4.09.2009

Seküler Ahlak Konusunda

 
Geçen yıl Radikal Gazetesi’nde İsmet Berkan seküler ahlakın varlığını savunan bir dizi yazı yayınlamıştı. Bunlardan birine şu sayfadan ulaşılabilir:
  
Seküler ahlakın varlığının, veya daha genel olarak değişik ahlak anlayışlarının varlığının savunulması bu gibi konularda hoşgörüye ve rasyonel tartışma ortamına fazlasıyla ihtiyacı olan Türk toplumunda önemli olsa da bazı kavramsal karışıklıklar Berkan’ın tezini etkili bir şekilde savunmasını engelliyor. Yukarıda link verilen yazı bağlamında iki kavramsal soruna kısaca bakalım.
  
İlk olarak Berkan "ahlakın kaynağı" derken değişik yerlerde değişik şeyler kastediyor. Bazı yerlerde "ahlak duygusunun kökeni", bazı yerlerde ise "ahlaki prensiplerin gerekçelendirilmesi" demek istiyor. Mesela "iyi, doğru ve güzelin kaynağı insan doğasıdır" derken köken demek istiyor. Zira tek başına insan doğasına referans vererek herhangi bir ahlaki prensip gerekçelendirilemez. Bu şekilde gerekçelendirmeye kalkan doğalcılık hatasına (naturalistic fallacy) düşmüş olur. Ama "ahlakın kökeni insan haklarıdır" derken bu sefer de gerekçelendirmeyi kastediyor. Zira insan hakları kavramı geçen yüzyılda icat edilmiş bir kavram. İnsan hakları ahlak duygusunun kaynağı olamaz. Ancak bazı ahlaki prensipler insan haklarına referans vererek gerekçelendirilmeye çalışılabilir.
  
Berkan'ın söylediklerini bu şekilde anlasak bile hala bazı sorunlu ifadeler var. Mesela Kant'la ilgili paragrafta "ahlakın kökeni din değildir, insan haklarıdır" anlamında bir şey söylüyor. Burada kökenden kastettiğinin gerekçelendirme olduğunu varsayabiliriz. Bu durumda o söylediği şey tartışılamaz bir olguymuş gibi ortaya koyulamaz. Kant'ın söyledikleri de, bilimsel araştırma sonuçları da bize ahlaki prensiplerimizi nasıl gerekçelendireceğimizi dikte edemez. Gerekçelendirme konusu bir kişisel tercih ve toplumsal uzlaşım konusudur. Hiç kimseye "ahlaki prensiplerini dine referans vererek gerekçelendiremezsin, insan haklarına referans vermek zorundasın" denemez. Toplumlar neye referans vereceklerine tartışma ve uzlaşma yoluyla karar verirler. Ve değişik toplumlar değişik referanslar belirleyebilirler. İslamiyet tartışılmadan benimsenmesi gereken bir referans olmadığı gibi insan hakları da tartışılmadan benimsenmesi gereken bir referans değil. Dolayısıyla Berkan bunu söylemekle seküler ahlakın varlığını savunmanın ötesinde bir şey söylemiş oluyor. "Neyin iyi, doğru, güzel olduğuna karar verirken kendi dünya görüşünü değil benim dünya görüşümü referans al" demiş oluyor ki bu, bu haliyle savunulabilir bir öneri değil.
  
Ahlak duygusunun kökeni de, ahlaki prensiplerin gerekçelendirilmesi de tartışılması gereken önemli konular. Tartışmada kavramsal karışıklıklara düşülmemesi ve tartışmanın rasyonel bir şekilde ilerleyebilmesi için azami entelektüel dikkatin gösterilmesi gerekiyor.


Doğal Seçilim Kavramları Envanteri



Doğal seçilim evrimsel değişikliği ortaya çıkaran en önemli mekanizma. Canlıların ortak bir atadan türeyip ayrıştığı fikriyle beraber Darwin’in biyolojiye en önemli iki katkısından biri. Buna rağmen doğal seçilim bir temel biyoloji dersi alan üniversite öğrencilerinin bile kafalarına kolayca oturan bir kavram değil. Bunun başlıca sebebi öğrencilerin derse gelirken kafalarında evrimin işleyişiyle ilgili faklı anlayışlar olması. Bu farklı (ve yanlış) anlayışların üzerine doğrudan gidilmediği ve doğal seçilimin kafalarındakinden farklı bir süreç olduğu özel olarak vurgulanmadığı zaman ders almış olmak hatalı kavramsallaştırmaların giderilmesini sağlamıyor.

İşte bu sebeple San Diego State University’den üç eğitim araştırmacısı 2002 yılında Doğal Seçilim Kavramları Envanteri adında bir test yayınladılar:

Testin amacı doğal seçilim mekanizmasının öğrenciler arasındaki anlaşılma düzeyini ölçerek öğretmenlere hangi yanlış kavramsallaştırmaların üzerine özel olarak gitmeleri gerektiğini göstermek. Test 20 sorudan oluşuyor ve sorular gerçek araştırma sonuçlarına dayanıyor. Çeldirici olarak öğrencilerin sahip olduğu bilinen tipik yanlış görüşler kullanılmış. Testteki sorular 10 temel kavramı ölçmeye yönelik:

1) Bütün türlere mensup organizmalarda popülasyon büyüklüğünü hızla arttıracak üreme potansiyeli vardır.
2) Buna rağmen birçok popülasyon sabit bir büyüklüğe sahiptir.
3) Kaynakların sınırlı olması yüzünden türün içindeki organizmalar arasında rekabet vardır.
4) Bazı organizmalar hayatta kalmayı başaramaz.
5) Bir tür içindeki organizmalarda kalıtımsal temeli olan özellikler bakımından çeşitlilik vardır.
6) Bu çeşitlilik mutasyonlardan ve genetik rekombinasyondan kaynaklanır.
7) Çeşitlilik ebeveynden yavruya kalıtım yoluyla aktarılır.
8) Bu yavrulardan çevreye daha iyi uyum sağlayanlar daha fazla ürer.
9) Farklı özelliklere sahip organizmaların farklı üreme başarıları yüzünden popülasyon içindeki genetik tip (alel) sıklıkları kuşaklar boyunca değişir.
10) Bir türe ait iki popülasyon birbirinden uzun süre ayrı kalır ve arada çiftleşme olmazsa popülasyonlar iki ayrı tür haline gelecek kadar farklılaşabilir.

Testin orijinal sorularına şu sayfadan ulaşılabilir:

Testin Türkçe tercümesine şu sayfadan ulaşılabilir:

http://insandogasi.blogspot.com/2009/11/dogal-secilim-kavramlar-envanteri.html

3.09.2009

Evrim Teorisi, Bilim ve Toplum*

2009 yılı dünyada birçok bilim çevresinde Darwin yılı olarak kabul ediliyor. Bundan 150 yıl önce Charles Darwin’in ortaya attığı doğal seçilime dayalı evrim teorisi bugün biyolojik bilimlerin temel taşı konumunda. Buna rağmen teorinin bilim dünyası dışında anlaşılması ve benimsenmesiyle ilgili sıkıntılar devam ediyor.
   
Bilimsel teoriler 1) bilineni açıklama potansiyellerine, 2) henüz bilinmeyeni tahmin etme ve dolayısıyla yeni araştırmalara öncülük etme potansiyellerine ve 3) yararlı uygulamalara yol açma potansiyellerine bakılarak kabul edilirler veya reddedilirler. Canlı türlerinin kökenini, inanılmaz çeşitliliğini ve çevreye hayranlık uyandırıcı uyumlarını en iyi açıklayan bilimsel teori evrim teorisi. Dünyanın en saygın üniversitelerindeki ve diğer bilim kurumlarındaki binlerce araştırmacı evrim teorisini temel alan araştırmalar yapıyorlar ve bunlar düzenli olarak dünyanın en saygın bilim dergilerinde yayınlanıyor. Ayrıca evrim teorisinin uygulama alanları arasında biyolojik çeşitliliğin korunması, tarım ve hayvancılıkta daha iyi soyların yetiştirilmesi, tıpta hastalık kökenlerinin araştırılması ve antibiyotiklere dirençli mikropların üremesinin önlenmesi yer alıyor. Kısacası evrim teorisi bilim dünyasının ölçütlerine göre son derece başarılı bir teori.
  
Öyleyse teorinin benimsenmesiyle ilgili sıkıntıların sebebi ne? Başka sebeplerin yanında önemli sebepler olarak bilgisizlik ve yanlış bilgilendirmeye maruz kalma gösterilebilir. Bu durumda bilim adamlarının, eğitimcilerin ve kendi kendini eğitmek isteyenlerin dikkat etmesi gereken birkaç nokta var.
  
Birincisi, güvenilir bilgiye ulaşabilmek ve o bilgilerden doğru sonuçlara varabilmek. İçinde yaşadığımız bilgi çağında her türlü bilgiye ve düşünceye ulaşmak çok kolay. Fakat bundan daha önemlisi karşılaşılan bilgiye eleştirel bir gözle yaklaşabilmek. Evrim teorisiyle ilgili bir iddiayla karşılaşıldığında “bunun dayanağı nedir” diye sormak, dayanak olarak gösterilen kaynağın güvenilirliğini belirleyebilmek ve kaynağın iddiayı gerçekten destekleyip desteklemediğini saptayabilmek mutlaka edinilmesi gereken eleştirel düşünce becerileri.
  
İkincisi, bilimsel sürecin nasıl işlediğini anlamak ve anlatmak. Evrimle ilgili verileri bilmek yeterli değil. Veriler bir teoriyi nasıl destekler, bir teori nasıl üretilir, hangi şartlarda kabul edilir gibi soruların cevaplarını da bilmek ve anlatmak gerekir. Mesela modern bilim anlayışının temelinde yer alan şu iki prensip hala yeterince anlaşılmış değil: 1) Bilimsel teoriler tahmin veya spekülasyondan ibaret değildir, ama kesin olarak ispat da edilemezler ve 2) teorilerin test edilmesinde kullanılan tek bir geçerli bilimsel yöntem yoktur; çok çeşitli yöntemler ve akıl yürütme süreçleri kullanılır.
  
Üçüncüsü, bu gibi konularda toplumsal katılımlı rasyonel tartışma ortamları oluşmasını sağlamak. Bilim adamlarının toplumu bilgilendirdiği, eleştirilere cevap verdiği, farklı fikirlere söz hakkı tanıdığı yazılı ve sözlü tartışma ortamları toplumun modern bilimi anlaması ve benimsemesi açısından çok önemli. Bilim adamlarının pek alışık olmadıkları bu role artık soyunmaları gerekiyor.
  
Sonuç olarak tartışma sadece evrim teorisi için değil. Aynı zamanda toplumsal politikaların toplumsal uzlaşmadan hareketle ve bilimin verilerinden yararlanarak belirlendiği bir gelecek için. Ve bu amaç için bilim adamlarına, eğitimcilere ve toplumun diğer bireylerine yukarıda sayılan görevler düşüyor.

*21/08/09 da Dr. Hasan Bahçekapılı imzası ile Habertürk Gazetesi'nde yayımlandı.

31.08.2009

Bizi İnsan Yapan Ne?

 
Scientific American dergisinin Mayıs 2009 sayısında "What Makes Us Human?" ("Bizi İnsan Yapan Ne?") başlıklı bir makale yayınlandı. Yazar Katherine S. Pollard insan ve şempanze genomlarının karşılaştırılmasından hareketle insana özgü genleri ve bunların fonksiyonlarını belirlemeye yönelik son yıllardaki çalışmaların bir özetini yapıyordu. Biz de İnsan Doğası ve Evrim başlıklı bir sitenin ilk yazısının böyle bir makalenin tanıtılmasına ayrılmasının uygun olacağını düşündük.
       
Pollard University of California San Francisco'da biyoistatistikçi. Birkaç yıl önce University of California Santa Cruz'dayken şempanze genomu taslağının belirlenmesi çalışmalarına katılmış ve 2005'te Nature dergisinde yayınlanan bu taslaktan [1] hareketle insan genomundaki en hızlı evrimleşen bölgeleri saptamış.
    
Pollard insan ve şempanze genomlarının yaklaşık yüzde 99 oranında aynı olduğunu söylüyor. Yani 6 milyon yıl kadar önce insan-şempanze türleşmesi yaşandıktan sonra insan genomunu oluşturan 3 milyar nükleotidden sadece 15 milyon tanesi değişti. Evrim teorisine göre bu değişikliklerin çoğu fenotip düzeyinde bir değişiklik meydana getirmiyor. Ufak bir kısmı ise şempanzelerle aramızdaki farkların ortaya çıkmasını sağlıyor. Nötr değişiklikler, yani organizmanın hayatta kalma ve üreme başarısı üzerinde bir etkisi olmayan değişiklikler, evrimsel tarih içinde yavaş ve sabit bir hızda ortaya çıkıyor. Üreme başarısını arttıran ve pozitif seçilime uğrayan değişiklikler ise çok daha hızlı oluyor [2, 3]. Bu yüzden Pollard insan genomunun en hızlı değişim gösteren bölgelerini saptayacak bir bilgisayar programı yazmış.
      
Hızlı değişim gösteren bölgeler listesinin birinci sırasında yer alan bölgeye HAR1 (human accelerated region 1; insanda hızlanan bölge 1) adını vermişler [4]. Daha önceki araştırmalardan HAR1 bölgesinin özellikle insan beyin hücrelerinde aktif olduğu biliniyormuş. Şempanzeyle en önemli farkımız çok daha büyük ve karmaşık beynimiz olduğu için Pollard ve ekibi gerçekten önemli bir bölge tesbit ettiklerini anlamışlar. Çeşitli omurgalılarla yapılan karşılaştırmalar insan türü ortaya çıkana kadar HAR1 bölgesinin çok yavaş bir değişim gösterdiğini ortaya koymuş. Mesela 300 milyon yıl önce ayrışan tavuk ve şempanze türlerinde bu bölgedeki 118 bazın sadece iki tanesi farklıyken sadece 6 milyon yıl önce ayrışan insan ve şempanze türlerinde 18 baz farklı.
  
Bundan sonraki adım elbette insan genomunun HAR1 bölgesinin fonksiyonunu saptamaktı. 2005'te Belçikalı bir araştırmacıyla ortak yapılan çalışmalar HAR1'in serebral kortekste (beyin kabuğu) bulunan bir tür nöronun oluşumunda rol oynadığını, bu nöronun oluşumunda aksama olduğunda korteks alanının küçülüp kıvrımlı olmak yerine pürüzsüz bir hal aldığını ve çeşitli davranış anormalliklerinin oluştuğunu ortaya çıkarmış. Fakat HAR1'in korteks oluşumunu nasıl etkilediği henüz bütün ayrıntılarıyla gösterilmiş değil.

HAR1'in ilginç özelliklerinden biri protein yapımı kodu içermemesi. Geleneksel olarak moleküler biyologlar hep protein kodlayan genleri incelemişlerdir. Diğer genlerin işe yaramayan ("junk") genler olduğu düşünülürdü. Fakat 2000'lerde tamamlanan İnsan Genomu Projesi [5] protein kodlayan genlerin DNA'mızın sadece yüzde 1.5'ini oluşturduğunu ortaya çıkardı. Geri kalan genlerin bir kısmı diğer genlerin ne zaman protein yapacağını, ne zaman duracağını söyleyen düzenleyici genler. Diğer kısmı sadece RNA yapan genler. HAR1 de bu RNA genlerinden biri. Bir diğer kısmının işlevinin ne olduğuysa henüz bilinmiyor.
       
FOXP2 geni Pollard'ın hızlı değiştiğini bulduğu bölgelerden bir diğeri. Bu genin konuşmayla ilgili bir fonksiyonu olduğu 2000'li yılların başlarında gösterilmişti [6]. Gendeki mutasyonlar konuşma sırasında gereken hızlı ağız ve yüz hareketlerinin yapılamamasına sebep oluyor. Genin insandaki versiyonu şempanzeninkinden birkaç baz farklılığı gösteriyor. Bu farklılıklar hem genin kodladığı proteinin değişmesine hem de muhtemelen proteinin vücutta nerede ve ne amaçla kullanıldığının değişmesine yol açmış [7, 8].
     
2007'de Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology'den araştırmacıların yaptığı bir karşılaştırma FOXP2 geninin insandaki versiyonunun evrimsel tarihiyle ilgili önemli bir ipucu sundu [9]. Bu araştırmacılar bir Neandertal insanı fosilinden elde ettikleri DNA'yı inceleyerek Neandertaller'de de bu genin bizdeki versiyonunun olduğunu buldular. Bu bulgu Neandertaller'in de bizim gibi konuşuyor olabilecekleri göstermesinin yanında FOXP2'nin insan versiyonunun en az yarım milyon yıl önce ortaya çıkmış olması gerektiğini gösterdi.
    
Beyin büyüklüğüyle ilgili olduğu bilinen genlerden biri ASPM. Genetik araştırmalar insanlarda görülen mikrosefalinin (anormal derecede küçük beyin) bu ve birkaç başka genin anormalliğinden kaynaklandığını ortaya koydu. Daha yeni araştırmalar bu genin, primatların evrimsel tarihinde birkaç kere çok hızlı değişim gösterdiğini ve bu değişim patlamalarından birinin insan-şempanze ayrışması gerçekleştikten sonra insan soyunda meydana geldiğini gösteriyor [10].
      
Bizi şempanzelerden ayıran tek yönümüz beynimiz değil tabii. Vücudumuzun diğer kısımları da farklı. Pollard'ın listesinde ikinci sırada gelen HAR2 geni insan fetüsünde el bileği ve başparmak oluşumuyla ilgili bir gen. Diğer primatlarda ise böyle bir fonksiyonu yok. Bu da bu genin insanları diğer primatlardan ayırdeden üstün alet yapma yeteneğini ortaya çıkarmış olabileceğini düşündürüyor.
  
Vücut yapısı dışında insanlar fizyolojik ve davranışsal özellikler bakımından da son birkaç milyon yılda önemli değişiklikler geçirdiler. Bir milyon yıl kadar önce ateşin yemek pişirmede kullanılmaya başlaması ve 10,000 yıl kadar önce ortaya çıkan tarım devrimi yüksek nişastalı besinleri insan diyetinin içine soktu. Bu kültürel değişiklikler onlardan yararlanmayı sağlayacak genetik değişiklikleri de beraberinde getirdi. AMY1 genindeki değişiklikler bunlardan biri. AMY1 salyadaki amilaz enzimini kodluyor ve bu enzim nişastanın sindirilebilmesini sağlıyor. İnsanın evriminde bu genin hem kopya sayısı artmış hem de bazlarının dizilimi değişmiş.
  
Diyetle ilgili bir başka gen laktaz enzimini yapan LCT geni. Bu enzim sütteki şeker olan laktozun sindirilebilmesini sağlıyor. Birçok memeli türünde sadece süt emen yavrular laktozu sindirebilirler. İnsanda ise 9,000 yıl kadar önce LCT geninde laktozun yetişkinlikte de sindirilebilmesini sağlayan değişiklikler oldu. LCT'nin bu yeni versiyonu süt veren evcil hayvan yetiştiren Avrupa ve Afrika popülasyonlarında ortaya çıktı. Bugün bu popülasyonların neslinden gelenlerin çoğunluğu yetişkinlikte süt içebiliyorlar. Asya ve Latin Amerika popülasyonlarında ise LCT geninin primat versiyonu var ve bunlar laktozu sindiremedikleri için süt içmiyorlar [11].
        
Genomdaki insana özgü değişikliklerden biri de bağışıklık sistemiyle ilgili bölgelerde görülüyor. Mesela bazı virüslerle daha iyi savaşabilmek için insanda TRIM5α proteinini yapan gen diğer primatlarınkinden farklılaşmış. Ama bu iyi sonuç beraberinde kötü bir sonuç da getirmiş: O gendeki değişiklik yüzünden HIV virüsü bugün insanda AIDS’e yol açarken diğer primatlarda yol açmıyor [12].
      
Bütün bu araştırma bulguları karşılaştırmalı genom analizinin günümüz biliminin en heyecan verici alanlarından biri oluğunu gösteriyor. Önümüzdeki birkaç yıl özellikle üstünde durulacak konu genomumuzun protein kodlamayan yüzde 98.5’lik kısmının ne yaptığını belirlemek olacak. Buna verilecek cevap bizi insan yapanın ne olduğunu daha iyi anlamımızı sağlayacak.
  

Evrimsel Biyoloji Bölümleri


Dünyanın önde gelen üniversitelerindeki evrimsel biyoloji ile ilgili bölümler, programlar ve merkezler:
  



Evrimsel Psikoloji Bölümleri


Dünyanın önde gelen üniversitelerindeki evrimsel antropolojiyle ve evrimsel psikolojiyle ilgili bölümler, programlar ve merkezler:

Ethology and Evolutionary Psychology (Arizona)
Institute of Human Origins (Arizona State)
SFF Centre for Early Sapiens Behaviour (Bergen)

29.08.2009

Dünyanın önde gelen bilim kurumlarının ve dergilerinin evrim teorisiyle ve 2009 Darwin yılıyla ilgili Web sayfaları:

18.05.2009

İnsan Sosyalliğinin Evrimi Paneli

Konuşmacılar: Dr. Hasan G. Bahçekapılı, Sinem Silay, Onur Iyilikçi, Dilek Çelik, Şule Güney

Panelin Amacı:

Bu panel biyoloji, psikoloji ve antropolojideki son çalışmalar ve fikirler ışığında insan sosyal hayatının üç önemli bileşeni olan dil, ahlak ve din konularına getirilen evrimsel açıklamaları tartışmaya açmayı amaçlamaktadır. Burada özel olarak kastedilen dil yetisinin, ahlaki yargılarda bulunma yetisinin, ve dinsel düşüncenin evrimsel kökenidir. Panelde bu üç yetinin evrimi “zihin teorisi” (veya “zihin okuma” modülü) denen yetinin evrimi bağlamında tartışılacak, zihin teorisinin ortaya çıkışının insan türü bir sosyal hayatı mümkün kıldığı önerilecek, sosyal hayatın getirdiği evrimsel baskıların da (işbirliği ve rekabet) dil, ahlak ve din dediğimiz olguları “adaptasyon” veya “yan-ürün” olarak ortaya çıkardığı dile getirilecektir. Panel bu konulardaki literatürdeki son gelişmeleri tanıtmanın yanında, evrimsel yaklaşımın sadece milyonlarca yıl önce olup bitmiş olaylarla ve basit düzeydeki biyolojik süreçlerle ilgili konularda değil, günlük hayatımızda içiçe olduğumuz, insanı insan yaptığını düşündüğümüz konularda da açıklama potansiyeline sahip olduğunu göstermeyi hedeflemektedir.

1. Sosyal Zihin ve Evrim: Zihin Teorisinin Evrimsel Kökenleri
Sinem Silay

Panelin ilk kısmında, zihin teorisinin (veya zihin okuma modülünün) temel öğelerinin insanlardaki ve diğer primatlardaki evrimsel gelişimi, panelin diğer sunumlarına zemin oluşturacak şekilde tartışılacaktır. Zihin teorisi, ilk olarak Premack ve Woodruff (1978) tarafından şempanzelerin birbirlerinin zihinsel durumlarını anlayabilmelerini tanımlamak için kullanılmıştır. Literatürde, zihin teorisi yetisi başka insanların zihinsel durumlarını anlayabilme yetisi veya bilişsel kapasitesi olarak tanımlanmaktadır (Leslie, 1987; Baron-Cohen, 1988). İnsanlar zihin teorisi yetisini kullanarak başka insanların duyguları, hedefleri, bilgileri, inançları, vb. hakkında çıkarsamalar yapmaktadırlar. Tartışma çerçevesinde insan sosyal zihninin diğer primatlarla paylaşılan veya paylaşılmayan unsurlarından bahsedilecek, zihin teorisinin grup içi yaşam adaptasyonundaki rolüne değinilecektir. Zihin teorisinin simülasyon, teorik-yapılandırma ya da modüler olgunlaşma yoluyla geliştiğine dair farklı araştırma yönelimleri bulunmaktadır. Primat evriminde ise zihin teorisinin ne zaman geliştiğiyle ilgili tartışmalar sürmektedir. Sürmekte olan teorik tartışmalar sinirbilim ve gelişim psikolojisinin ampirik bulguları ışığında açıklanacaktır. Tartışmayı sonlandırırken zihin teorisiyle ilgili gelecek vadeden araştırma yöntemleri ele alınacaktır.

2. İnsan Dilinin Evrimsel Tarihi
Onur İyilikçi

Panelin bu kısmında, insan evriminin en ilginç fenomenlerinden biri olan dilin evrimi son yıllardaki teorik ve ampirik çalışmaların ışığında tartışılacaktır. Evrimsel tarihe dikkatli bir bakış, evrim geçiren her olgunun aslında tek başına değil, aynı evrimsel dönemlerde seçilen diğer olgularla ilişki içinde ortaya çıktığını gösterir. Bu bağlamda dilin evrimi panelin diğer konu başlıkları olan zihin okuma modülü, ahlak ve dinin evrimi ile ilişki içinde değerlendirilecektir. Öncelikle dilin bilişsel nişimize bir adaptasyon olduğunu savunan Pinker’ın görüşlerine genetik ve antropolojik bulgulara dayanılarak yer verilecektir. Bu görüş zihin okuma modülüne oyun teorisi yaklaşımı ile bağlanacaktır. Yine bu alt başlık altında Arbib’e göre dilin ortaya çıkışında ayna nöronlarının etkisinin zihin okuma modülüyle ilişkisi değerlendirilecektir. Öte yandan Hurford’un dilin kökenine öğrenme odaklı dilsel adaptasyonlar açısından yaklaşımı ahlakın evrimi ile ilişki içinde incelenecek ve Hauser’in “Evrensel Ahlaki Gramer” hipotezi ile karşılaştırılacaktır. Bahsi geçen bütün temalar Dunbar’ın grup dinamiklerini temel alan dilin evrimi görüşüyle ilişkilendirilecek ve işbirliği kavramına klasik Darwinci yaklaşım ile bağlanacaktır.

3. Ahlak ve Evrim: Zaruri, Meşru ve Yasak Yargılarının Evrimsel Kökeni
Dilek Çelik

Panelin bu bölümünde ahlaki yargılarda bulunabilme yetisinin evrimsel kökenleri irdelenecektir. Evrimsel yaklaşımda, toplumsal yaşayışın gereği olan işbirliği, özgecilik gibi stratejik sosyal ilişki biçimleri evrimleşirken bir yandan da bu ilişki biçimlerini bozanları saptama ve cezalandırma eğilimi gibi adaptif değeri olan yetilerin evrimleştiği, ve bu yetilerin ahlaki yargılarda bulunabilme yetisinin temel taşlarını oluşturduğu savunulmaktadır. Suçluluk, minnettarlık, sempati, dayanışma, borçluluk gibi insanlara özgü ahlaki duyguların deneyimlenebilmesi, “zihin okuma” modülü denen yetinin evrimi sonucu ortaya çıkmış olan, olayları başkalarının perspektifinden değerlendirebilme ve duygusal özdeşim kurabilme kapasitesinin bir sonucudur. Evrimsel süreçte sembolik dil kullanımı, bireyler arası stratejik sosyal ilişki dinamiklerinde önemli farklar yaratarak ahlaki normların paylaşımını mümkün kılmıştır. Ayrıca Hauser tarafından ortaya atılmış olan “Evrensel Ahlaki Gramer” kavramı tanıtılarak bu konuyu destekler nitelikteki deneysel ve nöropsikolojik kanıtlar ortaya koyulacaktır. Son olarak din ve ahlak kavramları arasındaki ilişki ele alınarak dinin ahlaki yargı, muhakeme ve davranışlar üzerinde etkisi olup olmadığı literatürdeki gelişmeler ışığında tartışılacaktır.

4. Dinsel Düşüncenin Evrimsel Kökeni
Şule Güney

Dinsel düşünce ve davranış son yıllarda psikologlar, biyologlar ve antropologlar tarafından evrimsel perspektif üzerinden incelemeye tabi tutulmuştur. Bu incelemeler üzerinden yapılan tartışmalarda genel olarak iki hakim görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin ilkinde, bir sosyal fenomen olarak dinsel düşünce ve davranışın evrimsel süreç tarafından tasarımlanmış bir adaptasyon olduğu ve bu tasarımın insanların oluşturduğu gruplar içindeki işbirliğini ve sosyal bağlılığı geliştirmeye/güçlendirmeye hizmet ettiği savunulmaktadır (Wilson, 2002). Bir diğer deyişle, dinsel düşüncenin “grup seçilimi”nden ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Diğer görüş ise dinsel düşünce ve davranışı, evrimsel sürecin ürünü olan insan zihninin temel yapısının bir “yan-ürün”ü olarak ele almamız gerektiğini öne sürer (Boyer, 2001; Atran, 2002). Bu görüşe göre, dinsel fenomeni anlayabilmemiz için ilgili görünen ve aslen başka amaçlar için evrimleşmiş diğer bilişsel mekanizmaları incelememiz gerekmektedir. Konuşmada Bering’den (2006) hareketle ruh, ölümsüzlük ve doğaüstü varlık gibi kavramların herkeste varolan zihin teorisi yetisinden nasıl kaynaklanmış olabileceği tartışılacak ve dinsel törenlerin amacı zihin teorisi temelinde açıklanacaktır.

17.05.2009

Sık Sorulan Sorular

 
(Henüz ayrı bir yazı olacak uzunlukta olmayan kısa soru-cevap niteliğindeki yazılara bu başlık altında yer vereceğiz.)

1. Kambriyen patlaması evrim teorisini çürüten, yaratılış görüşünü destekleyen bir olay mıdır?

Kambriyen patlaması daha önce varolmayan birçok deniz canlısının yaklaşık 540 milyon yıl kadar önce “aniden” belirmesine verilen isim. Bu patlama çok kısa bir sürede bugün varolan bütün hayvan türlerinin ortaya çıktığı bir dönem zannedildiği için biyolog olmayanlar tarafından evrim teorisini çürüten bir olgu zannedilebiliyor. Oysa çok kısa denen süre 30-40 milyon yıl. Kambriyen patlamasıyla birlikte ortaya çıkmayan canlı türleri arasında bütün memeliler, kuşlar, sürüngenler, amfibyumlar, çeneli balıklar, böcekler ve çiçekli bitkiler sayılabilir. Kambriyen dönemde ortaya çıkıp da günümüze kalan tek bir tür bile yok. Dolayısıyla Kambriyen patlaması hiçbir şekilde “özel yaratılış” görüşüyle uyumlu bir olay değil. Gene de bu uzunlukta bir dönem içinde bu kadar değişik sayıda türün ortaya çıkması evrimsel tarih içinde sık görülen bir şey değil. Bu yüzden biyologlar buna "patlama" diyorlar. Ama bu evrim teorisinin açıklayamayacağı bir patlama değil. Bu patlamanın sebepleri modern biyolojide aktif bir araştırma alanı ve gene evrim teorisi çerçevesi içinde araştırılıyor.
 
Kambriyen patlamasıyla ilgili temel bilgilerin alınabileceği iki sayfa:
  
Şu da Kambriyen patlamasıyla ilgili tipik yanlış anlamalara cevap veren bir makale:
 
 
 

16.04.2009

Etkinlikler




 
8-9 Mayıs 2010 tarihinde Bilim ve Ütopya Dergisi İzmir'de evrim kursu düzenlemiştir.



20-21 Şubat 2010 tarihlerinde Bilim ve Ütopya Dergisi İstanbul’da evrim kursu düzenlemiştir.



5-6 Aralık 2009, Bilim ve Ütopya dergisinin Ankara’da düzenlediği evrim kursunda "Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi" başlıklı konuşma.



19-20 Kasım 2009, Evrim ve Davranış Sempozyumu’nda "Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi" başlıklı konuşma.



12 Kasım 2009, BİLKOOP söyleşilerinde "Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi" başlıklı konuşma.



Evrim Panelleri:
İnsan sosyalliğinin evrimi: Dilin, ahlakın, ve dinsel düşüncenin evrimsel kökenleri

Biyoloji, psikoloji ve antropolojideki son çalışmalar ve fikirler ışığında insan sosyal hayatının üç önemli bileşeni olan dil, ahlak ve din konularına getirilen evrimsel açıklamaları tartışmaya açmayı amaçlayan bir dizi panel düzenledik. Bu panelleri, İstanbul Bilgi , Yeditepe ve Doğuş Üniversitesinde Darwin Yılı etkinlikleri içinde gerçekleştirdik. Aynı konu başlığında İstanbul Üniversitesinde düzenlenen Türk Psikoloji Kongresi kapsamında da bir panel yaptık.


24 Nisan 2009, Yeditepe Üniversitesi Evrim ve Felsefe Sempozyumu.



30 Mart 2009, Doğuş Üniversitesi Charles Darwin Haftası.