartışmalı olan yönü de burası.

Hayatı ne anlamlı (yaşamaya değer) kılıyor? Thagard’a göre cevap “hiçbir şey”, “din” ve “mutluluk” olamaz. Hayatın hiçbir anlamı veya objektif değeri yok diyen nihilizm doğru olamaz çünkü birçok insan hayatlarını değerli kılacak sebepler buluyor ve birçok insan mutlu olduğunu söylüyor. Din de cevap olamaz çünkü bazı insanlara huzur verse de dinsel inanç sistemleri birçok yanlış inanca ve hatalı akıl yürütmelere dayanıyor. Son olarak cevap mutluluk da olamaz çünkü mutluluk hayatın anlamı olmaktan ziyade anlamlı bir hayat sonucunda ortaya çıkan şey. Anlamlı hayat yaşamadan da mutlu olunabilir ve mutlu olmadan da anlamlı hayat yaşanabilir.

O zaman hayatın anlamı nedir? Merakla bekleyen okuyucuya Thagard şu cevabı veriyor: Sevmek, çalışmak ve oynamak. Yani anlamlı ilişkiler kurmak, üretken faaliyetler sonucu tatmin edici başarılar elde etmek ve eğlenmek. Okuyucu olarak bu noktada müthiş bir aydınlanma yaşadığımız söylenemez. Bazılarımız Freud’un, bazılarımız ise anneannemizin çok benzer bir şeyi çok önceden söylediğini hatırlar gibiyizdir (gerçi Freud çalışmayı ve sevmeyi hayatın anlamı olarak değil toplumsal hayatın temeli olarak öne çıkarıyordu).

Neden başka şeyler değil de sevmek, çalışmak ve oynamak? Çünkü Thagard için bu üç faaliyet ilişki kurma (relatedness), ustalık kazanma (competence) ve özerk olma (autonomy) ihtiyaçlarını karşılıyor. Thagard’ın normatif teorisinde ihtiyaç kavramı merkezi bir role sahip. Temel ihtiyaçları karşıladığı ve bu sayede insan olmayı sağladığı için sevmek, çalışmak ve oynamak hayatın anlamını oluşturuyor. Ve bunların temel ihtiyaçlar olduğunu beyin araştırmalarından hareketle biliyoruz.

Thagard’ın kitaptaki tezlerini bu şekilde özetledikten sonra kısa bir eleştirel değerlendirme yapalım. Özellikle üç soruya odaklanarak (Landau, 2013):
  
1. Hayatın gerçekten objektif bir anlamı var mı?
2. Bu anlamı sağlayan şeyler gerçekten sevmek, çalışmak ve oynamak mı?
3. Bunu gerçekten beyin araştırmalarından hareketle mi biliyoruz?

Nihilizme göre hayatın objektif bir anlamı ve değeri yoktur. Thagard’ın kitaptaki argümanları nihilizmi çürütüyor mu? Aslında Thagard nihilizmi çürütmeye çalışmıyor. Sadece doğru olmadığını varsayıyor. Mesela sevgi, çalışma ve oyun temel ihtiyaçlarımızı karşılıyor ve gerçek anlamda insan olmamızı sağlıyor diyor. Ama “insan olmak” gerçekten değerli bir şey mi? Nihilistler buna hayır cevabı verirler. Bu yüzden kitapta aslında nihilizme karşı verilmiş bir cevap yok. Bazı faaliyetlerin insanları mutlu etmesi ve hayatlarının anlamlı hale geldiğini düşündürmesi bir nihilisti hayatın yaşamaya değer olduğuna ikna edecek şeyler değil. Üstünde durmaya değer tek felsefi meselenin intihar olduğunu düşünen Camus ve hiç doğmamış olmanın doğmaktan her zaman daha iyi olduğunu düşünen Benatar muhtemelen Thagard’ın argümanlarına burun kıvırıp geçerdi.

Biz de nihilistlere burun kıvırdık ve hayatın gerçek anlamını aramaya devam ettik diyelim. Bulacağımız cevap kaçınılmaz olarak sevmek, çalışmak ve oynamak mı olur? Thagard’a göre bunlar temel ihtiyaçları karşılayan ve insan olmak için gerekli olan şeyler. Bu gene Thagard’ın öyle olduğunu göstermediği, sadece varsaydığı bir şey. Ülkesini kurtarmak için hayatının çoğunu cephelerde geçiren bir asker, insan haklarını savunmak için hayatını hapishanede geçiren bir aktivist veya münzevi yaşayıp hayatını tefekkürle geçiren bir keşiş Thagard’a göre anlamlı bir hayat yaşamıyor. Zira hayatlarında Thagard’ın anladığı anlamda sevgi, çalışma ve oyun yok. Oysa çoğu kimse bu insanların hayatlarının anlamsız olduğu fikrine katılmayacaktır. Bu insanların hayatlarını anlamlı saymak için pozitif duygular içinde olmaları gerekmez çünkü pozitif duyguların anlamlı hayat için yeterli ve gerekli olmadığını Thagard kendisi de kabul ediyor. Mesela bir uyuşturucu bağımlısı kendisine müdahale eden biri olmadığı sürece hayatını maksimum düzeyde haz içinde geçirebilir ama anlamlı bir hayat yaşadığı söylenemez.

Ayrıca sevmenin, çalışmanın ve oynamanın hayatı anlamlı hale getirdiğini kabul etsek bile bu, anlamlı bir hayat yaşamak için sadece bir ilk adım. Roskies’e göre asıl mesele anlamlı sevgiye, anlamlı işe ve anlamlı eğlenceye nasıl ulaşacağımız ve bu üçü arasındaki dengeyi nasıl kuracağımız. Thagard’ın kitabı maalesef bu bakımdan yol gösterici değil.

Son olarak, beyin araştırmalarının hayatın anlamı tartışmalarına bir katkısı var mı? Landau’ya göre psikolojik ve felsefi düzeydeki analiz bunun için yeterli. Mutlu olmak veya insan olmak için ilişki içinde olmak gerektiğini zaten biliyorsak aşıkların beyinlerinin hangi bölgesinin aktivasyon gösterdiğini bilmenin bize hayatın anlamıyla ilgili söyleyeceği ek bir şey yok. İlişkiler olmadığında beyinde neyin değiştiğini bilmek ilginç olurdu ama “ilişkiler olmadığında hayat anlamsız olur” diyebilmek için bunu bilmeye gerek yok. Buradaki sorun beyinle ilgili bilgimizin eksik olması değil. Beyinle ilgili her şeyi bilsek bile insanlara yine ne hissettiklerini sormamız gerekiyor ve ancak bu soruya aldığımız cevaptan hareketle anlamlı hayat yaşamakla ilgili teoriler kurabiliriz. Ayrıca Thagard’ın bahsettiği üç ihtiyacın beyinde karşılığının olması bunların temel biyolojik ihtiyaçlar olduğunu göstermez. Psikolojik olan her şeyin beyinde bir karşılığı olacaktır. Bunu söylemek zaten doğalcılığın gereği. Uyuşturucu ihtiyacının da beyinde bir karşılığı var (kokain beklentisi beyindeki ödül sistemini harekete geçiriyor) ama bu Thagard’a göre bir temel ihtiyaç değil. Dolayısıyla Thagard neden bazı ihtiyaçlar temel de diğerleri değil sorusunun cevabını da tatmin edici bir şekilde vermiyor.

Sonuç olarak Thagard’ın kitabını duygular, düşünceler ve kararlar konusundaki son psikolojik ve nörobilimsel bulguların güzel bir özeti olarak tavsiye edebiliriz. Hayatın anlamı konusunda ise Sokrates’in kaldığı yerden sorgulamaya devam etmemiz gerekiyor.


Kaynaklar:

Landau, I. (2013). Neurology, psychology, and the meaning of life: On Thagard’s The Brain and the Meaning of Life. Philosophical Psychology, 26, 604-618.


Thagard, P. (2010). The brain and the meaning of life. Princeton: Princeton University Press.



21.04.2013

Hippokampus ve Mental GPS






Sıçanlar ve GPSleri

İçinde bulunduğumuz ortama göre nerede durduğumuzu ve etrafımızda nelerin olduğunu öğrenmek ve hatırlamak ve bir sonraki adımda nereye gideceğimize karar vermek, yani diğer adıyla navigasyon, kuskusuz ki organizmanın hayatta kalabilmesi için değişilmez bir bilişsel yetenektir. Çoğu zaman bu türden kararlar verirken küresel konumlanma sistemleri yani GPS’e (Global Positioning Systems) başvurmaktan kaçınmayız. Nature dergisinin 18 Nisan 2013 tarihli sayısında çıkan makalelerinde Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi sinirbilimcileri, Brad Pfeiffer ve David Foster, bu tür bir donanımın hâlihazırda beynimizde yer aldığını gösterdi. Peki, beyinde yer alan bu GPS nasıl çalışmakta?

Kuşkusuz mental bir GPS öncelikle mental bi haritaya gereksinim duyacaktır. Son yüzyılda sıçanlarda ve insanlara yapılan birçok deneyin sonucu bu türden mental bir haritaya sahip olduğumuza işaret ediyor.  Örneğin, 1940’li yıllarda ünlü davranışçı psikolog Edward Tolman sıçanların yönlerini bilişsel bir harita aracılığıyla bulduğunu gösterdi. Tolman’a göre sıçanlar bir labirente bırakıldıklarında sadece sağa sola koşturmanın ötesinde etraftaki ipuçlarını (labirentin bulunduğu odanın kapısı, penceresi vb.) kullanarak o labirentin mental bir haritasını da çıkarmakla uğraşmaktaydılar. Bu yorumu doğrulayan Tolman ve ekibinin deney sonuçları göstermiştir ki daha önce labirentte gezinmiş ve dolayısıyla labirentin mental haritasını çıkarmış sıçanlar bir ödülün (örneğin bir parça peynirin) yerini bu labirenti daha önce hiç görmemiş “naif” sıçanlara göre çok daha hızlı öğrenmiştir. Sonraki yıllarda O’Keefe ve Nadel (1978) adlı iki sinirbilimci bu tur bir mental haritanın beynin hippokampus bölgesinde temsil edildiğini göstermişlerdir. Buna göre hippokampuste bulunan “yer nöronları”(place cells) mental haritada ayrı ayrı yerleri temsil ederler.  Böylelikle sıçan içinde bulunduğu ortamın belli bir yerinde durduğunda bu lokasyona karşılık gelen hippokampal yer nöronu aktive olur (bknz. Figür 1).


Figür 1


Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Nature dergisinin Nisan 2013’te çıkan sayısında yer alan Pfeiffer ve Foster’in makalesine göre(deneyin haberi için bknz. Schmidt ve Redish, 2013)  hippokampus canlıya sadece bulunduğu yerin diğer yerlere göre göreceli konumunu bildirmekten daha fazlasını yaptığını ortaya koyuyor. Pfeiffer ve Foster’ın deneyinde sıçanlar bir arenanın farklı noktalarına yemek kırıntılarını toplamaları için bırakılmıştır (bknz. Figür 2). Sıçanlar bu lokasyonları öğrendikten sonra beyinlerine hippokampus bölgesinden elektriksel değişiklikleri kaydedecek şekilde elektrotlar yerleştirilmiştir.  Böylelikle araştırmacılar öncelikle sıçanlar hareket ederken arenanın hangi bölgelerinde hangi yer nöronlarının aktive olduğunu saptamışlardır. Deneyin test kısmında ise sıçanlar arenaya tekrar döndürülmüş ve arenada farklı yemek lokasyonlarını ararken yer nöronlarının nasıl davrandığı kaydedilmiştir. İşte tam burada deneyin en ilginç bulgusu yer almakta. Sonuçlara göre deneyin her hangi bir anında sıçanın bulunduğu lokasyona karşılık gelen yer nöronu aktive olmakla kalmamış bununla birlikte yemek kırıntılarına ulaşmak için geçeceği yerlere karşılık gelen nöronlar da aktive olmuştur. Kısacası hippokampal yer nöronları test sırasında bir GPS gibi sıçana gitmesi gereken yerleri de göstermektedir.




Figür 2


Bu deney açıkça gösteriyor ki beynimiz sadece nerede olduğumuzla ilgili bir farkındalık yaratmanın yanında daha önce öğrendiğimiz mental haritaları kullanarak bir GPS görevi de üstlenmekte. Böylelikle beynimiz de GPS aletleri gibi mental harita öğrenildikten sonra cevrede bulunan ipuçlarına bakarak ortamdaki yerimizi saptamanın ötesinde amaçladığımız yere giden en kısa ve belki de en güvenli ya da en kolay yolun haritasını da çıkarıyor. Bu türden mental bir GPSi nasıl daha etkili kullanabileceğimiz ise önümüzdeki yılların araştırmalarına konu olacak gibi.



Münir Güneş Kutlu


Kaynakça
O'Keefe, J., & Nadel, L. (1978). The hippocampus as a cognitive map (Vol. 3, pp. 483-484). Oxford: Clarendon Press.
Pfeiffer, B.E., & Foster, D.J. (2013). Hippocampal place-cell sequences depict future paths to remembered goals. Nature; advance online publication.
Schmidt, B. & Redish, A.D. (2013). Neuroscience: Navigation with a cognitive map. Nature; advance online publication.
Tolman, E.C., Gleitman, H. (1949). Studies in spatial learning; place and response learning under different degrees of motivation. Journal of experimental psychology, 39 (5): 653–9.

26.10.2011

Ölüme Yakın Tecrübeler Paranormal Değil mi?


Paranormal diye bir şeyin varlığına inanmıyorsanız ölüme yakın tecrübeler de (ÖYT; near-death experiences) paranormal olamaz. Trends in Cognitive Sciences dergisinin Ekim 2011 sayısındaki bir makale ise bunu ampirik verilerden hareketle savunmaya çalışıyor. Çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğiz.

ÖYT’de sık görülen semptomlardan bazıları ölüm hissi, vücut dışı tecrübe (out-of-body experience), bir tünel boyunca ilerleme ve bir ışığa yaklaşma hissi, eskiden ölmüş kişilerle karşılaşma hissi, ve coşku ve mutluluk gibi güçlü pozitif duygular (van Lommel ve ark., 2001). Mobbs ve Watt (2011) makalelerinde bu semptomların her birinin beyinsel bir açıklamasının verilebileceğini ve bunların hiçbirinin ÖYT’ye özgü olmadığını iddia ediyorlar.
 
Yazarların aktardığına göre ÖYT’lerin çoğu kişinin ölüm tehlikesi yaşamadığı durumlarda ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu tür bir tecrübe yaşayabilmek için ölüme yaklaşmak gerekmiyor. Ayrıca çok garip görünse de ölüm hissi, yani “ben öldüm” düşüncesi, başka nörolojik vakalarda da ortaya çıkabiliyor. Mesela Cotard sendromu. Bu sendromun paranormal bir tarafının olmadığını, parietal ve prefrontal korteks hasarıyla ilişkili olduğunu biliyoruz.

Vücut dışı tecrübe de (VDT) ÖYT’den bağımsız olarak kendi başına ortaya çıkabiliyor. Daha da önemlisi, laboratuvar şartlarında temporal-parietal lobun elektriksel olarak uyarılması durumunda VDT ortaya çıkabiliyor (Blanke & Arzy, 2004). Yani insanlar “kendimi aşağıda yatakta yatarken gördüm” gibi şeyler söylüyorlar. Bunun dış dünyadan ve vücuttan gelen uyarıların beyinde düzgün bir şekilde birleştirilememesinden kaynaklandığı düşünülüyor.

Işık tüneline gelecek olursak, bu tür tecrübeler de yapay olarak üretilebiliyor. Mesela yüksek ivmeyle uçan pilotlarda kısa süreyle tünel görüşü ortaya çıkabiliyor. Yazarlar ÖYT sırasında ortaya çıkan tünel ve sonundaki ışık hissinin retinaya yeterli kan gitmemesinden kaynaklanabileceğini söylüyorlar.

Ölülerle ve göksel varlıklarla karşılaşma hissini açıklamak daha zor olsa da bu da sadece ÖYT sırasında ortaya çıkan bir semptom değil. Mesela Alzheimer ve Parkinson hastalıklarında da hastalar bazan hortlaklar, başsız cesetler ve çoktan ölmüş tanıdıklar gördüklerini söylüyorlar. Anormal dopamin aktivitesinin halüsinasyonlara yol açtığı bilindiği için yazarlar bu semptomları dopamine bağlıyorlar.

Ölülerle karşılaşma bile bir şekilde açıklandıktan sonra güçlü pozitif duyguların özel bir zorluğu kalmıyor. Birçok uyuşturucu maddenin de bu tür duygulara sebep olduğunu biliyoruz. Ketamin bunlardan biri. Ketamin halüsinasyon, VDT ve ruhani tecrübe oluşumuna yol açabiliyor.

Bütün bunlar ÖYT’lerin paranormal bir tarafı olmadığını gösteriyor mu? Başta da söylediğimiz gibi, paranormal diye bir şeyin olmadığına, her türlü tecrübenin beyinden, beynin doğal yollarla uyarılmasından kaynaklandığına inanıyorsanız ÖYT’lerin açıklanmasına özel bir önem atfetmezsiniz. Fakat yazarların amacı ÖYT’lerin paranormal bir yönü olabileceğini düşünenleri ikna etmekse bunda başarılı olmadıklarını söyleyebiliriz. Birincisi, ÖYT semptomlarının yapay yollarla veya özel tıbbi durumlarda da ortaya çıkabildiğini göstermek ÖYT’nin ilginçliğini azaltmaz. Vahiy gelmesi diye bir şey varsa bu da beynin özel bir bölgesinin özel bir faaliyetinden kaynaklanıyordur. Bu beyin faaliyetini tanımlamak vahiy diye bir şeyin olmadığını göstermez. Beyni yapay olarak uyararak ışık hissi yaratmanın dış dünyada ışıklı cisimler olmadığını göstermeyeceği gibi. İkincisi, ÖYT semptomlarının tek tek başka durumlarda da ortaya çıkabildiğini göstermek bu semptomların ÖYT sırasında neden topluca ve anlamlı bir hikaye oluşturacak biçimde ortaya çıktığını da açıklamıyor. Beynimizin ilgisiz olayları birleştirip anlamlı ama uydurma hikayeler üretme becerisi olduğunu biliyoruz. Buradan hareketle ÖYT için özel bir açıklama geliştirilmediği sürece ÖYT gizemini (veya en azından ilginçliğini) korumaya devam edecek.
 
Literatürde yazarların görüşüne alternatif görüşler olduğunu gösteren iki referans vererek bu yazıyı bitirelim. Gene bu yıl yayınlanan bir literatür taramasında Agrillo (2011) ÖYT’nin tamamen beyinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda kesin karar verebilecek durumda olmadığımızı söylüyor. Dell’Olio (2010) ise daha ileri giderek ÖYT’lerin ölümden sonra hayat inancına rasyonel bir gerekçe oluşturduğunu iddia ediyor. Hiç bilimsel değil belki, ama cevap verebilmek için Mobbs ve Watt’ın argümanlarının ötesine geçmemiz gerekiyor.

Kaynaklar

Agrillo, C. (2011). Near-death experience: Out-of-body and out-of-brain? Review of General Psychology, 15, 1-10.

Blanke, O., & Arzy, S. (2005). The out-of-body experience: Disturbed self-processing at the temporo-parietal junction. The Neuroscientist, 11, 16-24.

Dell’Olio, A. J. (2010). Do near-death experiences provide a rational basis for belief in life after death? Sophia, 49, 113-128.

Mobbs, D., & Watt, C. 2011). There is nothing paranormal about near-death experiences: How neuroscience can explain seeing bright lights, meeting the dead, or being convinced you are one of them. Trends in Cognitive Sciences, 15, 447-449.

van Lommel, P., ve ark. (2001). Near-Death experiences in survivors of cardiac arrest: A prospective study in the Netherlands. Lancet, 358, 2039-2045.


4.08.2011

Bilinçli Deneyim ve Bilişsel İşlevler Ayrıştırılabilir mi?

  
Trends in Cognitive Sciences dergisinin Ağustos 2011 sayısındaki bir makaleye göre hayır. İlk yazarı psikolog Michael Cohen olsa da makale ikinci yazarı Daniel Dennett’ın en az 20 yıldır (1991’de Consciousness Explained kitabının yayınlanmasından beri) sahip olduğu fikirlerin savunması niteliğinde.

Davranış ve beyin bilimlerinde uzun süre ihmal edildikten sonra özellikle son 20-25 yılda bilim adamları arasında bilincin bilimsel düzeyde açıklanabileceğine, beyin süreçlerinden hareketle nasıl ortaya çıktığının anlaşılabileceğine dair güven arttı. Bu güvenle beraber araştırmalar ve teoriler de arttı. Bazı teorisyenler halihazırda var olan nörolojik ve bilişsel teorilerin bilincin açıklanması için yeterli bir temel oluşturduğunu savunurken bazıları bilinç için yepyeni bir bilim anlayışı geliştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu ikinci görüşün en önde gelen temsilcisi David Chalmers’ın (1996) yaptığı bir kavramsal ayrım bu alanda çalışan araştırmacılar ve düşünürler üzerinde özellikle etkili oldu. Chalmers’a göre bir tarafta bilinçle ilgili “kolay problemler” vardır: bilinçli deneyime eşlik eden dikkat, hafıza, dil, karar verme gibi bilişsel süreçlerin beyinsel temelinin saptanması meselesi. Diğer tarafta ise “zor problem” vardır: Bu süreçlerden bağımsız olarak bilinçli deneyimin niteliğinin saptanması, neden bazı beyinsel süreçlerin bilinçli deneyime yol açtığının açıklanması meselesi.

Bu ayrım bilincin diğer bilişsel süreçlerden ayrışabileceği ve farklı beyinsel temelleri olduğu varsayımına dayanıyor. Birkaç yıl önce zihin felsefecisi Ned Block da (2007) bu ayrımın önemine dikkat çeken bir makale yayınladı: Bilincin fenomenolojik alt yapısıyla bilince bilişsel erişim farklı beyinsel temellere sahiptir. Dikkat ve hafıza gibi bilişsel mekanizmaların kısıtlılıkları vardır; bilinçli deneyim ise bu anlamda kısıtlı değildir. Dünyaya baktığımızda sadece dikkat verdiğimiz ve sözle ifade edebileceğimiz kısıtlı sayıda nesneyi görmeyiz; bütün dünyayı görürüz.

Cohen ve Dennett ise bu ayrıma karşı çıkıyorlar. Makalede iki ayrı iddiaları var. İlk olarak, bu ayrımı desteklediği ileri sürülen bulguların başka şekilde de yorumlanabileceğini ve başka bulguların kendi görüşlerini desteklediğini göstermeye çalışıyorlar. İkinci olarak, bir düşünce deneyi vasıtasıyla bu ayrımı yapmanın zaten mümkün olmadığını, “zor problem”in ampirik olarak incelenebilir bir problem olmadığını, bu kavramın bilinç konusunda bilimsel ilerlemeyi engellediğini göstermeye çalışıyorlar.

Birinci iddia için verdikleri örnek şu: Deneklere gözlerini bilgisayar ekranının merkezine odaklamaları söylendiğinde ve ekranda aşağıdaki iki resim birbiri ardınca (arada çok kısa bir boşluk olacak şekilde) gösterildiğinde denekler resmin değiştiğini anlamıyorlar. İkinci resim aslında birincinin merkez dışındaki kısmı bulanıklaşmış ve soluklaşmış hali. Buradan çıkan sonuç şu: Resmin merkezine baktığımızda resim bütün ayrıntılarıyla bilincimizde temsil ediliyor gibi görünüyor ama aslında merkezi hariç resmin çok az ayrıntısının farkında oluyoruz. Yani dünyaya baktığımız zaman zannettiğimiz kadar zengin bir bilinç deneyimi yaşamıyoruz. Bize öyle değil gibi görünse de dikkatimizin ve hafızamızın sınırları aslında bilincimizin de sınırları. (Canlı örnekler için Indiana Üniversitesi Bilişsel Bilim programının “Change Blindness” sayfasına veya doğrudan Ronald Rensink’in sayfasına bakabilirsiniz.)





Şu an itibarıyla bilincin bilişsel işlevlerden ve bilişsel erişimden bağımsız olarak var olabileceğini gösteren bir deneysel bulgu yok. İleride olabilir mi? Yani böyle bir bağımsızlık prensipte mümkün mü? Cohen ve Dennett buna hayır cevabı veriyorlar. Bunu da şu anda yapılması mümkün olmayan bir ideal deney vasıtasıyla göstermeye çalışıyorlar. Farz edelim ki uzak bir gelecekte beyin cerrahları görme korteksindeki renk bölgesini (V4 ve diğer bölgeler) beynin diğer bölgelerinden yalıtmanın yolunu buldular. Renk bölgesi hala alt düzey görme bölgelerinden girdi alıyor ve hala normal aktivasyon gösteriyor. Fakat renk bölgesi üst düzey beyin bölgelerine çıktı gönderemiyor. Yani renkle ilgili bilgi işleme süreci renk bölgesine kadar geliyor ve orada sona eriyor.




Bilinç deneyimiyle bilişsel işlevlerin ayrışabileceğini kabul eden teorilere göre bu tür bir cerrahi müdahaleye uğramış biri kırmızı bir elma gördüğünde gene de “kırmızılık” deneyimi yaşayacaktır. Peki bu kişi elmanın ne renk olduğu sorulduğunda cevap verebilir mi? Hayır, çünkü renkle ilgili bilgi beynin dil bölgesine gitmiyor. Aynı zamanda bu deneyim hafızaya da kaydedilmez çünkü bilgi beynin hafıza bölgelerine de gönderilmiyor. Veya ameliyattan önce kırmızı görmek bu kişide bir tür heyecan uyandırıyordu diyelim. Ameliyattan sonra kırmızı bu tür bir heyecanı gene uyandırabilir mi? Hayır, çünkü renk bölgesinin duygulardan sorumlu limbik sistemle de artık bağlantısı yok. O zaman bu kişinin bir renk deneyimi yaşadığı anlamlı olarak söylenebilir mi? Cohen ve Dennett’a göre söylenemez. Bu kişinin, renk bölgesi hasar görmüş bir renk köründen farkı yoktur: Renk deneyimi yaşayamaz. Renk deneyimi yaşamak beynin renk bölgesinin diğer bilişsel işlevlerle ilgili bölgelerle iletişim içinde olmasını gerektirir. Yani diğer bilişsel işlevler devreye girmeden bilinç deneyimi ortaya çıkamaz.

Rakip görüşün savunucuları bu örneğe şöyle bir cevap verebilirler: “Kişinin kendisinde kırmızılık deneyimi yok belki ama bu deneyim beynin renk bölgesinde var; renk bölgesinin bizle bir şekilde haberleşmesini sağlayabilirsek bu deneyimin gerçekten var olduğunu görebiliriz.” Renk bölgesine nöron aktivitesini konuşmaya çeviren basit bir aygıt bağladık diyelim. Bu durumda bölge bize “kırmızılık deneyimi yaşıyorum” diyebilir mi? Gene hayır, çünkü bir düşünceyi seçmek, onu nasıl ifade edeceğine karar vermek ve bunun için gerekli hareketleri yürütmek basit bir renk-konuşma dönüştürücüsünün kapasitesini aşan şeyler. Renk bölgesine bütün bu işlevleri yürütebilecek daha karmaşık bir dönüştürücü bağladığımızda ise muhtemelen bize “kırmızılık deneyimi yaşıyorum” diyebilecektir. Ama bütün bu işlevlerin yürütülüyor olması demek zaten bilişsel işlevler bakımından sağlam bir beyne sahip olmak demek. Deneyimi yaşayan renk bölgesi değil beynin tümü. Deneyim-işlev ayrımı yapmak hala mümkün değil.

Veya şöyle bir karşı cevap düşünelim: “Cohen ve Dennett’ın görüşü bilinci tamamen davranışa bağımlı hale getiriyor ve davranış kapasitesinin yok olduğu durumlarda bilincin de var olamayacağı anlamına geliyor. Bu kabul edilemeyecek bir sonuç.” Davranış kapasitesinin tamamen kaybolduğu durumlar gerçekten var. Mesela “içeride kilitli kalma” sendromu (locked-in syndrome). Bu sendromda kişi beyin hasarı sonucunda bazan göz hareketleri de dahil olmak üzere her türlü hareket yeteneğini kaybediyor. Dolayısıyla beyninin büyük kısmı normal çalışıyor olmasına rağmen kişiyle herhangi bir yolla haberleşme imkanı olmuyor. Bu kişide bilincin ortaya çıkamayacağını tabii ki söyleyemeyiz. Cohen ve Dennett da bunu inkar etmiyorlar zaten. Onların görüşüne göre bilişsel işlevler yerinde olduğu sürece kişiye bilinç atfedebiliriz. Bu kişi hareket edemese bile hala etrafındaki olayların bazılarına dikkat verebilir, bazılarını hatırlayabilir, vs. Bilinçten ayrıştırılamayacak olan davranış kapasitesi değil bilişsel işlevlerdir.

Cohen ve Dennett’a göre bu düşünce deneyi ayrışma teorilerinin mantığındaki önemli bir kusuru görmemizi sağlıyor. Bu teorilerin savunucuları bu deneyde bile bilişsel işlevlerin olmadığını ama gene de bilinç deneyiminin (kişinin kendisinde olmasa da görme bölgesinde) ortaya çıktığını iddia ederlerse şunun sorulması gerekir: “Ne tür bir bulgu elde edilirse teorinizin yanlış olduğunu kabul edersiniz?” Öyle görünüyor ki prensipte bile ayrışma teorisini yanlışlayabilecek bir bulgu yok. Ki bu elbette teorinin bilimsel olmadığı anlamına geliyor. Bilinç konusunda bilimsel ilerleme sağlamanın yolu ayrışma fikrini bir kenara bırakıp bilinç deneyiminin bilişsel işlevlerin bir yan ürünü olduğunu kabul etmektir.

Sonuç olarak Cohen ve Dennett’ın fikirlerini oldukça güçlü bir şekilde savunduklarını söyleyebiliriz. Karşı görüşün temsilcilerinden bu makaleye gelecek cevabı merakla bekliyoruz.


Kaynaklar:

Block, N. (2007). Consciousness, accessibility, and the mesh between psychology and neuroscience. Behavioral and Brain Sciences, 30, 481-499.

Chalmers, D. J. (1996). The conscious mind: In search of a fundamental theory. New York: Oxford University Press.

Cohen, M. A., & Dennett, D. C. (2011). Consciousness cannot be separated from function. Trends in Cognitive Sciences, 15, 358-364.

Dennett, D. C. (1991). Consciousness explained. Boston: Little, Brown and Company.

23.09.2010

İnsanlarda Özgeci İşbirliğinin Psikolojik ve Beyinsel Temelleri

  
Türk Psikoloji Yazıları, Haziran 2010, 13 (25), 29-38.

Şule Güney
Hasan G. Bahçekapılı, Doğuş Üniversitesi

Özet
İnsanlarda görülen işbirliği klasik evrimsel modeller açısından da, klasik ekonomik modeller açısından da açıklanması güç bir bilmece olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda ekonomik oyunların deneysel prosedür olarak kullanıldığı çalışmalarda insanların akrabaları olmayan kişilerle, anonim ve tek seferlik etkileşimlerinde özgeci işbirliğine (altruistic cooperation) giriştikleri, yani kişisel çıkar peşinde koşma dürtüsüyle açıklanamayacak davranışlar sergiledikleri gösterilmiştir. Burada açıklanması gereken insana özgü olduğu düşünülen özgeci işbirliğini ortaya çıkaran psikolojik, beyinsel ve evrimsel mekanizmaların ne olduğudur. Özgeci işbirliğinin altında yatan iki önemli psikolojik mekanizmanın “adalet duygusu” (sense of fairness) ve “güven” (trust) olduğu düşünülmektedir. Adalet duygusunun incelenmesinde genellikle Ültimatom oyunu kullanılmaktadır. Ültimatom oyunundaki davranışsal bulgulara bakıldığında insanların adil davranışları ödüllendirdiği ve adil olmayan davranışları cezalandırdığı görülürken, beyinsel düzeydeki bulgular insanların bu tür ödüllendirmeden ve cezalandırmadan haz aldığını göstermektedir. Güven duygusunun incelendiği ekonomik oyun ise Güven oyunudur. Sosyal yakınlaşmayı arttıran bir nöropeptidin kullanılmasıyla güvenme davranışının artması ve insanların güvenlerini suistimal edenlerin cezalandırılmasından haz aldığının görülmesi ise Güven oyununun oynatıldığı durumlarda elde edilen beyinsel bulgulardır. Bu bulgular insanların ekonomik işbirliği içeren ortamlarda ekonomik tercihler yanında sosyal tercihleri de göz önüne aldıkları ve bu davranışlarının arkasında adalet duygusu ve güven duygusu diyebileceğimiz özel psikolojik mekanizmalar olduğu fikrini destekler niteliktedir. Literatürde özgeci işbirliğini ortaya çıkaran evrimsel mekanizmanın ne olduğu konusunda grup seçilimi ve bireysel seçilim savunucuları arasındaki tartışmalar sürmektedir.



Anahtar kelimeler: Özgeci işbirliği, adalet duygusu, güven duygusu, Ültimatom oyunu, Güven oyunu, nöroekonomi, evrim kuramı

Abstract
Cooperation in humans is a puzzle from the perspective of classical economic and evolutionary models. In recent years, laboratory experiments using economic games have revealed that humans show altruistic cooperation towards non-kin in anonymous one-shot encounters. What needs to be explained are the psychological, neural and evolutionary mechanisms that give rise to altruistic cooperation that is thought to be uniquely human. Two psychological mechanisms proposed to explain altruistic behaviour are sense of fairness and trust. Sense of fairness is usually investigated by using the Ultimatum game. Behavioural findings in the Ultimatum game show that humans reward behaviours that conform to fairness norms and that they punish behaviours that violate fairness norms, even when it is not in their self-interest to do so. Activation of reward centres in the brain during such behaviour suggests that they get pleasure from doing so. Trust is investigated by using the Trust game. Behavioural findings in the Trust game show that humans make generous offers at first and they punish their partner if their trust is violated. At the neural level, it has been shown that administration of a neuropeptide that promotes social attachment increases trusting behaviour and that punishing violations of trust activates reward centres in the brain. These findings suggest that in economic exchange situations, humans take into account social, as well as economic, preferences, and that such behaviour is underpinned by special psychological mechanisms. Debate continues between proponents of individual selection and group selection as to how best to explain the evolutionary basis of altruistic cooperation.

Key words: Altruistic cooperation, sense of fairness, trust, Ultimatum game, Trust game, neuroeconomics, evolutionary theory

Oyuncaklar, Hormonlar ve Cinsiyet Farkları

 
Darwin’in cinsel seçilim teorisinden hareketle eş bulma rekabeti ve eş seçimi kriterlerinin farklılığı yüzünden kadın ve erkek davranışının farklılaşmasını bekleyebiliriz (Geary, 2010). Fakat evrimsel açıklamaları doğrudan test etmek çoğu zaman zor. Davranışta cinsiyet farklarının evrimsel (distal) sebebi ne olursa olsun bunların daha doğrudan incelenebilecek fizyolojik (proximal) temelleri olmalı. Melissa Hines’ın Trends in Cognitive Sciences dergisinin Ekim 2010 sayısında çıkan makalesi bu temellerle ilgili son araştırmaların bir özetini sunuyor.

Hines makalede özellikle kız ve erkeklerin doğum öncesinde maruz kaldıkları testosteron düzeyi üzerinde duruyor. Testosteron vücudu şekillendiren ana erkeklik hormonu. En fazla testisler tarafından salgılanıyor. Fakat böbreküstü bezi ve yumurtalıklar tarafından da bir miktar salgılandığından kadınları da etkiliyor. Diğer hormonlar gibi testosteron da uygun reseptörlerin olduğu her vücut bölgesini etkiliyor. Buna elbette beyin de dahil.

Kadın ve erkek davranışı arasında birçok fark olduğunu biliyoruz. Bu farkların ortaya çıkmasında gelişim sırasındaki sosyal etkilerin önemli bir rol oynadığını da biliyoruz (Bussey & Bandura, 1999). Acaba bu farklarda doğumdan ve dolayısıyla sosyalleşmenin başlamasından önce maruz kalınan testosteron da rol oynuyor olabilir mi? Özellikle de geleneksel olarak ancak sosyalleşmeyle açıklanabileceği düşünülen oyun tarzı ve oyuncak tercihi farkları üzerinde?

Birkaç farklı tür araştırmadan gelen veriler cevabın muhtemelen evet olduğunu gösteriyor. Birincisi doğuştan gelen androjen fazlalığı (congenital adrenal hyperplasia, CAH) denen genetik bozukluğa sahip kızlar üzerinde yapılan araştırmalar. Bu bozukluk doğum öncesinden itibaren böbreküstü bezinden aşırı testosteron salgılanması yüzünden kızlarda cinsel organlarda erkeksileşmeye yol açıyor. Aynı zamanda bu kızlar daha erkeksi davranışlar sergiliyorlar. Mesela daha fazla vurdulu kırdılı oyun oynuyorlar. Ve normal kızlara göre kız oyuncaklarıyla (bebekler, makyaj malzemeleri, vs.) oynama süreleri azalırken erkek oyuncaklarıyla (arabalar, silahlar, vs.) oynama süreleri artıyor (Pasterski ve ark., 2005).

           

Bu farklar doğrudan testosteronun etkisinden değil de sosyal etkilerden kaynaklanıyor olamaz mı? CAH’lı kızlar erkeksi bir görünüme sahip oluyorlar. Sırf bu yüzden anne-babaları tarafından farklı muameleye maruz kalıyorlar, mesela erkeksi davranış göstermeleri daha fazla hoş görülüyor olabilir mi? Son araştırmalar durumun bunun tam tersi olduğunu gösteriyor: CAH’lı kızlar anne-babaları tarafından tipik kız davranışları göstermeye normal kızlara göre daha da fazla teşvik ediliyorlar (Pasterski ve ark., 2005).

İkinci tür araştırma normal düzeydeki doğum öncesi hormonların etkisine bakanlar. Hamilelik sırasında normal gelişen fetüslerin amniyotik sıvısındaki testosteron yoğunluğunun yüksek olması daha sonra çocukluk yıllarında kızların oyun tarzının daha erkeksi olmasına yol açabiliyor (Hines ve ark., 2002). Bu kızların cinsel organları görünüş olarak normal olduğu için ve anne-babalar çocuklarındaki testosteron düzeyini bilmedikleri için bu davranış farklılığını sosyal etki farklılığıyla açıklamak mümkün görünmüyor.

Gene de insan gelişimi söz konusu olduğunda sosyal etkileri tamamen dışarıda bırakmak çok zor. Bu yüzden üçüncü tür araştırma diğer primatlarda benzer farkların varolup olmadığına bakıyor. Alexander ve Hines’ın (2002) bulgularına göre erkek Afrika yeşil maymunları (vervet monkey) dişilerle karşılaştırıldığında erkek oyuncaklarını daha çok tercih ederken kız oyuncaklarını daha az tercih ediyorlar.


            

Testosteronun oyuncak tercihi üzerindeki etkisi giderek daha tartışmasız hale gelse de hormonların davranışı doğrudan etkilemediğini biliyoruz. Hormonlar beyni uyarır, beyin de davranışı üretir. Testosteron hangi beyinsel ve psikolojik mekanizmayla oyuncak tercihini etkiliyor olabilir? İlk akla gelebilecek psikolojik sebeplerden biri şekil ve renk tercihi farklılıkları. Erkek oyuncakları genellikle köşeli ve mavi olurken kız oyuncakları yuvarlak ve pembe oluyor. Fakat Hines’ın henüz baskıda olan bir başka araştırmasında 12-24 aylık çocukların bakma tercihinde standart farkı bulunurken (erkekler erkek oyuncaklarına, kızlar kız oyuncaklarına daha çok bakıyorlar) oyuncakların rengine ve şekline bağlı bir tercih farkı bulunmamış. Öyle görünüyor ki oyuncak tercihlerindeki fark renk tercihlerindeki farktan önce ortaya çıkıyor. Bir başka ihtimal erkek çocukların hareket ettirilebilen oyuncaklardan hoşlanıyor olması. Bu da doğum öncesi testosteronun beyindeki görme sisteminin gelişimini özel bir şekilde etkilemesinden kaynaklanıyor olabilir (Alexander, 2003; Amunts ve ark., 2007).

Oyuncak tercihi konusu ilk bakışta tamamen sosyal bilimlerin alanına giren bir konu olarak görülebilir. Fakat evrimsel, genetik, hormonal, beyinsel ve bilişsel temelleri olması nedeniyle aslında bütün davranış bilimcilerin ilgisini çeken bir konu. Bu yüzden de hem sosyal bilimlerde hem de biyolojik bilimlerde yetkin olan davranış bilimcilere ihtiyaç duyan bir konu. Bu iki bilim alanının politik kaygılarla birbirinden ayrı tutulmasına karşı çıkanlar çoğaldığında bilimsel ilerleme de şüphesiz daha hızlı olacaktır.

Kaynaklar

Alexander, G. M. (2003). An evolutionary perspective of sex-typed toy preferences: Pink, blue, and the brain. Archives of Sexual Behavior, 32, 7-14.


Alexander, G. M., & Hines, M. (2002). Sex differences in response to children’s toys in nonhuman primates (Cercopithecus aethiops sabaeus). Evolution and Human Behavior, 23, 467-479.


Amunts, K., ve ark. (2007). Gender-specific left-right asymmetries in human visual cortex. The Journal of Neuroscience, 27, 1356-1364.


Bussey, K., & Bandura, A. (1999). Social cognitive theory of gender development and differentiation. Psychological Review, 106, 676-713.


Geary, D. C. (2010). Male, female: The evolution of human sex differences. Washington, DC: APA Press.


Hines, M. (2010). Sex-related variation in human behavior and the brain. Trends in Cognitive Sciences, 14, 448-456.


Hines, M., Golombok, S., Rust, J., Johnston, K. J., Golding, J., the ALSPAC study team (2002). Testosterone during pregnancy and gender role behavior of children: A longitudinal population study. Child Development, 73, 1678-1687.


Pasterski, V. L., Geffner, M., Brain, C., Hindmarsh, P., Brook, C., & Hines, M. (2005). Prenatal hormones versus postnatal socialization by parents as determinants of male-typical toy play in girls with congenital adrenal hyperplasia. Child Development, 76, 264-278.

15.03.2010

Kıvrımlı Hatlar ve Beyin

  
Adına ince belli de dense, kum saati şekli de dense birçok değişik kültürde erkeklerin özel bir tür kadın vücudunu çekici bulduğu biliniyor. Bu şeklin bilimsel ölçümünün adı bel-kalça oranı. Yani bel çevresinin kalça çevresine oranı. Sağlıklı kadınlarda bu oran 0.67-0.80 arasında değişirken sağlıklı erkeklerde 0.85-0.95 arasında değişiyor. Ve nispeten düşük (0.70 civarındaki) oranlar erkekler tarafından en çekici bulunan oran.
                  
Bunun gelişigüzel bir bulgu olmayıp evrimsel temelleri olabileceğine işaret eden bazı veriler var. Mesela düşük bel-kalça oranına sahip kadınlar doğurganlık ve çeşitli sağlık göstergeleri bakımından diğer kadınlardan daha avantajlı durumdalar. Burada nedensel etkiyi yaratan muhtemelen yumurtalıklar tarafından salgılanan estradiol hormonu. Estradiol salgılanması hem doğurganlık ve sağlık avantajlarına sebep oluyor, hem de vücuttaki yağın karın bölgesinden kalça bölgesine aktarılmasını sağlıyor. Bol estradiol salgılanmasının dolaylı göstergesi olarak da düşük bel-kalça oranı evrimsel tarih içinde erkekler için bir çekicilik unsuru haline gelmiş. Yani evrimsel teze göre düşük bel-kalça oranının çekici bulunması bir adaptasyon.

Düşük bel-kalça oranının daha çekici bulunduğunu gösteren araştırmalarla ilgili iki hususa dikkat çekmek gerekir. Birincisi, bu araştırmalarda gösterilen kadın fotoğraflarında bel-kalça oranı değiştirilirken vücuttaki toplam yağ oranı sabit tutuluyor. Diğer bir ifadeyle, bir başka çekicilik unsuru olabilecek beden-kütle endeksi (kilo bölü boyun karesi) kontrol ediliyor. Yani düşük bel-kalça oranı zayıf olmak anlamına gelmiyor. Vücuttaki yağın karın bölgesinden ziyade kalça bölgesinde toplanması anlamına geliyor. İkincisi, bunun sadece modern Batı toplumlarına özgü bir çekicilik unsuru olduğuna dair hemen akla gelebilecek itiraza karşı çeşitli kültürler arası araştırmalar çok benzer tercihlerin başka kültürlerde ve eski zamanlarda da var olduğunu gösteriyor. Kısacası, bazı istisnalar olsa da ortada kolayca geçiştirilemeyecek sağlam bir bulgu var gibi görünüyor.

Bu tercihin beyinsel temeliyle ilgili ilk araştırma geçen ay PLoS ONE dergisinde yayınlandı.


Bu alanın önde gelen araştırmacılarından evrimsel psikolog Devendra Singh ve bilişsel nörobilim uzmanı Steven Platek’in beraber yaptıkları araştırmada 14 erkek katılımcıya, bel-kalça oranlarını düşürmek için ameliyata girmiş kadınların ameliyat öncesi ve sonrası resimleri gösterilmiş. Katılımcılar bir yandan resimleri ne kadar çekici bulduklarıyla ilgili yargıda bulunurken bir yandan da fMRI yöntemiyle beyin aktivasyonlarına bakılmış. Beklenen şey düşük bel-kalça oranına sahip resimlerin daha çekici bulunması ve daha çekici bulunan resimlerin beynin haz merkezlerinde daha fazla aktivasyona yol açması imiş.

Bulgular bu beklentileri doğrulamış. Ameliyatla bel-kalça oranları düşürülen ama beden-kütle endeksinde bir değişiklik olmayan kadınlar ameliyat sonrasında daha çekici bulunmuşlar. Aynı zamanda, ameliyat öncesi resimlerle karşılaştırıldığında, ameliyat sonrası resimler özellikle ön singülat kortekste ve orbital frontal kortekste aktivasyona yol açmış. Bu bölgelerin ödül algılamayla ve sosyal ortamlarda karar vermeyle ilgili olduğu biliniyor. Kadından kadına değişen beden-kütle endeksi ise beynin ödül bölgelerinde değil sadece görsel algıyla ilgili bölgelerinde aktivasyon değişikliğine yol açmış.

Bu bulgular bize ne söylüyor? Beyin görüntüleme araştırmalarının anlamlı hiçbir şey söylemediğini düşünen bir grup davranış bilimci olduğu için öncelikle bulguların gerçekten yeni bir şey gösterdiğini söyleyelim. En başta bel-kalça oranının çekicilik ölçekleri kullanılarak ortaya çıkan önemi beyin aktivasyonu yöntemiyle de bir kere daha gösterilmiş oldu. İki farklı yöntemin aynı bulguya işaret etmesi önemli. Fakat bazılarının hemen çıkarabileceği sonucun aksine, araştırma bel-kalça oranının öneminin Batı kültürüne özgü yapay bir bulgu olmayıp biyolojimizin derinliklerinden geldiğini ispat etmiyor. Zira ölçek sorularına verilen cevaplar nasıl kültür tarafından etkilenebilirse beyin aktivasyonu örüntüsü de kültür tarafından etkilenebilir. Davranış düzeyindeki bir bulgunun beyinde de karşılığı olduğunun gösterilmesi bulgunun ortaya çıkmasında kültürün ve evrimin oynadığı rolle ilgili doğrudan bir şey söylemez. Benzer şekilde, çekicilik yargılarında rol oynadığı bilinen beden-kütle endeksinin bu araştırmada beynin haz merkezleriyle ilişkisinin çıkmaması bu endeksin çekicilikte “gerçek” (biyolojik temeli olan) bir rol oynamadığı anlamına gelmez.

Sonuç olarak araştırma önceki bulgularla uyumlu ek bir bilgi sağladığı için önemli. Fakat bel-kalça oranıyla ilgili evrimsel tezi doğrulamada elbette tek başına yeterli değil. Adaptasyoncu tezlerin nasıl doğrulanacağı meselesi kendi başına bir yazı gerektirmekle beraber en azından değişik yöntemlerle elde edilen bulguların bir araya gelmesinin, bu bulguların özel bir evrimsel senaryoyla uyumlu tutarlı bir bütün oluşturmasının, ve bu senaryonun eldeki bulguların en iyi açıklaması olduğunun gösterilmesinin gerektiğini söyleyebiliriz.