Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.04.2015

İnsanın Evrimi ve Kuran


Rana Dajani
Nature dergisinin bu haftaki sayısında moleküler biyolog Rana Dajani’nin “Why I teach evolution to Muslim students” başlıklı kısa bir yazısı yayınlandı. Dajani Ürdün’deki Haşimi Üniversitesi’nde Müslüman öğrencilere evrim teorisini anlattığını, öğrencilerin önce evrim fikrine karşı düşmanca bir tutum sergilediğini ama dönemin sonunda çoğunun bu fikri kabul ettiğini söylüyor. Dajani’nin dediğine göre öğrenciler bu sayede kendilerine söyleneni körü körüne kabul eden değil sorgulayan ve bağımsız düşünen sorumluluk sahibi yurttaşlar haline geliyorlar.

Öğrencilerden bazıları Dajani’yi üniversite yönetimine şikayet etmiş. Fakat Dajani’nin evrimi anlatırken yararlandığı kitaplar üniversitenin önceden onayladığı kitaplarmış. Dajani üniversite yönetimini ikna ettikten sonra şikayetçi öğrencilerle de oturup uzun uzun konuşmuş. Öğrenciler genellikle diğer türlerin evrim sonucu oluştuğu fikrine sonunda ısınmışlar. Fakat insanın da evrim sonucunda oluştuğu fikri çoğu için tabuymuş. Bunun sebebi Kuran’da ilk insanın kendi başına (anne-babasız) yaratıldığının söylenmesi.

Geleneksel bir Müslümanın evrim fikrini kabul etmesinin önündeki en büyük engel gerçekten de bu: insanın da evrim sürecinin bir parçasından ibaret olması. Geleneksel Müslümanlara göre bu Kuran’da açıkça reddedilen bir fikir. Dajani ise burada doğrudan bu itiraza karşı çıkmak yerine tabiri caizse yan çiziyor. Söylediği özetle şu: Kuran doğayı gözlemeyi, doğa hakkında düşünmeyi ve bilgi edinmeyi öğütler ama Kuran bilimle ilgili bir ders kitabı değildir. Yani doğayla ilgili elde ettiğimiz sonuçları doğrulamakta ve yanlışlamakta kullanılamaz. Kuran başka konularda olduğu gibi bilimsel pratik konusunda da sadece ahlaki bir yol göstericidir. Bilimsel bir sonuçla bir Kuran yorumu arasında uyuşmazlık olursa elde ettiğimiz sonuçta da bir yanlışlık olabilir, Kuran yorumunda da.

Dajani’nin bu yazıyı neden yazdığını ve Nature’ın neden yayınladığını tahmin etmek zor değil. İslami düşünceyle bilim karşıtlığı ve tahammülsüzlük son zamanlarda bu kadar eşleşmişken Batı’ya “İslam dünyasının tamamı sandığınız gibi değil” mesajını ve Müslümanlara “modern bilimi ve özellikle evrimi İslamiyet’le uyumlu gören Müslümanlar var” mesajını vermek önemli. Fakat aynı zamanda yazıda hem kısalığından hem de pratik amaçlı olmasından kaynaklanan bir entelektüel derinlik yoksunluğu var. İlk olarak Kuran’ın doğayı bilimsel amaçlı olarak incelemeyi teşvik ettiği fikri eleştirilebilir. Nitekim Kuran’daki doğayı gözleme ve üstünde düşünme temalı ayetlerin çoğunda bundan çıkarılacak ders Allah’ın varlığının ve yüceliğinin farkına varmaktır: Gözlenecek şey zaten apaçık meydandadır ve bundan çıkarılması gereken sonuç da bellidir. Bu durumda Kuran’ın bilmediğimiz şeyleri öğrenmek için doğayı sistematik olarak incelemeyi (yani bilim yapmayı) teşvik ettiği kolay kolay söylenemez.

Daha öncelikli olan mesele ise Kuran’da yazılanlarla insanın da evrimsel sürecin ürünü olduğu fikrinin uzlaştırılması. Bu yazı bağlamında Dajani bu konuda ikna edici ve geleneksel bir Müslümanı evrim fikrine ısındırıcı nitelikte hiçbir şey söylemiyor. Bu tür bir uzlaşma gerçekten mümkün mü?

Buna evet cevabı vermeye çalışan bir başka yeni tarihli makaleye bakalım. University of California, San Diego’dan nörobilimci Adnan Majid gene bu yıl Al-Bayan dergisinde çıkan makalesinde Kuran’ın imkan verdiği yorum serbestliğinden yararlanarak Adem’in yaratılışıyla ilgili ayetleri insanın evrimleştiği fikriyle uzlaştırmaya çalışıyor.

Majid’in ilk söylediği şey Kuran’da modern bilim tarafından desteklenmeyen birçok ifade olduğu ve bunların çoğunun modern Müslümanlarca sorun olarak görülmediği. Bunların başında Meryem’in bakire doğum yapması gibi mucizeler geliyor. 19/21’de Allah için mucize yaratmanın kolay olduğunun söylenmesini Müslümanlar yeterli bir açıklama olarak görüyorlar. Benzer şekilde Kuran defalarca evrenin altı günde yaratıldığını söylese de bugün çoğu Müslüman bu ifadeleri mecazi olarak yorumluyor ve evrenin 4.5 milyar yaşında olduğunu söyleyen modern bilimle çelişkili görmüyor.

Adem’in yaratılışıyla ilgili ayetler de benzer şekillerde yorumlanarak evrim teorisiyle çelişmeyecek hale getirilebilir mi? Majid bu amaçla Adem’le ilgili Kuran kaynaklı beş iddiayı ele alıyor:

1. Kuran Adem’in topraktan yaratıldığını söyler. Bu ilk insanın evrimleşmeyip yoktan yaratıldığını gösterir.

Kuran’da Adem’in hangi maddeden yaratıldığıyla ilgili birçok ayet var. Bunlarda ana madde olarak toprak, balçık, kil gibi anlamlara gelen “turab” ve “tin” kelimeleri geçiyor. Bu ilk bakışta Adem’in başka canlılardan türemeyip yoktan yaratıldığı anlamına geliyor diye yorumlanabilir. Fakat Kuran diğer insanların yaratılmasından bahsederken de ana madde olarak gene “turab”, “tin”, “salsal” ve “arz” kelimelerini kullanıyor. Adem (ve Havva) dışındaki insanların diğer canlılardan türediği kesin olduğuna göre Kuran türemekten veya yoktan yaratılmaktan bağımsız olarak her insan için topraktan yaratılma ifadesini kullanıyor diyebiliriz. Bu da Majid’e göre Kuran’daki ifadelerin Adem’in evrimleştiği fikriyle zorunlu olarak çelişmediğini gösteriyor. Tabii burada başka bir yorum da mümkün: Bütün insanlar Adem’den türediği için bütün insanların bir anlamda Adem gibi topraktan yaratıldığı, ama sadece Adem’in yoktan yaratıldığı (ve dolayısıyla evrimleşmediği) yorumu da yapılabilir. Ama Majid’e göre bu mümkün yorumların sadece biri. Sadece Kuran’ın ne dediğiyle sınırlı kalırsak evrim fikri zorunlu olarak dışlanmıyor.

2. Kuran Adem’in anne-babasız olarak ve bir anda yaratıldığını söyler. Bu ilk insanın evrimleşmeyip yoktan yaratıldığını gösterir.

Kuran İsa’nın Adem gibi yaratıldığını söyler (3/59). Bunun geleneksel yorumu Adem’in de İsa’nın da babasız olduğudur. Fakat Majid gene bunun açıkça söylenmediğini ve tek mümkün yorumun bu olmadığını iddia ediyor. Adem’in bir anda yaratıldığı iddiasının temeli de aynı ayet (3/59). Burada Adem’in yaratılışı “Allah ol dedi ve oldu” (kun fe yekun) diye anlatılır. Fakat “kun fe yekun” ifadesi Kuran’da Allah’ın yaptığı bütün işler için kullanılır. Dolayısıyla bu ifadenin yapılan işin bir anda gerçekleştiğini belirtmesi gerekmez. Son olarak, 38/75’te Allah’ın Adem’i elleriyle yarattığı (halaktu bi yedeyye) söylenir. Majid’e göre Allah evcil hayvanları da elleriyle yarattığına göre (36/71) “elleriyle yaratma” ifadesi evrimleşmeyip yoktan yaratılma anlamına gelmek zorunda değildir.

3. Kuran Adem’in dünyada değil cennette yaratıldığını söyler. Bu, ilk insanın diğer insanlardan çok farklı bir süreçle yaratıldığını gösterir.

Adem’in cennette yaratılıp yaratılmadığı aslında geleneksel Müslümanlar arasında bile tartışmalıdır. Allah’ın meleklere Adem’i yeryüzünde halife kılacağını söylemesi (2/30) yaratılış yerinin dünya olduğunu düşündürebilir. Adem’in ve Havva’nın cennete yerleşmelerinin söylenmesi de (2/35) ilk yaratılış yerinin cennet olmadığını düşündürüyor. Ayrıca cennetin dünyada bir yer olmayıp göksel bir mekan olduğu da kesin değildir. Kuran’da cennet genel olarak ağaçlı bahçe anlamında kullanılır ve bu kullanımların bazılarında açık bir şekilde dünyadaki bahçeler kastedilir (mesela 2/265-266). Son olarak Adem ve Havva cennetten kovulduğunda kendilerine “inin” (ihbitu) denmiş ve bir süre yeryüzünde kalacakları söylenmiş olsa da (2/36-38) Majid’e göre bu inişin niteliği (gerçekten göksel bir mekandan yeryüzüne mi olduğu) kesin değildir. Bu yüzden sadece Kuran’da söylenenlerden hareketle Adem’in dünya dışı bir mekanda yaratıldığı ve dolayısıyla evrimsel sürecin dışında kaldığı sonucuna varmak mümkün değildir.

4. Kuran Havva’nın Adem’den yaratıldığını söyler. Bu en azından Havva’nın evrimsel süreç sonucunda ortaya çıkmadığını gösterir.

Kuran’da birkaç ayette Allah’ın insanları tek bir nefsten (min nefsin vahidetin) yarattığı ve ondan da eşini (minha zevceha) yarattığı söylenir (mesela 4/1). Tevrat’taki kaburga kemiğinden yaratılma ifadesi Kuran’da geçmez (Kuran’da aslında Havva ismi de geçmez). Ama Müslümanlar geleneksel olarak Kuran’daki ifadeyi Tevrat’la uyumlu olacak şekilde anlamışlardır. Oysa Majid’e göre bu gene mümkün yorumlardan sadece biri. Zemahşeri ve Razi gibi klasik dönem tefsircileri Kuran’daki ifadeyi aynı vücuttan yaratılma şeklinde değil de aynı cinsten veya aynı doğaya sahip olacak şekilde yaratılma diye anlamışlardır. Sadece Adem’in değil bütün insanların eşlerinin kendi nefslerinden (min enfusikum) yaratıldığını söyleyen ayetler (mesela 16/72) bu yorumu destekler niteliktedir. Dolayısıyla Majid’e göre Havva’nın Adem’den yaratılması ifadesi Adem’in veya Havva’nın evrimsel sürecin dışında kaldığı anlamına gelmez.

5. Kuran tek başına değil ancak hadislerle beraber yorumlanabilir ve hadisler Adem’in evrimleştiği fikriyle çelişmektedir.

Sünni Müslümanlarca sahih sayılan hadislerde kadınların “kaburga gibi” olduğu ve kaburgadan yaratıldığı söylenmektedir. Majid’e göre bu hadislerde doğrudan Adem’den ve Havva’dan bahsedilmediği için bunlardan kesin olarak geleneksel yorumu çıkarmak mümkün değildir. Gene hadislerde Adem’in cuma günü yaratıldığı söylenir. Majid’e göre bu ifade bir anda yaratılış anlamına gelmeyip yaratılış/evrim sürecinin başlangıç veya bitiş anına işaret ediyor olabilir. Son olarak hadislerde Adem’in yaklaşık 30 metre boyunda olduğu ve her geçen kuşakta insan boyunun biraz daha kısaldığı söylenir. Majid’e göre paleontolojik bulgularda 30 metre boyunda insan kalıntısına rastlanmamış olması bir sorun değildir çünkü Allah bu tür fosilleri modern insanlardan saklamış olabilir.

Sonuç olarak Majid’e göre Kuran evrenin 4.5 milyar yıl içinde yavaş yavaş oluştuğunu söylemediği gibi insanların da milyonlarca yıl süren evrimsel süreç içinde yavaş yavaş bugünkü hallerini aldığını söylemez. Fakat iki sonuç da Kuran’la kesin olarak uyuşmaz değildir. Kuran’ın amacı insanlara bilim öğretmek değil onlara yol gösterici olmaktır. Kuran metninin bize tanıdığı yorum serbestliği Kuran’ın doğrudan söylemediği şeyleri de kabul etmemizi mümkün kılmaktadır.

Majid’in tezlerinin ayrıntılı olarak değerlendirilmesi bu yazının kapsamının dışında kalıyor. Kuran’ın modern bilimle uyumu meselesini daha geniş bağlamda ele aldığımız başka bir yazıda Majid’in tezlerine de değinebiliriz. Fakat konuyla ilgili önceden fikri olmayan birçok okuyucunun edineceği ilk izlenimi hiç saklamadan söyleyebiliriz: Majid’in genel argümanı birçok açıdan eleştiriye açık ve bazı iddiaları gülünçlük derecesinde zayıf. Makale Kuran’ın modern bilimle çeliştiğini düşünen Müslüman olmayan birini de, evrimin Kuran’a uymadığını düşünen geleneksel bir Müslümanı da ikna edici nitelikte değil. Kuran-evrim uyumu tezini savunanların ortaya koyabildiği en güçlü argüman buysa Rana Dajani gibi iyi niyetli Müslüman eğitimcilerin işinin hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.


Kaynaklar

Dajani, R. (2015). Why I teach evolution to Muslim students. Nature, 520, 409.
  
Majid, D. S. A. (2015). Qur’anic interpretive latitude and human evolution: A case study. Al-Bayan: Journal of Qur’an and Hadith Studies, 12, 95-114.

30.03.2014

Ruh Üzerine


Ruhunuz var mı? Felsefeye, modern bilime ve geleneksel dine göre hayır. Bu yazıda geçen sene çıkmış bir felsefe makalesi (Johnson, 2013) eşliğinde neden böyle olduğuna bakacağız.
  
Burada geleneksel ruh anlayışını ele alıyoruz. Buna göre ruhlar maddi olmayan varlıklardır ve bedenden ayrılabilirler. Dolayısıyla ruh inancı bir tür iki tözcülük (substance dualism) inancıdır: Ruhların kütlesi yoktur ve boşlukta yer kaplamazlar. Gene bu görüşe göre ruhun işlevi zihinsel faaliyetleri yürütmektir: Duyular, duygular, anılar, kişilik özellikleri, akıl yürütme ve karar almadan hep ruh sorumludur. Beyindeki faaliyetler ruhu etkiliyor olabilir ama ruh beyin olmadan da iş görebilir. Kişi öldüğü ve beyin çürüdüğü zaman ruh zihinsel faaliyete devam eder. Mesela eski ölmüşlerle karşılaştığı zaman sevinç hissi duyabilir.

Geleneksel ruh anlayışı dediğimizde bunu kastediyoruz. Bu anlamda bir ruh olmadığını düşünmek için ne sebep var? En başta felsefi sebepler.

Felsefe

İçebakışla bir zihnimiz, kişisel tecrübelerimiz olduğunu fark edebiliriz. Ama içebakış bize bir ruhumuz olduğunu gösteremez. Ruhun varlığını göstermek için felsefi argümanlar gerekir. Bu tür argümanlar ileri süren en ünlü felsefecilerden biri René Descartes. Descartes Meditasyonlar kitabında zihnin bedenden ayrı var olabileceğini ve dolayısıyla ruhun var olduğunu savunmak amacıyla birkaç argüman ileri sürmüştü. Bunlardan birine göre bir bedenimiz olduğundan şüphe edebiliriz ama bir zihnimiz olduğundan şüphe edemeyiz. Ayrıca beyni parçalara bölmek mümkündür ama zihin bölünmez bir bütündür. Şu halde zihin bedenden ve beyinden ayrı bir varlığa sahip olmalıdır.

21. yüzyıldan geriye dönüp baktığımızda bunların ne kadar zayıf argümanlar olduğunu hemen fark edebiliriz. Mesela Muhammed Ali’nin boks şampiyonu olduğundan şüphe etmezken Cassius Clay’in boks şampiyonu olduğundan şüphe edebiliriz. Bu Muhammed Ali'yle Cassius Clay’in aynı kişi olduğu gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla “şüphe edilebilirlik” nesneleri birbirinden ayrıştırmayı sağlayabilecek bir kriter değildir. Ayrıca bugün bilişsel bilimlerdeki ve beyin bilimlerindeki gelişmelerden hareketle zihnin bölünmez bir bütün olmadığını da biliyoruz: Beynin değişik kısımlarının hasar görmesi bazı özel zihinsel fonksiyonlarda aksamaya yol açabiliyor.

Ruhun varlığını savunan argümanların zayıf kalmasının yanında ruhun var olamayacağını göstermeye yönelik güçlü argümanlar da var. Bunların başında ruhun bedenle ve beyinle nasıl bir nedensel ilişkisi olduğunun açıklanmasıyla ilgili güçlükler geliyor. Mesela ruhum karar veriyor ve kolumu kaldırıyorum. Neden başkasının değil de benim kolum kalkıyor? Ruhumu başkasının değil de benim bedenimle ilişkilendiren şey nedir? Benim ruhumun benim bedenime başkalarınınkinden daha yakın olması bir cevap olamaz çünkü geleneksel anlayışta ruhun uzayda bir yeri yoktur. Ruhu bir şekilde beyinle yakın ilişki içinde olacak şekilde konumlandırsak bile fiziksel olmayan bir varlığın fiziksel beyinle nasıl etkileşime girebildiği Descartes’tan beri cevaplanamayan bir soru. Bu tür bir nedensel etkileşimin fiziksel dünyadaki enerjinin korunumu kanununu ihlal edecek olması da cabası. (Kuantum teorisini kullanarak bu güçlükleri aşmaya çalışmanın neden beyhude bir çaba olduğunu anlatan bir makale için bak: Neuroscience, quantum indeterminism and the Cartesian soul)
  
Bilim

Bilimsel verilere baktığımızda benzer bir durumla karşılaşıyoruz: Ruha atfedilen fonksiyonların hepsi aslında beynin yürüttüğü fonksiyonlar ve dolayısıyla ruh kavramının açıklayıcı bir değeri yok.

Nöropsikolojideki en ünlü vakalardan biri 19. yüzyıl demiryolu işçisi Phineas Gage vakası. 1848’deki bir kazada fırlayan bir demir çubuk Gage’in yanağından girip kafasının tepesinden çıkmış, beyninin prefrontal korteks kısmını parçalamıştı. Gage kaza sonrası hayatta kalmayı başardı ama kişiliği tamamen değişti. Kibar, saygın ve sorumluluk sahibi biriyken küfürbaz, saldırgan ve dürtüsel bir insana dönüştü. Bu vaka bize ahlaki değerlerin ve kişilik özelliklerinin bile beyinden kaynaklandığını gösteriyor.

Aslında çok daha basit örnekler bile ruh hipotezi için sorun yaratıcı niteliğe sahip. Mesela vücut dışı tecrübelerde insanlar vücutlarını (ve dolayısıyla beyinlerini) aşağıda bırakıp sadece ruhları sayesinde kendilerine yukarıdan baktıklarını iddia ediyorlar. Oysa biliyoruz ki görme korteksi hasar gördüğü zaman insan kör oluyor. Hasar görmüş bir beyinle (ama sağlam bir ruhla) bile görmek imkansız hale gelebiliyorsa beyinsiz görmek nasıl mümkün olabilir? (Ayrıca bak: What Science Really Says About the Soul)
  
Bu örnekler insanın zihinsel faaliyetlerini açıklamak için ruh hipotezine ihtiyacımız olmadığını gösteriyor. Ama ruha ihtiyacımız yok demek ruh yoktur demekle aynı şey değil. Beyin hasar gördüğünde kendini gösteremese bile ruh hala oralarda bir yerde saklı duruyor olamaz mı? Ruh işini görmek için beyni araç olarak kullanan ve aracı bozulduğunda doğal olarak işini göremeyen bir varlık olamaz mı? Olabilir tabii. Bu dünyada mümkün olabilecek şeylerin sınırı yok. Ama bu fikri bilimsel açıdan ciddiye almak için bir sebep yok.

Din

Günümüzde geçerli olan dinsel görüşlerin tarihsel kökenini bilmeyenlere şaşırtıcı gelebilir ama bu yazıda ele aldığımız anlamıyla ruh kavramı tek tanrılı dinlerin kutsal metinlerinde de yer almaz.

Tevrat’ta “ruah” ve “nefeş” diye geçen ve genellikle ruh diye çevrilen kelimelerin asıl anlamı nefes veya hayattır. Tevrat’ta ölümsüz ruh anlayışı olmadığı gibi ölümden sonra hayat, cennet, cehennem gibi kavramlar da yoktur. Günümüzde de birçok Yahudi bu kavramlara inanmaz. (Bak: Immortality of the Soul)
  
Ölümsüz ruh Yeni Ahit’te de geçmez. İncillerde vurgulanan İsa’nın öldükten sonra dirildiği, insanların da sonunda dirileceğidir. Vücut öldükten sonra da yaşamaya devam eden ruh anlayışı Hıristiyanlığa 2. yüzyıldan sonra Yunan felsefesinin etkisiyle girmiştir.

Aynı şekilde ölümsüz ruh anlayışı Kuran’da da yoktur. Kuran’da geçen “ruh” kelimesi insan ruhu değil Allah’a ait kozmik bir ruh (vahiy veya Cebrail) anlamında kullanılır. İnsana ait olan “nefs”tir. Bu da can, öz, vicdan, benlik veya insanın kendisi anlamlarında kullanılır. Nefsin bedenden ayrı var olabileceğini veya ölümsüz olduğunu açıkça söyleyen hiçbir ayet yoktur. Buna rağmen birkaç ayet geleneksel olarak bu anlamı verecek şekilde yorumlanır. Bunlardan ikisine kısaca bakalım.

Zumer suresinin 42. ayeti şöyle der: “Allah ölüm anında nefsleri öldürür. Ölmeyenleri de uykusunda. Böylece ölümüne hükmettiklerini tutar, diğerlerini belirlenmiş bir zamana kadar bırakır. Bunda muhakkak düşünen bir kavim için işaretler vardır.”

Kelimesi kelimesine yapılan tercümeden anlam çıkarmak zor olmakla beraber buna geleneksel olarak verilen anlam şudur: Ölüm anında da, uyku sırasında da Allah insandan nefsini (ruhunu) alıyor. İnsanın ölüm vakti gerçekten gelmişse nefsi geri vermiyor, sadece uykuya dalmışsa uykunun sonunda geri veriyor. Buradan nefsin vücut dışında da var olabilecek bir varlık olduğu anlamı çıkabilir. Fakat ayette nefsin bilinç anlamında kullanıldığı ve Allah’ın mecazi olarak alıp geri verdiği de pekala düşünülebilir.

Araf suresinin 172. ayeti şöyle der: “Ve Rabbin Ademoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları nefslerine şahit tuttu: “Rabbiniz değil miyim?” “Evet, şahit olduk” dediler. Kıyamet günü “biz bundan habersizdik” demenize karşı.”

Çok değişik şekillerde yorumlanmış bu ayetin sık rastlanan bir yorumu şudur: Daha insanlar yaratılmadan nefsleri (ruhları) yaratılmıştı. Bu ezeli ruhlar meclisinde Allah onlardan kendisini rab olarak tanıyacaklarına dair söz alır. Bu gene ruhun vücut dışında var olabileceği anlamına gelir. Fakat burada da farklı yorumlar mümkün. Birincisi, ayet zaten vücuttan soyutlanmış ruhlardan değil Ademoğullarından, yani bildiğimiz insanlardan bahsediyor. Nefsine şahit tutmak da insanı kendi sözüne karşı şahit tutmak diye düşünülebilir. Zaten insanın vücudundan önce ruhunun yaratıldığı fikri Kuran’ın başka hiçbir yerinde geçmez.

Sonuç olarak Kuran’da da Tevrat’ta ve İncillerde olduğu gibi vücuttan ayrı var olabilen bir ruh anlayışı olmadığını söyleyebiliriz: İnsan nefsiyle beraber ölür ve sonra nefsiyle beraber dirilir.

Sonuç

Gördüğümüz gibi ruhun varlığına inanmak için ne felsefi, ne bilimsel ne de dinsel bir sebep var. Şaşırtıcı ama öyle: Ruhunuz yok.

Kaynak