3.08.2011

Maymundan mı Geldik?

  
Maymundan mı Geldik? aslında tanıtmakta epey geciktiğimiz bir kitap. Aralık 2010’da Bilim ve Ütopya Kitaplığı’ndan çıktı. Yazılar ağırlıklı olarak Bilim ve Ütopya dergisinin son iki yılda İstanbul, Ankara ve İzmir’de düzenlediği Evrim Kursları’nda verilen derslerden oluşuyor. Derleyen ve yayına hazırlayan Gani Bayer. Bizim de daha önce Bilim ve Ütopya’da yayınlanan ve Evrim Kursları’nda sunduğumuz Evrimsel Psikolojiye Giriş ve Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi başlıklı yazılarımız bu kitapta yer alıyor. Kendi yazılarımızı tanıtmaya gerek olmadığına göre Nurdan İnan’ın kitaba ismini veren “Maymundan mı Geldik?” yazısına ve daha çok da o sorunun kendisine kısaca bir bakalım.

“Maymundan mı geldik?” aslında inanmazlık ifade eden bir soru. Günlük hayatta karşılaştığımızda genellikle bunun arkasından iki soru daha geliyor: “Maymundan bu kadar farklıyken nasıl maymundan gelmiş olabiliriz?” ve “Maymundan geldiysek nasıl oluyor da etrafta hala maymunlar var?” Birinci soru ayrıntılı bilimsel bilgiler içeren bir cevap vermeyi gerektiriyor. Nurdan İnan da yazısında böyle bir cevap veriyor. Darwin’in “hayat ağacı” kavramını kullanarak insanın sadece maymundan değil ilk memelilerden, ilk omurgalılardan ve hatta ilk bakterilerden geldiğini göstermeye çalışıyor.

İkinci soruyu cevaplamak ise bilimsel bilgi vermeyi değil, soruyu soranın içinde bulunduğu kavramsal karışıklığı düzeltmeyi gerektiriyor. Verilebilecek en basit cevap şu olabilir: Modern insanlar ve modern maymunlar birbirlerinden gelmediler; ortak bir atadan geliyorlar. Hangi maymunu kastettiğimize bağlı olarak bu ortak atanın yaşadığı zaman değişebilir. Yani modern insanlar ve maymunlar birbirlerinin atası değil kuzeni konumundalar. Benzer bir açıklama (genellikle sorulmayan) benzer bir soru için verilebilir: “Köpekler kurtlardan geldiyse neden bugün hala kurtlar var?” Çünkü köpekler bugünkü kurtlardan gelmedi. Birkaç bin yıl önce bir grup kurt insanlar tarafından evcilleştirmeye (yapay seçilime) tabi tutuldu ve zaman içinde bunlar bugün bildiğimiz köpeklere dönüştü. Bu konuda daha ayrıntılı bir açıklamayı Evolution: Education and Outreach dergisinde geçen yıl yayınlanan “Why Are There Still Monkeys?” makalesinde bulabilirsiniz.
 
Kitapta bu yazı dışında gene Nurdan İnan’ın “Darwin’den Günümüze Evrim” başlıklı bir yazısı, Ali Demirsoy’un evrim teorisiyle akıllı tasarımı karşılaştıran üç yazısı, Semih Koray’la “Bilim ve Materyalizm” üzerine yapılmış bir röportaj ve son olarak Arda Odabaşı’nın bundan 100 yıl önce Suphi Ethem Bey’in “Darvenizm” başlığıyla yayınlanan kitabını tanıtan bir yazısı var. Bizim “Evrimsel Psikolojiye Giriş” yazımızın bu kitapta yazının sonunda geniş bir kaynakçayla beraber yayınlandığını da belirtelim.

29.07.2011

Amerikan Antropolojisinin Üstündeki Karanlık


Geçtiğimiz 10 yılda Amerikalı antropologları herhalde en çok meşgul eden konu gazeteci-yazar Patrick Tierney’nin 2001’de yazdığı Darkness in El Dorado (El Dorado’daki Karanlık) kitabıydı. Başlığı Joseph Conrad’ın Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği) romanına göndermede bulunan bu kitap bir grup bilim adamının Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamö halkının hayatını cehenneme çevirdiğini iddia ediyordu. Kitabın yarattığı ve Amerikan antropolojisini bölünmenin eşiğine getiren sert tartışmalar kitap üzerinden olmasa da bugün de devam ediyor.

Üstünden 10 yıl geçmesine ve hakkında şimdiye kadar çok şey yazılıp çizilmesine rağmen Human Nature adlı antropoloji dergisi bu konuda yeni bir makale yayınlandı. Aslında makale henüz resmen yayınlanmadı ama tam metnine derginin İnternet sayfasından ulaşmak mümkün. Bu yazıda bilim kurumlarının bilim yapmayı ve gerçeklere ulaşmayı ikinci plana attıklarında neler olabileceğini anlatan bu ibretlik makaleden kısaca bahsedeceğiz. Antropolojiyle uzaktan da olsa ilgilenen herkese makalenin tam metnini okumasını tavsiye ediyoruz.
                                                                                                 
Makalenin yazarı Alice Dreger kendi ifadesiyle bir bilim tarihçisi ve insan hakları aktivisti. Daha önce normal dışı vücutlara sahip insanların haklarını savunan kitaplar yazmış. Şu anda da hem bilimi hem aktivizmi savunan bir kitap yazıyor. Bu kitap projesinin bir parçası olarak Tierney’nin kitabındaki iddiaları, bu iddiaların başlattığı olayları, özellikle de Amerikan Antropoloji Birliği’nin (AAB) tutumunu bir tarihçi gözüyle incelemiş. Vardığı sonuçları daha kitabı çıkmadan bir antropoloji dergisinde yayınlatma ihtiyacı duymuş. Human Nature dergisinin editörleri normalde sadece araştırma raporu yayınlayan derginin neden böyle bir makaleyi yayınlamaya karar verdiğini ayrı bir yazıda açıklıyorlar.

Dreger önce Tierney’nin kitabındaki iddiaları ele alıyor. Kitaptaki en çarpıcı suçlama şu: Kendi alanlarının önde gelen isimlerinden olan evrimsel antropolog Napoleon Chagnon ve genetikçi-doktor James Neel kendi öjenik teorilerini test etmek amacıyla 1968’de Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamöler’e, salgın hastalığa sebep olacağını bildikleri halde, kızamık aşısı yaptılar ve salgın başladıktan sonra ilaç vermeyi reddettiler. Böylelikle binlerce Yanomamö’nün ölmesine sebep oldular. Ayrıca bilerek Yanomamö kabileleri arasında savaşlar çıkardılar.

Bu iddiaların asılsız olduğu çok kısa zamanda belgelere dayalı olarak anlaşıldı. Gene de Tierney’nin kitabı uzun süre özellikle AAB tarafından ciddiye alındı ve bu kitaba dayalı etik soruşturmalar sürdürüldü. Neel daha kitap yayınlanmadan öldüğü için soruşturmaların merkezinde Chagnon vardı. Dreger’in amacı AAB’nin ileri gelenlerinin neden kendi içlerinden bir antropoloğun mesleki hayatını tehdit eden bu asılsız iddiaları bu kadar uzun süre ciddiye aldığını ortaya çıkarmak.

Tierney’nin kitabı daha çıkmadan AAB ve uluslararası kamuoyu kitaptaki iddialardan iki antropoloğun dağıttığı bir memorandum sayesinde haberdar oldu. Bu antropologlar uzun yıllardır Chagnon’ın çalışmalarını engellemeye çalışan Terence Turner ve Leslie Sponsel’dı. Turner ve Sponsel özellikle Chagnon’ın sosyobiyolojik (yani insan davranışını evrim teorisi temelinde açıklamaya çalışan) yaklaşımından rahatsızdılar. Memorandumlarında Tierney’nin yakında çıkacak olan kitabındaki iddiaları hiç sorgulamadan ve abartılı bir dille aktardılar ve AAB’nin harekete geçmesini istediler. Bunun sonucunda AAB gerçekten harekete geçti ve iki yıl sonra yayınlanan komisyon raporunda Chagnon’ı kusurlu buldu. Ayrıca Tierney’ye antropologlar adına teşekkür etti. Fakat kitaptaki iddiaların asılsız olduğu tek tek ortaya çıkınca 2005’te AAB’de yapılan bir referandum bu raporun geri çekilmesine neden oldu.

Tierney’nin kitabının sonunda çok geniş bir notlar ve alıntılar bölümü var. Bu durum kitaba çok titiz ve belgeli bir incelemenin ürünü havası veriyor. Ama Dreger’ın ve başkalarının gösterdiğine göre bunların önemli bir kısmı gerçekte var olmayan, tamamen uydurma alıntılar. Kitaptaki iddialardan hareketle Chagnon’ı soruşturanların bu iddialar için gösterilen kaynakları hiç kontrol etmemiş olması çok şaşırtıcı. Tierney’nin kişisel iletişim kurduğu bilim adamlarının çoğu da sonradan kitapta kendi görüşlerinin ve söylediklerinin çarpıtıldığı ifade ettiler. Tierney’nin kitabı incelemeden çok kurgu ürünü gibi görünüyor.

Burada akla bir soru geliyor: Tierney asılsız olduğunun ortaya çıkarılması bu kadar kolay olan bir kitabı neden yazdı? Dreger bunun cevabını bulamadığını itiraf ediyor. Onun yerine AAB’nin bu kitaba neden bu kadar değer verdiğini ve neden sırf bu kitaptan yola çıkarak iki bilim adamının saygınlığını zedeleyebilecek soruşturmaları ısrarla sürdürdüğünü sorguluyor. Dreger’ın konuştuğu soruşturma komisyonu başkanı antropolog Jane Hill bir itirafta bulunuyor: “Tierney’nin kitabı aşağılık bir kitap ama AAB olarak suçlamalar karşısında hiçbir şey yapmadan duramazdık; gelecekte Güney Amerika’da çalışmak isteyecek antropologların haklarını korumak için bir şekilde bu meseleyi ciddiye aldığımız izlenimi vermemiz ve bir şekilde birilerini kınamamız gerekiyordu.” Yani halkla (ve devletlerle) ilişkiler konusunda sorun çıkmaması için AAB kendi içinden birini kurban etmeye karar vermişti. Bu yüzden Chagnon suçlamalara karşı kendini savunmak için hiçbir zaman komisyonla görüşmeye çağrılmamıştı.

Bir grup antropolog bütün bu meseleyi bilimsel bakış açısına sahip evrimsel antropologlarla bilimsel bakıştan hoşlanmayan postmodern antropologların bir hesaplaşması olarak görüyor (Gregor & Gross, 2004). Dreger ise, postmodernizm kaynaklı da olsa, başka sebeple de olsa, asıl sorunun gerçeklerin ideolojik amaçlarla çarpıtılması olduğunu düşünüyor.

Komisyon raporunda Chagnon’ın kusurlu bulunduğunu söylemiştik. Bunun gerekçesi Chagnon’ın yazılarında Yanomamö hayat tarzını tasvir edişinin Yanomamöler açısından olumsuz sonuçlar doğurması. Özel olarak da Yanomamöleri saldırgan olarak nitelendirmesinin Brezilya devletinin onlara karşı şiddet kullanmasını meşrulaştırması. Dreger ilk olarak Brezilya devletinin politikalarının Chagnon’dan etkilendiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını söylüyor. İkincisi, Chagnon Yanomamöler hakkında objektif anlamda doğru olmayan ne söylemiş olabilir ki komisyon raporu tarafından kusurlu bulunmuş olsun? En çarpıcı örnek olarak gösterilen Chagnon’ın zamanında bir Brezilya dergisine verdiği röportaj. Chagnon burada Yanomamöleri şöyle anlatıyor: “Yerliler terliyorlar, kötü kokuyorlar, halüsinojen maddeler alıyorlar, yemek yedikten sonra geğiriyorlar, komşularının karılarına göz dikiyorlar ve bazan onları kaçırıyorlar, zina yapıyorlar, ve savaş yapıyorlar.” Yani? Chagnon devam ediyor: “Yani yerliler de bizim gibi insanlar; bu onları korumak ve onlara zarar gelmemesine çalışmak için yeterli bir sebep.” Dreger’a göre ne yazık ki AAB içinde Chagnon’ı kusurlu göstermeye çalışanlar röportajın bu son kısmını bilerek atlıyorlar. Chagnon Yanomamöleri daha yumuşak ve sempatik görünecek şekilde mi tasvir etmeliydi? Dreger’a göre asıl bu etik dışı olurdu. Antropoloji bir bilim olmaktan çıkıp yerli hakları savunuculuğundan ibaret hale gelirse söylediği şeyler herhangi bir çıkar grubunun propagandasından daha fazla saygıyı hak etmez.

Dreger makaleyi şöyle bitiriyor: Şüphesiz en başta Chagnon’ı suçlayanların çoğu iyi niyetliydi ve adaletin yerini bulmasını istiyordu. Fakat gerçeklere göre değil politikaya göre dağıtılan adalet Engizisyon’un adaletinden farksızdır. Gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmayan, kanıtları önemsemeyen bir çaba iyi niyetli olsa da sadece bilim ve etik için değil aynı zamanda demokrasi için de tehlikelidir. Ve bu yüzden insanlık için de tehlikelidir.


Kaynaklar:


Gregor, T. A., & Gross, D. R. (2004). Guilt by association: The culture of accusation and the American Anthropological Association’s investigation of Darkness in El Dorado. American Anthropologist, 106, 687-698.

Tierney, P. (2001). Darkness in El Dorado: How scientists and journalists devastated the Amazon. New York: W. W. Norton.





27.07.2011

Bilim ve Din Uzlaşabilir mi? Dennett ve Plantinga


Biri ateist biri Hıristiyan iki felsefecinin oturup bu konuyu tartıştıklarında ortak bir cevaba ulaşacaklarını düşünebilir misiniz? Ama oluyor işte. Yeni ateist ve “bright” Daniel Dennett da, Protestan Alvin Plantinga da soruya “evet” cevabı veriyorlar.

Söz konusu tartışma ilk olarak American Philosophical Association’ın Chicago’da 2009’da yapılan toplantısında gerçekleşmişti. Tartışma Plantinga’nın başlıktaki soruya cevap veren bir konuşması ve Dennett’ın ona cevabından oluşuyordu. Daha sonra bu tartışmanın kitap hali Plantinga’yla Dennett’ın birbirlerine verdikleri ikişer ek cevap da eklenerek bu sene Oxford University Press’ten Science and Religion: Are They Compatible? başlığıyla çıktı. Bizim sayfanın da ana temalarından olan doğalcılık prensibini ve evrim teorisini sık sık tartışmanın merkezine alan bu kitabı kısaca tanıtmaya çalışacağız.

Plantinga ilk konuşmasında analitik felsefe geleneğinin temsilcisi olarak hemen tartışmanın başlığındaki terimleri sınırlıyor ve şu şekilde ifade ediyor: Modern evrim teorisiyle geleneksel teizmdeki Tanrı inancı uzlaşabilir mi? Plantinga soruya evet cevabı vermekle kalmıyor, evrim teorisiyle asıl uyumlu metafiziksel görüşün teizm olduğunu, doğalcılığın evrim teorisiyle uyuşamayacağını iddia ediyor.

Plantinga’nın modern evrim teorisine bir itirazı yok. Fakat evrimin materyalist yorumunu değil teist yorumunu kabul ediyor. Yani evrimsel biyolojideki mutasyonlar ve seçilim gibi süreçleri kabul ediyor, ama bunları Tanrı’nın yönlendirdiğini söylüyor. Bilimsel bir teori materyalizm-teizm tartışmasıyla ilgili doğrudan bir şey söyleyemeyeceğine göre bilimsel bir teori olarak evrim Tanrı’nın varlığıyla uyumludur. Tabii Tanrı’nın varlığıyla mutasyonların tamamen rastgele, amaçsız bir şekilde ortaya çıktığı fikri uyumlu değil. Ama Plantinga’ya göre mutasyonların tamamen rastgele ve amaçsız bir şekilde ortaya çıktığı fikri evrim teorisinin zorunlu bir parçası değil.

Bundan sonra Plantinga’nın ünlü “Doğalcılığa Karşı Evrimsel Argüman”ı (DKEA) geliyor. Bu Plantinga’nın ilk olarak 1990’ların başında geliştirdiği, zaman içinde gözden geçirerek bugün hala savunduğu bir argüman. Göstermeye çalıştığı şey, evrim teorisi doğruysa metafiziksel doğalcılığın (doğaüstü varlıkların varolmadığı fikrinin) doğru olamayacağı. Argüman felsefe camiası içinde o kadar büyük bir ilgi uyandırdı ki 2002’de sırf bu argümanı ele alan derleme bir kitap yayınlandı (Beilby, 2002).

Şimdi bu argümanın formel haline bakalım. E evrim teorisinin doğru olduğu, D doğalcılık prensibinin doğru olduğu, G ise bilişsel kapasitelerimizin güvenilir olduğu önermelerine karşılık geliyor.

Öncül 1: P(G|E&D) düşüktür. (Yani evrimin Tanrı tarafından yönlendirilmeyen bir süreç
            olduğunu kabul edersek bu sürecin sonunda güvenilir bilgi üreten bilişsel
            kapasitelere sahip varlıkların ortaya çıkma ihtimali düşüktür.)
Öncül 2: E&D’yi kabul eden ve Öncül 1’in doğru olduğunu gören biri artık G’ye inanamaz.
Öncül 3: G’ye inanamayan biri artık sahip olduğu hiçbir inanca güvenemez, ki buna E&D de
   dahildir.
Sonuç: Dolayısıyla E&D’ye inanmak rasyonel değildir.

Argüman sağlam görünüyor. İtiraz edilebilir gibi görünen tek öncül birincisi. Plantinga bunu savunmak amacıyla kısaca şunu söylüyor: Doğal seçilim açısından önemli olan şey hayatta kalma ve üremedir. Üreme başarısını arttıracak davranış tamamen yanlış inançlardan da kaynaklanabilir. Dolayısıyla adaptif davranışın ortaya çıkması güvenilir bilişsel kapasitelerin evrimleşmiş olacağını garanti etmez. Güvenilir bilişsel kapasitelerin, dünyayla ilgili doğru inançların ortaya çıkmasını ancak Tanrı tarafından yönlendirilmiş bir evrimsel süreç garanti edebilir. Bu yüzden evrimle asıl uzlaşamayacak olan görüş teizm değil doğalcılıktır.

En başta söylediğimiz gibi Dennett ilk cevabında Plantinga’nın uyumluluk tezini kabul ediyor: Evrim teorisi teist inançla uyumludur. Evrimsel biyoloji Tanrı’nın evrimsel sürece hiçbir şekilde müdahale etmediğini gösteremez. Tanrısal tasarımın var olmadığını iddia edebilmek için evrim teorisiyle beraber metafiziksel doğalcılık prensibini de kabul etmek gerekir. Ve metafiziksel doğalcılık elbette bilimin zorunlu bir parçası değildir.

Dennett bunları kabul etse de bunun Plantinga’nın asıl amacına (yani teizmin doğalcılıktan daha rasyonel olduğunu gösterme amacına) hizmet edemeyeceğini söylüyor. Verdiği karşı örnek ise Süpermen! Evrim teorisi Tanrı’nın evrimsel sürece karışmadığını nasıl kesin olarak gösteremezse Süpermen’in 530 milyon yıl önce Krypton gezegeninden dünyaya gelip Kambriyen Patlaması dediğimiz süreci bilinçli olarak başlatmadığını da gösteremez. Yani evrim teorisi teizm görüşüyle mantıksal olarak uyumlu ama Süpermen görüşüyle ve bunun gibi saçma sapan başka binlerce görüşle de uyumlu. Bilimle uyumlu olmak teizmi (ve Süpermen’i) makul hale getirmeye yetmiyor.

Dennett’ın DKEA’a karşı cevabı ise çok kısa. Öncül 1’in yanlış olduğunu, bilinçli olarak yönlendirilmemiş evrimsel sürecin pekala güvenilir bilişsel kapasiteler üretebileceğini ve bunla ilgili argümanları daha önceki kitaplarında ayrıntılı olarak verdiğini söylüyor.

Bundan sonra yazarların birbirlerine verdiği ikişer kısa cevap daha var. Buralarda yazarlar sanki birbirlerini çok iyi anlamıyorlar veya anlamak için en baştaki kadar çaba sarfetmiyorlar. Mesela Plantinga Süpermen örneğine cevabında Süpermen görüşünün bariz bir şekilde saçma olduğunu, teizm görüşünün ise Süpermen’le aynı kategoriye sokulamayacağını söylüyor. Fakat Dennett’ın örneğinin amacı zaten teizmin Süpermen gibi saçma bir görüş olduğunu göstermek değil. Amaç Süpermen gibi saçma bir görüş bile bilimle uyumluyken teizmin bilimle uyumlu olduğunu söylemenin fazla bir değeri olmadığını göstermek.

İlerleyen kısımlarda Dennett teizme giderek daha küçümseyici ve alaycı tarzda yaklaşıyor. Bu da Plantinga’nın dikkatinden kaçmıyor ve bir zamanlar Richard Dawkins’in evrim teorisini inanılmaz bulanlara karşı söylediği şeyi Dennett’a karşı söylüyor: Teizmin inanılmaz, çocukça, irrasyonel olduğunu söyleyip alaycı tavır takınmak teizme karşı bir argüman geliştirmek anlamına gelmez. Dennett ise gerekli argümanları ilk kısımlarda ve başka kitaplarda geliştirdiğini düşünüyor ve burada kendini fazla yormuyor.

Tabii kitapta burada yer veremediğimiz başka birçok argüman ve renkli örnek var. Şu ana kadar anlatılanlardan tahmin edilebileceği gibi yer yer mizah da var. Önemli meselelerin sloganlar yoluyla değil felsefi argümanlar yoluyla tartışılmasından hoşlananlara ve kendi dünya görüşünü sarsmaya yönelik argümanlarla karşılaşmaktan çekinmeyenlere ama ağır argümanların arasına biraz mizah da katılmasını isteyenlere bu kitabı tavsiye ediyoruz.


Kaynaklar:

Beilby, J. K. (ed.) (2002). Naturalism defeated? Essays on Plantinga’s evolutionary argument against naturalism. Ithaca: Cornell University Press.

Dennett, D. C., & Plantinga, A. (2011). Science and religion: Are they compatible? Oxford: Oxford University Press.



23.07.2011

Evrimsel Psikolojiden Çıkış: Eleştiriler ve Yeni Fırsatlar


Geçen yıl “Evrimsel Psikolojiye Giriş” başlıklı bir yazı yayınlamıştık. Özel anlamıyla Evrimsel Psikoloji’yi savunucularının gözünden anlatmış ve biz de büyük ölçüde savunucu bir yaklaşım benimsemiştik. Bu sefer Evrimsel Psikoloji’ye daha eleştirel bakan yeni bir makalenin tanıtımını yapacağız.

Makale 19 Temmuz 2011’de PLoS Biology dergisinde yayınlandı. Yazarlar daha önce de evrimsel psikolojiye başka yerlerde benzer eleştiriler yöneltmiş bir grup psikolog, biyolog ve felsefeci. Yani söyledikleri şeyler tamamen yeni değil. Fakat bu eleştirileri tek bir yerde derli toplu ortaya koyması nedeniyle ve eleştiri yanında evrimsel psikolojinin önündeki yeni fırsatlara da yer vermesi nedeniyle bu makaleyi özel olarak tanıtmaya değer bulduk.

Öncelikle eleştirilen şeyin genel anlamda psikolojiye evrimsel yaklaşım olmadığını, özel olarak “Santa Barbara ekolü” diyebileceğimiz yaklaşım olduğunu söyleyelim. Bizim geçen yılki yazımızda tanıttığımız yaklaşım da buydu. Evrimsel psikolojiyi bu özel anlamıyla değil daha genel anlamda düşündüğümüzde makalenin yazarları da kendilerini “evrimsel psikolog” olarak tanımlamakta bir sakınca görmeyeceklerdir.

Makalede evrimsel psikolojinin temel prensiplerinden üç tanesi eleştiriliyor. Evrimsel biyoloji, gelişimsel biyoloji, genetik ve bilişsel nörobilim gibi alanlardaki son bulguların bu prensipleri yeniden düşünmeyi ve belki de bunlardan tamamen vazgeçmeyi gerektirdiği söyleniyor. Söz konusu prensipler şunlar:

1. İnsanın zihinsel süreçleri modern çevreye değil eski çevre şartlarına (özellikle Pleistosen Çağ şartlarına) uyum sağlayacak şekilde evrimleşmiştir. Yeni çevre şartlarına uyumu sağlayacak psikolojik mekanizmaların evrimleşmesi için henüz yeterli süre geçmemiştir. Slogan şeklindeki ifadesiyle “modern kafataslarımızın içinde taş çağından kalma zihinler taşıyoruz”.

Yazarlar son yıllardaki insan genetiği araştırmalarından hareketle son 10,000 yılda bile insan genomunda önemli değişiklikler olduğunu, bu değişikliklerin beyni de etkileyen cinsten olduğunu ve bunların önemli bir kısmının Darwinci seçilimden kaynaklandığını söylüyorlar. Bu genetik değişiklikler özellikle tarım ve hayvancılığa geçilmesi ve insan topluluklarının büyümesi sonucu oluştu. Yani muhtemelen son 10,000 yıl içinde ortaya çıkmış, insanın yeni çevresine uyum sağlamasına yönelik psikolojik adaptasyonlar var: Adaptasyonlar evrimsel psikologların düşündüğünden çok daha çabuk ortaya çıkabiliyor. [Bu konuyla ilgili olarak “Bizi İnsan Yapan Ne” başlıklı yazımıza da bakabilirsiniz.] Ayrıca insanlar çevrelerine pasif bir şekilde tepki vermekle kalmazlar; çevrelerini aktif bir şekilde inşa ederler. İnsanların kendi inşa ettikleri çevrenin şartlarına uyum sağlayabilmek için genetik değişiklik olmasını beklemeleri gerekmez.

2. Evrensel bir insan doğası vardır. Bu doğa insan türüne özgü olan ve doğuştan gelen evrimleşmiş psikolojik mekanizmalardan oluşur. İnsan davranışının kültürden kültüre fark göstermesi evrensel mekanizmaların değişik çevre şartlarında değişik davranışlar üretmesinden kaynaklanır.

Yazarlar buna cevaben birkaç araştırma bulgusunu öne çıkarıyorlar. Birincisi, insan genomundaki genlerin sayısının azlığıyla insan beyninin karmaşıklığı arasındaki tezat. Genomda beyindeki bağlantıları bütün ayrıntılarıyla belirleyecek ölçüde bilgi kodlanmış olamayacağına göre beynin yapısı önemli ölçüde gelişimsel süreçte belirleniyor olmalı. Dolayısıyla zihnin temel yapısı tamamen doğuştan geliyor olamaz. Ayrıca genlerle kültürün beraber evrimleştiği yönündeki alternatif evrimsel yaklaşımı göz önüne alırsak kültürden kültüre genlerin ve dolayısıyla zihinsel süreçlerin de farklılık göstereceğini söyleyebiliriz: Zihnin yapısı tamamen evrensel de olamaz. Son olarak, evrimsel psikologlar kadınların ve erkeklerin eş seçme kriterlerinin evrensel olduğunda ısrar etse de evrimsel biyolojideki (özellikle cinsel seçilim teorisindeki) son gelişmeler cinsiyet rollerinin çevre şartlarına göre kolayca değişebileceğini gösteriyor.

3. Zihin genel amaçlı bir bilgisayar gibi değil, bağımsız çalışan ve farklı işlevler gören modüllerden oluşan bir bilgisayar gibi çalışır. Her bir adaptif sorunun çözümüne yönelik ayrı bir zihinsel modül vardır.

Yazarlara göre nörobilimdeki son bulgular özellikle öğrenme, hafıza ve problem çözme gibi üst düzey bilişsel faaliyetlerde beynin büyük ölçüde genel amaçlı mekanizmalardan oluştuğuna işaret ediyor. Bunun için verdikleri örnek birleştirme yoluyla öğrenmeyi (yani klasik ve operant şartlanmayı) mümkün kılan mekanizma. Değişik hayvanlarda ve değişik öğrenme prosedürlerinde ortaya çıkan sonuçların büyük kısmının Rescorla-Wagner kuralı kullanılarak başarıyla modellenebileceğini söylüyorlar. Bu da yazarlara göre farklı öğrenme türlerinin genel bir mekanizmadan kaynaklandığını gösteriyor.

Bu eleştiriler için ne diyebiliriz? Evrimsel psikologların bahsedilen prensiplerden tamamen vazgeçmesini gerektiriyorlar mı? Aslında makalenin yazarları da bu kadar güçlü bir iddiada bulunmuyor. Sadece evrimsel psikologların kendilerini ilgilendiren diğer alanlardaki gelişmeleri takip etmesi ve bunlar ışığında kendi prensiplerini yeniden sorgulaması gerektiğini, prensiplerde ısrar etmek yerine yeni fikirleri denemenin evrimsel psikolojide verimli açılımlar meydana getirebileceğini söylüyorlar.

Söz konusu prensipleri değişmez dogmalar olarak değil de araştırmalara yön veren ve gerektiğinde vazgeçilebilecek olan pragmatik varsayımlar olarak düşünürsek daha kolay savunulabilir hale gelirler. Mesela insanlardaki adaptasyonların bugünkü şartlara değil geçmişteki çevre şartlarına yönelik olduğu prensibini ele alalım. Evrimsel psikologların zamanında neden böyle bir prensip belirlediklerinin aslında basit bir cevabı var: “Bir davranışın adaptif olmadığı gözleminden hareketle o davranışı üreten zihinsel mekanizmanın adaptasyon olamayacağı sonucuna varamayız” demeyi sağlıyor. Buna dair en sık verilen örneklerden biri yağdan ve şekerden hoşlanıyor olmamız. Etrafımızda istemediğimiz kadar yağlı ve şekerli besin maddesinin var olduğu günümüzde bu hoşlanma bizi çeşitli kalp ve damar hastalıklarına eğilimli hale getiriyor. Oysa bunlardan hoşlanmayı sağlayan mekanizma muhtemelen zamanında bizi açlıktan ölme tehlikesinden koruyan bir adaptasyon olduğu için seçilmişti. Dolayısıyla neyin adaptasyon olduğunun belirlenmesinde bugünkü şartlarda işe yarayıp yaramama tek kriter olarak kullanılamaz. Ama bu elbette dogmatik bir şekilde “modern dünyanın şartlarında işe yarayan hiçbir adaptasyon yoktur” diye ısrar etmeyi de gerektirmez.

Veya evrensel insan doğası prensibini ele alalım. “Bizi insan yapan nedir; zihnin bütün insanlarda ortak olan, bizi şempanzelerden ve dijital bilgisayarlardan farklı kılan yönleri nelerdir?” diye sorduğumuzda evrensel bir insan doğası olduğunu varsaymış oluyoruz zaten. Bu sorunun anlamlı bir soru olmadığını iddia etmek de mümkün tabii. Fakat yazarlar en azından bu makalede böyle bir şey ima etmiyorlar. Davranışla ve beyinle ilgili bazı genlerin evrensel olmadığı, kültürden kültüre fark gösterdiği bulgusu gerçekten çok ilginç ve çok önemli. Fakat bu evrensel insan doğası varsayımından vazgeçmeyi gerektirmiyor. Sadece nelerin evrensel olmadığını görmemizi sağlıyor.

Son olarak modüler zihin prensibini ele alalım. Tavşanlarda göz kırpma şartlanması, farelerde korku şartlanması ve insanlarda nedensel yargılarda bulunma gibi çok değişik öğrenme prosedürlerinde Rescorla-Wagner kuralının başarıyla uygulanıyor olması bu öğrenme türlerine yönelik farklı modüllerin olmadığı anlamına gelir mi? Gelmediğini görebilmek için algoritma-mekanizma ayrımını göz önüne almak yeterli. Modül dediğimizde zihinsel/beyinsel mekanizmaları kastediyoruz. Rescorla-Wagner kuralı ise bu mekanizmaların soyut düzeyde nasıl çalıştığını tasvir eden bir algoritma. Farklı mekanizmalar pekala benzer bir algoritmaya göre çalışıyor olabilir. Beyincikteki mekanizmalara dayanan göz kırpma şartlanmasının, amigdaladaki mekanizmalara dayanan korku şartlanmasının ve prefrontal korteksteki mekanizmalara dayanan nedensel yargıların, aynı algoritmaya göre çalışsalar bile, birbirlerinden farklı modüller olduğu hala savunulabilir. Modüler zihin anlayışını araştırma fikirlerine yön veren ve araştırma bulgularından hareketle değişebilecek olan bir varsayım olarak görmek gerekir.

Gene de yazarların makalenin son kısmındaki saptamalarına katılmamak elde değil. Bunlardan biri evrimsel psikolojik araştırmaların yöntemsel mantığına yönelik. Yazarlara göre evrimsel psikologlar genellikle kendi adaptasyoncu hipotezlerinden hareketle bir tahminde bulunuyorlar, araştırmalarının bulguları bu tahminle uyumlu olduğunda da hipotezlerini desteklenmiş sayıyorlar. Oysa modern bilimsel metodolojideki genel kabule göre hipotez test etme her zaman karşılaştırmalı olması gereken bir iştir. Tek bir hipotezden yola çıkıp elde edilen bulgular bunla uyumlu mu diye bakmak yerine, birden çok hipotezi göz önüne alıp bulgular en iyi hangisiyle açıklanabilir diye bakmak gerekir. “Bu bulgular adaptasyoncu olmayan hipotezlerle de uyumlu mu” sorusu evrimsel psikologların çoğu zaman es geçtiği bir soru.

Ayrıca evrimsel psikoloji gerçekten içine fazla kapalı bir alan. Evrimsel biyoloji ve genetik gibi evrimsel psikolojiyi çok yakından ilgilendirmesi gereken alanlarda hem kavramsal hem ampirik birçok yenilik olurken evrimsel psikolojideki araştırma sorularının ve kullanılan yöntemlerin bunlardan neredeyse hiç etkilenmemesi çok manidar. Bu kapalılığın bir diğer göstergesi de davranışa evrimsel açıdan bakan diğer yaklaşımlardan (mesela gen-kültür evrimi veya davranışsal ekoloji) kaynaklanan araştırmaların Science ve Nature gibi genel bilim dergilerinde sık sık boy gösterirken evrimsel psikolojik araştırmaların Evolution and Human Behavior gibi bir avuç özelleşmiş dergiye sıkışmış olması. Diğer evrimsel yaklaşımlarla tartışmak yerine onlarla işbirliği yapmak, yan alanları tanıyıp işe yarayacak yeni kavram ve yaklaşımları benimsemek evrimsel psikolojinin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Geçen yılki yazımızın sonunda vardığımız bu sonuca ele aldığımız eleştirel makalenin yazarları da katılıyorlar.

Son olarak bilim bloglarından makaleyle ilgili iki yorum. Biyokimyacı Razib Khan’ın olumlu yorumu:

http://blogs.discovermagazine.com/gnxp/2011/07/the-end-of-evolutionary-psychology/

Santa Barbara ekolünün temsilcisi psikolog Robert Kurzban’ın eleştirel yorumu:

http://www.epjournal.net/blog/2011/07/new-paper-concludes-evolutionary-psychology-is-not-%e2%80%9cunfeasible%e2%80%9d/


Kaynak:

Bolhuis, J. J., Brown, G. R., Richardson, R. C., & Laland, K. N. (2011). Darwin in mind: New opportunities for evolutionary psychology. PloS Biology, 9(7): e1001109.

16.07.2011

Stephen Jay Gould, Bilimde Taraflılık ve Biyolojik Determinizm


Stephen Jay Gould’u uzun uzun tanıtmaya gerek yok. 20. yüzyılın en ünlü evrimsel biyologlarından ve en popüler bilim yazarlarından biriydi. Ününü bilimsel buluşları kadar ideolojik açıdan sakıncalı gördüğü görüşlere yönelttiği eleştirilerle de yapmıştı. Bu görüşler arasında bilimsel ırkçılığı, adaptasyonculuğu, sosyobiyolojiyi ve genetik determinizmi sayabiliriz. 2002’de öldüğünde belki de başyapıtı olan The Structure of Evolutionary Theory’yi yeni bitirmişti. Gould’un eserlerinin çoğuna şuradan ulaşılabilir:


Gould’un en çok tartışma yaratan kitaplarından biri 1981’de yayınladığı The Mismeasure of Man (İnsanın Yanlış Ölçümü) idi. Gould bu kitapta tarih boyunca zeka ölçümünde kullanılan iki yöntem olan kafatası ölçümlerini ve IQ testlerini eleştiriyordu. Amacı bu yollarla insan gruplarını değerleri bakımından kategorize etmeye çalışanların bilimsel taraflılıklarını ve gizli ideolojilerini ortaya koymaktı.



Kitapta en ağır eleştiriye maruz kalanlardan biri 19. yüzyılda yaşayan Amerikalı fiziksel antropolog Samuel George Morton’dı. Morton sahip olduğu büyük kafatası koleksiyonunu kullanarak değişik ırkların kafatası büyüklüklerini karşılaştırmıştı. Vardığı sonuç Gould’a göre Morton’ın araştırmadan önce sahip olduğu taraflılığa tamamen uyuyordu: En büyük kafatasına sahip olan ırk beyazlardı; onları Amerikan yerlileri, onları da Moğollar ve zenciler takip ediyordu. Gould Morton’ın ham verilerinin aslında vardığı sonucu desteklemediğini, Morton’ın ham verilerle çeşitli istatistiksel yöntemler kullanarak oynadığını iddia etti. Mesela Gould’a göre Morton Amerikan yerlilerini tek bir grup gibi ele alıp ortalama kafatası büyüklüklerinin beyazlardan düşük olduğunu iddia etmişti. Oysa mesela Iroquois yerlilerinin kafatası büyüklüğü beyazların ortalamasının üstündeydi. Gould’un iddiasına göre Morton büyük kafatasına sahip yerli gruplarını örneklemine fazla katmayarak sonuçlarının kendi ırkçı önyargılarına uygun çıkmasını sağlamıştı.



Gould’un kitabı çeşitli hatalar içerdiği için 1981’den bu yana zaman zaman eleştirilere uğradı. Gould’un hata iddialarına kayıtsız kalması ve kitabın 1996’da çıkan ikinci baskısında vardığı sonuçlarla uyuşmayan yeni araştırmaları görmezden gelmesi de ayrıca eleştiri konusu oldu. Fakat herhalde şu ana kadarki en yıkıcı eleştiri 7 Haziran 2011’de PLoS Biology dergisinde çıkan makale oldu. Bu makalede bir grup antropolog Gould’un Morton’a yönelttiği suçlamaların tamamen temelsiz olduğu gösteriyor:


Araştırmacılar Morton’ın kullandığı 670 kafatasından 308’inin hacmini yeniden ölçmüşler. İstatistiksel analizleri de tekrar kontrol etmişler. Sadece 7 kafatasının ölçümü Morton’ın ilk ölçümünden önemli derecede farklı çıkmış. Bu sapmaların hangi kafataslarında ve ne yönde olduğuna baktıklarında Morton’ın ırkçı önyargılarını destekleyecek yönde olmadığını görmüşler. Yani hatalar Morton tarafından bilinçli olarak yapılmış gibi görünmüyor ve vardığı genel sonuçları değiştirmiyor. Ayrıca analizler Amerikan yerlilerinin genel ortalamasını düşürmek için Morton’ın yerli gruplarında herhangi bir oynama yapmadığını gösteriyor. Tam tersine, asıl büyük hatalar Gould’un yaptığı hesaplamalarda var. Gould herhangi bir açıklama vermeden Morton’ın örneklemindeki bazı grupları hesaplamalardan çıkarmış ve bunun sonucunda bütün ırkların kafatası büyüklüğünün eşit olduğunu iddia etmiş. Gould ayrıca Morton’ın bilimsel yöntemiyle ilgili başka suçlamalarda da bulunuyor ve bunlar aslında Morton’ın kitabına bakıldığında asılsız olduğu kolaylıkla görülebilecek suçlamalar.
  
Burada araştırmacıların analizinin Morton’ı ne yönden temize çıkardığının, ne yönden çıkarmadığının net olarak ortaya koyulması gerekir. Morton kendi zamanındaki birçok bilim adamı gibi ırkçıydı ve bunu saklamıyordu. Dolayısıyla analiz Morton’ın ırkçı olmadığını gösterme amaçlı değil. Morton’ın ırkçı önyargılarının vardığı bilimsel sonuçları çarpıtıp çarpıtmadığını gösterme amaçlı. İkincisi, araştırmacılar Morton’ın bulgularından hareketle onun bahsettiği ırk kategorilerinin (zenciler, Moğollar, vs.) gerçekten varolduğunu ve bu ırkların kafatası hacmi bakımından gerçekten farklı olduğunu iddia etmiyorlar. Kadın ve erkekler ortalama vücut büyüklükleri gibi ortalama kafatası büyüklükleri bakımından da farklı ve örneklemdeki ırkların hangisinde ne kadar kadın olduğunu bilmeden ırkları anlamlı olarak karşılaştırmak ve bir sıraya dizmek mümkün değil. Dolayısıyla araştırmacılar beyazların büyük kafatasına, zencilerin küçük kafatasına sahip oldukları iddiasını da doğrulamış olmuyorlar. İddia sadece Morton’ın elindeki verileri kitabında doğru bir biçimde yansıttığı şeklinde.

Araştırmacılar makaleyi bir ironiye dikkat çekerek bitiriyorlar. Gould’un kitabının yayınlanmasından bu yana Morton’ın çalışması önyargıların ve taraflılığın bilimsel sonuçları nasıl çarpıtabileceğinin örneği olarak görüldü. Gould ideolojinin ve kültürel bağlamın bilimi etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu, bu tür çarpıtmaların bilimde yaygın olarak görüldüğünü iddia etmişti. Araştırmacılara göre ise Gould’un kendi yaptığı hatalar ve çarpıtmalar bu taraflılığın çok daha iyi bir örneği. Araştırmacılar bilim adamı taraflı olsa da vardığı sonuçların taraflı olmasının gerekmediğini, bilimsel yaklaşımın güçlü olan yönünün objektif olmayan bir araştırmacının bile kültürden ve ideolojiden bağımsız objektif sonuçlara varmasını mümkün kılması olduğunu söylüyorlar.

Makalenin haberi popüler basında ve bilim bloglarında yer buldu ve genellikle olumlu tepkiler aldı. The New York Times’ın konuyla ilgili haberi:


Fiziksel antropolog John Hawkes’un blogundan:


Evrimsel biyolog Jerry Coyne’un blogundan:


Fakat herkes makalenin yazarlarından Ralph Holloway’in verdiği demeçte Gould’u “ideolojisini bilimin önüne geçiren bir şarlatan” olarak nitelendirmesinden hoşnut olmadı. Bilim yazarı John Horgan Scientific American dergisinin Web sayfasındaki blogunda Gould’un biyolojik determinizme karşı verdiği savaşı savunmaya girişti:


Horgan Morton’ın verilerinin yorumunda Gould’un haksız olabileceğini kabul ediyor, ama biyolojik determinizme tehlikeli bir ideoloji olarak karşı çıkışında tamamen haklı olduğunu söylüyor. Biyolojik determinizmden kastettiği (Gould’dan yaptığı alıntıya göre) şu: “Değişik insan grupları (ırklar, cinsiyetler, sınıflar) arasındaki sosyal ve ekonomik farklar doğuştan gelen biyolojik özelliklerden kaynaklanır ve bu yüzden toplumsal farklılıklar biyolojik farklılıkların doğru bir yansımasıdır.”  Bu şekilde bakıldığında bir değer yargısı ima etmesi (“toplumu değiştirmeye çalışmak anlamsızdır”) nedeniyle biyolojik determinizm gerçekten bir ideoloji ve birçok insanı ahlaken rahatsız edecek bir ideoloji. Fakat Horgan’ın modern bilimde biyolojik determinizmin hala varolduğu iddiası için verdiği örnekler tuhaf: İnsandaki savaş eğiliminin kökenlerinin şempanzeyle ortak atamıza kadar uzandığı iddiası; bazı insanların genetik sebeplerle saldırganlığa daha eğilimli olduğu iddiası; beyindeki bilinçsiz süreçlerin bilinçli kararlardan önce gelmesi nedeniyle özgür iradenin varolmadığı iddiası, vs. Birincisi, bu iddialarda bir değer yargısı yok. Bunlar bilimsel araştırma yoluyla (çok yakın gelecekte olmasa bile) doğru olup olmadığı saptanabilecek iddialar. Dolayısıyla bunlar ideolojik iddialar değil. İkincisi, bunların (özellikle ilk ikisinin) doğru olması davranışlarımızın tamamen genler tarafından belirlendiği ve değiştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Bir zamanlar tamamen sosyal etkilerle ortaya çıktığı zannedilen davranış eğilimlerinde genlerin de rolü olduğu anlamına geliyor. Bilişsel yetenek ve sosyal davranış farklılıklarında genlerin hiçbir rolü olamayacağına hala inanan ve buna gerekçe olarak genetik determinizmin kötülüklerini gösteren birinin Steven Pinker’ın The Blank Slate kitabını (özelikle 6. bölümü) acilen okuması gerekiyor demektir.

Gould’un hatalarını en başta ve en ağır şekilde orijinal anlamıyla biyolojik determinizme karşı savaşanların eleştirmesi gerekiyor. Çünkü öyle görünüyor ki Gould kendi ideolojisini savunabilmek amacıyla bilimi çarpıtma yoluna gitti. Bilimi kullanmayan, bilime güvenmeyen, işine gelmediğinde bilimi kabul etmeyen birinin kendi ideolojisini savunmaya kalktığında hiçbir inanılırlığı kalmaz. Bu yüzden Horgan gibilerin öncelikle neye karşı çıkmak anlamlıdır, neyi kabul etmek gereklidir, hangi bilimsel sonuç ne amaçla kullanılabilir konularını daha iyi düşünmesi gerekir. Ahlaki ve politik ideallerin tehdit altında olduğunu düşünmek rasyonel düşünceden vazgeçmeyi gerektirecek bir bahane değil.

Kaynaklar:

Gould, S. J. (1981). The mismeasure of man. New York: W. W. Norton.

Lewis, J. E., DeGusta, D., Meyer,M. R., Monge, J. M., Mann, A. E., & Holloway, R. L. (2011). The mismeasure of science: Stephen Jay Gould versus Samuel George Morton on skulls and bias. PLoS Biology, 9(6), 1-6.

Pinker, S. (2002). The blank slate: The modern denial of human nature. Londra: Penguin.


8.03.2011

Olasılıksal Düşünme: İstatistik ve Psikoloji

  
Hasan G. Bahçekapılı'nın bu yazısı Bilim ve Ütopya Dergisi'nde Mart 2011'de yayınlandı. 

Önünüze şu sorunun geldiğini düşünün:

40 yaşın üstündeki kadınlarda göğüs kanseri görülme oranı yüzde 1’dir. Göğüs kanserini tespit etmekte yaygın olarak kullanılan bir test olan mamografi göğüs kanseri olmayan kadınlarda yüzde 10, göğüs kanseri olan kadınlarda yüzde 80 pozitif sonuç vermektedir. Söz konusu yaş grubuna giren ve testten pozitif sonuç alan bir kadının gerçekten göğüs kanseri olma olasılığı nedir?

Çok zor bir soru gibi görünmüyor ama terimlere aşina değilim diyorsanız biraz açalım. Pozitif sonuç demek testin üzerinde test yapılan kişide hastalığın var olduğunu söylemesi demek. Elbette hiçbir tıbbi test yüzde 100 güvenilir değil. Bir testin güvenilirliğini iki olasılık değerine bakarak ölçeriz. Birincisi testin duyarlılığı. Yani gerçekten hasta olan birine pozitif teşhis koyma olasılığı. Yukarıdaki soruda bu değer yüzde 80 olarak verilmiş. İkincisi testin yanlış pozitif teşhis koyma olasılığı. Yukarıdaki soruda bu değer yüzde 10 olarak verilmiş. Bu iki değer birbirinden bağımsızdır ve iyi bir testte bunlardan birincinin yüksek, ikincinin düşük olmasını bekleriz.
                                           
Şimdi soruyu tekrar düşünün: Bu testten pozitif teşhis alan birinin gerçekten hasta olma olasılığı nedir? Yüzde 70 veya üstünde bir değer olduğunu düşünüyorsanız son 30 yılda bu soruya maruz kalan doktorların büyük çoğunluğu gibi düşünüyorsunuz demektir (Casscells, Schoenberger, & Graboys, 1978; Eddy, 1982). Oysa gerçek değer yaklaşık yüzde 7.5. Yani testin sonucuna bakarak testi alan kişiye kanser teşhisi koyup tedaviye başlayan bir doktor vahim bir hata yapıyor demektir.

Sadece sıradan insanlar değil konunun uzmanı olan doktorlar bile nasıl oluyor da soruya gerçek değerin tam 10 kat üstünde bir cevap verebiliyorlar? Matematiksel açıdan baktığımızda yapılan hata hastalığın popülasyonda görülme sıklığı olan yüzde 1’i hesaba katmamak. Standart Bayes teoremini kullanarak soruya doğru cevap vermek mümkün. Fakat teoremin standart halini bu soruda kullanmak karmaşık hesaplar gerektiriyor. Herkesin bu tür hesaplamalara alışık olmasını bekleyemeyiz. Oysa sorudaki değerleri olasılık değeri olarak değil sıklık olarak düşünürsek çözüm çok daha basit hale gelebilir. Sorudaki verilerden hareketle şöyle düşünelim:

40 yaşın üstünde kadınlardan oluşan 1000 kişilik bir grubumuz var diyelim.
Bunların 10 tanesi göğüs kanseri, 990 tanesi sağlıklıdır (yüzde 1 değerinden hareketle).
10 kanserli kadına test yapıldığında 8 tanesi pozitif, 2 tanesi negatif teşhis alır (yüzde 80 değerinden hareketle).
990 sağlıklı kadına test yapıldığında 99 tanesi pozitif, 891 tanesi negatif teşhis alır (yüzde 10 değerinden hareketle).
Yani test bu gruptaki kadınların 8+99=107 tanesine pozitif teşhis koyar. Bunların sadece 8 tanesi gerçekten kanserdir.
Dolayısıyla testin pozitif teşhis koyduğu kadınların 8/107’si, yani yaklaşık yüzde 7.5’i gerçekten kanserdir.

Bu şekilde düşünüldüğünde soru hem anlaşılması hem de çözülmesi çok daha basit hale geliyor. İnsanlar bu şekilde düşünmeye teşvik edildiklerinde veya sorudaki değerler en baştan olasılık cinsinden değil sıklık cinsinden verildiğinde doğru cevap verenlerin oranı çok daha yüksek oluyor (Gigerenzer, 1996). Burada yaptığımız şey insanlara matematik öğretmek değil, onları doğal olarak düşünmeye alışık oldukları şekilde düşünmeye yönlendirmek. İnsanlar bu şekilde “Bayesçi düşünme”yi çok daha kolay öğrenebiliyorlar (Gigerenzer & Hoffrage, 2005).

Olasılıksal Düşünme Hataları

Son 40-50 yılda yapılan psikolojik araştırmalar hem sıradan insanların hem de uzman olması beklenen kişilerin hem laboratuvar testlerinde hem de gerçek hayat durumlarında en temel olasılık kurallarını ihlal ettiğini ve hatalı yargılarda bulunduğunu gösteriyor. Bu hataların en belli başlı olanlarıyla ilgili örnekler verelim.

Birleştirme hatası: İnsanlar “zeki, konuşkan, felsefe mezunu, ırkçılık ve nükleer silah karşıtı” olarak betimlenen bir kişinin “feminist ve veznedar” olma olasılığını “veznedar” olma olasılığından yüksek görüyorlar. Benzer şekilde aşırı kilolu ve sigara içen birinin 5 yıl içinde “kalp krizi geçirme ve ülser olma” olasılığını “ülser olma” olasılığından yüksek görüyorlar. Oysa olasılık kuralları gereği iki olayın birleşiminin olasılığı bu olaylardan tekinin olasılığından yüksek olamaz (Tversky & Kahneman, 1983).

Kumarbaz hatası: Birçok insan hilesiz bir para üst üste 5 kere atıldığında ve hepsi yazı geldiğinde 6. seferde tura gelme olasılığının artık daha yüksek olduğunu düşünüyor. Oysa yazı-tura atışları gibi bağımsız olaylarda daha önce ne olduğu bundan sonra ne olacağını etkilemez (Tversky & Kahneman, 1974).

“Sıcak el” hatası: Kumarbaz hatasının tersi olarak düşünülebilir: Üst üste gelen tekrarların anlamlı bir örüntü oluşturduğuna ve devam edeceğine yönelik inanç. Mesela insanların çoğu üst üste birkaç atışı sokan bir basketbol oyuncusunun o anda “elinin sıcak” olduğunu ve bir sonraki atışı sokma olasılığının her zamankinden yüksek olduğunu düşünüyor. Oysa gerçek oyuncuların atış istatistikleri üzerinde yapılan analizler, oyuncunun bir atışı sokmasının bir sonraki atışı sokma olasılığını etkilemediğini gösteriyor. Buradaki temel hata şu: İnsanlar eldeki gözlem verilerinde rastlantısallıktan en ufak bir sapma olduğunda bunun şansla açıklanamayacağını düşünüyorlar ve veride aslında var olmayan örüntüler fark ettiklerini zannediyorlar (Gilovich, Vallone, & Tversky, 1985).

Olasılık eşleştirme ve maksimize etme: Önünüzdeki ışık bazan yeşil bazan kırmızı yanıyor diyelim. Göründüğü kadarıyla kırmızı ve yeşillerin sırası herhangi bir örüntüye uymuyor. Fakat biraz gözledikçe denemelerin yüzde 70’inde kırmızı, yüzde 30’unda yeşil yandığını fark ediyorsunuz. Sizden 100 deneme boyunca mümkün olduğu kadar çok sayıda doğru tahmin yapmanız isteniyor. Tahminlerinizi kırmızı ve yeşil arasında nasıl dağıtırsınız? İnsanların büyük çoğunluğu her bir denemedeki rengi doğru tahmin edebilmek için denemelerin yüzde 70’inde kırmızı, yüzde 30’unda yeşil tahmininde bulunuyorlar. Oysa bu optimal olmayan bir strateji. Bu şekilde ortalama (70x0.70)+(30x0.30)=58 denemede doğru tahmin yaparsınız. 30 denemede tahmininizin yanlış çıkacağını kabul ederek sürekli kırmızı tahmininde bulunduğunuzda ise 70 denemede doğru tahmin yaparsınız. Yani tek tek her bir denemede doğru tahmin yapmanın mümkün olmadığını kabul etmek doğru tahmin oranını arttırıyor (Stanovich, 2010).

Klinik ve istatistiksel tahmin: Elimizde bir kişiyle ilgili çeşitli veriler (görüşme notları, test sonuçları, geçmiş hayat bilgileri, vs.) var diyelim. Bütün bu bilgileri bir araya getirip bir sonuca varmanın (mesela hastalık var-yok teşhisi koymanın veya okula kabul etme-etmeme kararı vermenin) en isabetli yolu nedir? Çoğu kişiye ve bu alandaki araştırma sonuçlarını bilmeyen birçok uzmana göre klinik/sezgisel yöntem. Yani bir uzmanın bütün o verilerden edindiği izlenimden çıkardığı tahmin. Oysa son 50 yılda yapılan araştırmalar bütün o verileri bir araya getiren lineer bir denklemden oluşan modelin uzmanlardan hemen hemen her zaman daha isabetli tahminler yaptığını gösteriyor. İstatistiksel/mekanik modele girilen hangi verinin ne kadar önemli olduğu bilgisinin tamamen uzmanın yargısına dayandığı durumda bile model uzmandan daha iyi teşhis/tahmin yapıyor. Buradaki farkı yaratan şey modelin tahmin yapma prosedürünü her vakada aynı şekilde tutarlı olarak kullanması, uzmanın ise gelen vakanın özelliğine göre isabet oranını arttırmak için prosedürde değişiklik yapması. Yani her vakayı özel sayıp her birinde ayrı bir ölçüt kullanmak isabet oranının düşmesine yol açıyor (Grove & Meehl, 1996; Swets ve ark., 2000).

Çözüm Yolları

Kesinlik içermeyen, dolayısıyla olasılıksal akıl yürütme gerektiren durumlarla günlük hayatın birçok alanında karşılaşıyoruz. Kişisel sağlıkla ilgili kararlar, mahkemelerde yargıyla ilgili kararlar ve ekonomik yatırımlarla ilgili kararlar belirsizliğin olduğu durumlarda doğru akıl yürütme gerektiriyor. İnsanların böyle durumlarda daha sağlıklı karar vermelerini sağlamak için ne yapabiliriz?

En temel çözüm elbette erken yaşta başlayan eğitim. Gigerenzer ve arkadaşlarına (2007) göre ilk istatistik dersini üniversitede almak demek çok geç kalmak demek. Olasılıksal düşünme ve istatistik eğitimi ilköğretimde başlamalı.

Özellikle sağlık hizmetlerinden yararlananların bu gibi konularda doğru düşünmeye başlamaları için atmaları gereken ilk adım “kesinlik yanılgısı”ndan kurtulmaları (Gigerenzer, 2002). Yani hiçbir test sonucunun, teşhisin ve tedavinin kesinlik içeremeyeceğinin farkına varmaları ve “Olasılığı ne?” diye sormaya başlamaları.

Bir başka adım olasılıkla ilgili bilgiyi kafa karıştırıcı olmayan bir şekilde aktarmak. Mesela doktor Prozac verdiği hastasına yan etki olarak cinsel sorun yaşama olasılığının yüzde 30 olduğunu söylüyor. Bu açık bir bilgi aktarımı değil çünkü verilen olasılık değerinin referans grubunun ne olduğu belli değil: Neyin yüzde 30’u? Hasta bu bilgiden hareketle cinsel deneyimlerinin yüzde 30’unda sorun yaşayacağını düşünüyor. Oysa doktorun kastettiği şey bu ilacı kullananların yüzde 30’unda cinsel sorun görüldüğü (Gigerenzer, 2002).

Önerilen bir tedavinin ne kadar etkili olduğuna hastanın karar verebilmesi için de tedavinin ölüm riskini ne kadar azalttığıyla ilgili bilginin açık bir şekilde aktarılması gerekir. Mesela doktor mamografi testine girmenin göğüs kanserinden ölme riskini yüzde 25 azalttığını söylüyor. Verilen değerin mutlak risk mi yoksa göreceli risk mi olduğunu bilmeden buradan bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Doktorun söylemek istediği aslında şu: Mamografi testine girmeyen 1000 kadından 4’ü göğüs kanserinden ölürken mamografi testine giren 1000 kadından sadece 3’ü ölüyor. Yani doktor göreceli risk azalmasından bahsediyor. Oysa teste girmenin 1000 kadından 1 tanesinin kurtulmasını sağladığı söylense, yani bilgi mutlak risk azalması şeklinde aktarılsa, hasta bilgiyi daha kolay anlayıp tedaviyle ilgili daha bilinçli bir karar verebilecek (Gigerenzer ve ark., 2007).

Son olarak gereken adım da verilen olasılıksal bilgiyi kullanarak doğru sonuçlara varabilmek. Özellikle uzun yıllar boyunca olasılık ve istatistik eğitimi almamış insanlarda bunu sağlamanın en kolay yolu yapılması gereken hesabı basitleştirerek problemi ortaya koymak. Başta verilen örnekten de görülebileceği gibi psikolojik araştırmalar insanların şartlı olasılıklar cinsinden değil sıklıklar cinsinden düşünmeyi daha doğal ve basit bulduğunu gösteriyor. Bu konudaki en basit eğitim insanlara karşılaştıkları olasılık problemini nasıl sıklık problemi haline getireceklerini öğretmek olabilir.

Sonuç

Ne kadar kesin bilgiye sahip olmayı istesek de tamamen yok edilemez belirsizliklerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla bu dünyayla baş edebilmek için belirsizliklerle, olasılıklarla ilgili doğru düşünmeyi öğrenmek gerekiyor. İşte bu yüzden yazının başlığında zikrettiğimiz iki şeye ihtiyacımız var. Bir tıp kurumunun başkanı bunu şu şekilde ifade ediyor (Gigerenzer, 2002, s. 94):

Çok az doktor bilimsel bir araştırmayı anlayabilecek ve değerlendirebilecek bir eğitim alıyor. Ben cerrah olmayı seçtim çünkü iki şeyden uzak durmak istiyordum: istatistik ve psikoloji. Şimdi anlıyorum ki ikisi de vazgeçilmez şeyler.


Kaynaklar
  
Casscells, W., Schoenberger, A., & Graboys, T. (1978). Interpretation by physicians of clinical laboratory results. New England Journal of Medicine, 299, 999-1001.

Eddy, D. M. (1982). Probabilistic reasoning in clinical medicine: Problems and opportunities. D. Kahneman, P. Slovic, & A. Tversky (Ed.), Judgment under uncertainty: Heuristics and biases kitabında (s. 249-267). Cambridge: Cambridge University Press.

Gigerenzer, G. (1996). The psychology of good judgment: Frequency formats and simple algorithms. Medical Decision Making, 16, 273-280.

Gigerenzer, G. (2002). Calculated risks: How to know when numbers deceive you. New York: Simon & Schuster.

Gigerenzer, G., & Hoffrage, U. (1995). How to improve Bayesian reasoning without instruction: Frequency formats. Psychological Review, 102, 684–704.

Gigerenzer, G., Gaissmaier, W., Kurz-Milcke, E., Schwartz, L. M., & Woloshin, S. (2007). Helping doctors and patients make sense of health statistics. Psychological Science in the Public Interest, 8, 53-96.

Gilovich, T., Vallone, R., & Tversky, A. (1985). The hot hand in basketball: On the misperception of random sequences. Cognitive Psychology, 17, 295-314.

Grove, W. M., & Meehl, P. E. (1996). Comparative efficiency of informal (subjective, impressionistic) and formal (mechanical, algorithmic) prediction procedures: The clinical-statistical controversy. Psychology, Public Policy, and Law, 2, 293-323.

Hoffrage, U., & Gigerenzer, G. (1998). Using natural frequencies to improve diagnostic
            inferences. Academic Medicine, 73, 538–540.

Stanovich, K. E. (2010). How to think straight about psychology. New York: Pearson.

Swets, J. A., Dawes, R. M., & Monahan, J. (2000). Psychological science can improve diagnostic decisions. Psychological Science in the Public Interest, 1, 1-26.

Tversky, A., & Kahneman, D. (1974). Judgment under uncertainty: Heuristics and biases. Science, 185, 1124-1131.

Tversky, A., & Kahneman, D. (1983). Extensional vs. intuitive reasoning: The conjunction fallacy in probability judgment. Psychological Review, 90, 293–315.




7.02.2011

“İran mı Oluyoruz” Yanlış Soru mu?

  
Geçen yılın Şubat ayında İsrail Eğitim Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili evrim karşıtı açıklamalar yapınca ülkenin bilim adamlarının ve eğitimcilerinin tepkisini çekmişti. Yetkili özellikle ders kitaplarında insanların maymundan geldiği fikrinin dile getirilmesinden duyduğu rahatsızlığı belirtmiş, bu konuda farklı görüşler olduğunu, evrim teorisini kabul etmeyen çok kişi olduğunu ve bakanlık olarak ders kitaplarını bu açıdan gözden geçireceklerini söylemişti. İsrail’in önde gelen bilim adamlarından jeolog Yehoşua Kolodny’nin buna gösterdiği tepki ilginçti: “İran’la savaşmamıza gerek kalmadı; biz İran olduk bile!”

Kolodny’nin ima ettiği şey açık: Bilim eğitimine bu tür bir dinsel temelli müdahale ancak İran gibi teokratik ve otoriter bir ülkede olabilir. Ama gerçekten öyle mi acaba? İran’da ve Orta Doğu’nun geri kalanında bilim eğitiminde evrim teorisinin ve yaratılışçılığın yeri nedir? Evolution dergisinin Ocak 2011 sayısında biyolog ve Orta Doğu uzmanı Elise Burton bu soruya cevap veren bir makale yayınladı. Vardığı sonuçlar çok şaşırtıcı.

Burton makalede öncelikli olarak İran’da ilk ve orta öğretimde okutulan ders kitaplarında evrimle ilgili konuların nasıl geçtiğinden bahsediyor. Mesela devletin hazırladığı ve 5. sınıfta zorunlu olarak okutulan fen kitabında Kuran’da yer alan yaratılış hikayesi değil, modern bilimde kabul edilen fikirler anlatılıyor: dünyanın milyarlarca yıl önce oluştuğu, hayatın denizde başladığı, kıtaların zaman içinde yer değiştirerek bugünkü halini aldığı, vs. 8. sınıf fen kitabında ise tarihsel bağlamı içinde doğrudan evrim teorisinden bahsediliyor: Darwin’in doğal seçilimle ilgili gözlemleri, Lamarck’ın fikirlerinin reddedilmesi, genetik mutasyonların keşfi, vs. Ardından evrimi destekleyen veriler olarak karşılaştırmalı embriyolojiden ve homolog yapılardan bahsediliyor. Belki en ilginci de kitapta evrimi destekleyen geçiş formlarının var olduğunun söylenmesi ve buna örnek olarak sürüngen özelliklerine sahip bir kuş olan Archaeopteryx fosilinin gösterilmesi. 12. sınıf (yani lise son) biyoloji ders kitabında da evrimden ve popülasyon genetiğinden birkaç ünitede bahsediliyor. Bilimsel verilerin yanında Darwin de genellikle olumlu bir tarzda tanıtılıyor ve dinsel tepkilerden çekindiği için görüşlerini uzun bir süre yayınlamadığı söyleniyor. Ayrıca kitapta Darwin’in modern bilime etkisi ve onun başlattığı araştırma programını devam ettiren Batılı çağdaş bilim adamları anlatılıyor.

Sonuç olarak İran’daki bilim eğitimi İsrail’de Kolodny’nin (ve Türkiye’de çoğumuzun) zannettiği gibi yaratılışçılıkla ve dinsel dogmalarla çarpıtılmış bir eğitim değil. Öyle görünüyor ki özellikle evrim teorisi eğitimi teokratik İran’da değil asıl laik İsrail’de ve Türkiye’de daha büyük bir tehdit altında. Burton buradan “İslam dünyası” denen şeyin kendi içinde farklılık göstermeyen tek bir bütün olmadığı, her İslam ülkesindeki eğitimin kendine özgü tarihsel ve siyasi şartlara göre şekillendiği ve her ülkenin kendi başına incelenmesi gerektiği sonucuna varıyor. Herhalde bize düşen de “Bilim eğitiminde İran’ın seviyesine nasıl ulaşabiliriz?” diye düşünmeye başlamak.

Burton, E. K. (2011). Evolution and creationism in Middle Eastern education: A new perspective. Evolution, 65, 301-304.

29.10.2010

Royal Society Kitap Ödülü: Life Ascending

  
Royal Society İngiltere’nin (daha doğrusu Birleşik Krallık’ın) bilimler akademisi. Aynı zamanda dünyanın en eski bilimler akademisi olma özelliğini taşıyor. Zamanında Newton’ın ve Kelvin’in başkanlığını yaptığı bir kurum. 1988’den beri de çok saygın bir bilim kitapları ödülü veriyor. Her yıl verilen ödül bir önceki yılın en başarılı popüler bilim kitabına veriliyor.


Geçen yıl bildiğimiz gibi bilim çevrelerinde Darwin ve evrim yılıydı. Royal Society’nin Ağustos ayında açıkladığı altı finalist kitap arasında da bir tane evrim kitabı vardı. Bu daha önce bu blogda bahsini ettiğimiz Dawkins’in veya Coyne’un çok popüler olan Darwin yılı kitapları değil, Nick Lane’in daha az popüler Life Ascending kitabıydı. Ve geçen hafta ödülü Nick Lane’in kitabının kazandığı açıklandı. Geçen yılın bütün evrim kitaplarını ve hatta diğer bütün bilim kitaplarını geride bırakarak bu ödüle değer görülen kitap ve yazarı hakkında kısaca bilgi verelim.

Nick Lane University College London’ın Genetics, Evolution and Environment bölümünde biyokimyacı. Daha önce de oksijenin ve mitokondrilerin evrimsel tarihteki rolüyle ilgili popüler kitaplar yazmış. 2009’da çıkan Life Ascending: The Ten Great Inventions of Evolution kitabı ise evrimsel sürecin en başından bugüne kadar ortaya çıkan 10 önemli değişimi veya “icadı” anlatıyor.


Kitapta ele alınan icatlar sırasıyla şunlar:

1. Hayatın kökeni
2. DNA
3. Fotosentez
4. Karmaşık (ökaryotik) hücre
5. Cinsiyet (eşeyli üreme)
6. Hareket
7. Görme
8. Sıcakkanlılık
9. Bilinç
10. Ölüm






Evrimsel tarihte ortaya çıkan önemli gelişmeler bunlardan ibaret değil elbette. Lane kendi seçimlerinin biraz kişisel olduğunu kabul ediyor. Ama seçim yaparken birkaç objektif ölçüt de kullanmış. Bunlardan biri icadın dünyadaki hayat üzerinde devrimsel bir etkisinin olması. Fotosentez atmosferdeki oksijen oranını arttırması ve hayvanların ortaya çıkmasını mümkün kılması nedeniyle bu türden bir icat. Bir başka ölçüt icadın bugünkü hayatımız üzerinde önemli bir etkisinin olması. Cinsiyet ve ölüm bu türden icatlar. Aynı zamanda ilk bakışta evrimsel süreç içinde ortaya çıkmasını beklemeyeceğimiz gelişmeler. Neden ortaya çıkmış olabilecekleri hakkındaki fikirleri Lane son araştırmalar ışığında anlatıyor. Üçüncü bir ölçüt icadın doğal seçilim yoluyla evrimin ürünü olması, yani kültürel evrimin ürünü olmaması. Bu yüzden Lane bilinci listesine dahil ederken dili dışarıda bıraktığını söylüyor. Dilin biyolojik değil kültürel evrimin ürünü olduğuna fikrine ve kültürel evrimin doğal seçilim yoluyla işlemediği fikrine itiraz edilebilir elbette. Biyokimyacı olan Lane’in davranışsal ve sosyal evrimle ilgili son gelişmelere hakim olmaması çok şaşırtıcı değil. Son olarak Lane icadın sembolik veya “ikonik” önemi olması gerektiğini söylüyor. Mesela gözün evrimi Darwin’in zamanından beri bu tür bir öneme sahip. Bütün bu konular klasik fosil verileri ve genlere dayalı soy ağaçları yanında moleküler biyolojinin daha yeni yöntemleri ışığında inceleniyor.

Kitap bir üniversite öğrencisinin anlayabileceği düzeyde yazılmış. Sondaki kaynakça birincil literatüre referans vermesiyle bu konularda daha öte bilgi almak isteyen okuyucuya da yol gösteriyor. Klasik konuları tekrar etmek yerine evrimi en yeni araştırma bulguları ışığında tanıtan bu kitabın en kısa zamanda Türkçe’ye çevrilmesini diliyoruz.

21.10.2010

Bilimsel Özgürlük Üzerine


Akademik dünya içinde bilimsel özgürlük vazgeçilmezliği tartışmasız kabul edilen bir prensip. Bilim adamları günlük hayatta “bilim gerçekten özgür olmalı mı” diye oturup düşünmezler. Öyle olması gerektiğini varsayarlar. Bilimsel özgürlüğe bir tehdit olduğunda da genellikle öfkeli ve beylik laflarla özgürlüklerini savunurlar ve bunun herkes için otomatik olarak ikna edici olmasını beklerler. Oysa başka bütün hak ve özgürlükler gibi bilimsel özgürlüğün de kerameti kendinden menkul değil. Gerektiğinde sloganlara sığınmadan rasyonel düzeyde savunulabilmesi, aynı zamanda sınırlarının da belirlenmesi gerekir.

Bielefeld Üniversitesi’nden felsefeci Torsten Wilholt (2010) birkaç ay önce tam bu konuda bir makale yayınladı. Bu yazıda Wilholt’un bilimsel özgürlüğü savunmak amacıyla ileri sürdüğü iki argümanı kısaca ele alacağız.

Öncelikle bilimsel özgürlük dendiğinde birden fazla şeyin kastedilebileceğinin farkında olmak gerekir. En temelde bilimsel özgürlük bilim adamlarının kendi seçtikleri konularda kendi seçtikleri yöntem ve yaklaşımlarla araştırma yapma hakkıdır. Biraz daha ileri gidersek bu özgürlük bilim adamlarının toplumdan veya devletten önemli gördükleri konularda araştırma yapabilmek için gerekli kaynakları isteme hakkı olarak da düşünülebilir. Bilimsel özgürlüğün bu iki yorumunun farklı argümanlarla savunulması gerektiği açıktır. Diğer bir belirsizlik özgürlüğün öznesinin kim olduğu konusunda. İlk bakışta özne bir birey olarak bilim adamı diye düşünülebilir. Fakat tek tek bilim adamlarının araştırma isteklerinin, içinde bulundukları araştırma grubunun lideri tarafından veya araştırma fonlarının nasıl dağıtılacağına karar veren kişiler tarafından kısıtlanması genellikle bilimsel özgürlüğün kısıtlanması olarak görülmez. Bu durumda bilimsel özgürlüğün öznesi bir araştırma grubu, hatta bütün bir bilim camiası olarak da düşünülebilir. Bu bakışa göre bu camianın özerk olması, bilimsel konulardaki kararları dış etkilerden bağımsız olarak verebilmesi, bilimsel özgürlükten asıl anlaşılması gereken şeydir.

Bu girişten sonra Wilholt’un argümanlarına geçelim. İlk argümana göre bilim adamları (ve aslında herkes) araştırma ve bilgi edinme sürecinde özgür olmalıdır çünkü toplumun kolektif bilgisinin ilerlemesi en iyi bu yolla sağlanır. Araştırma konularının ve yaklaşımların özgürce seçilmesinin yarattığı çeşitlilik doğrulara ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Wilholt buna epistemolojik argüman diyor.

Burada yapılan birkaç varsayım var. En başta kolektif bilginin ilerlemesinin arzu edilir bir şey olduğu. Bunu sorgulamak meseleye çok baştan başlamayı gerektireceği için bu konuda genel uzlaşma olduğunu varsayalım. Diğer varsayımlar 1) bilimsel özgürlüğün çeşitliliğe yol açacağı ve 2) çeşitliliğin doğruya ulaşmayı ve bilginin ilerlemesini hızlandıracağı. Çeşitliliğin istenen etkiyi ortaya çıkarması bazı şartlara bağlı. Farklı yaklaşımlar benimseyen bilim adamlarının birbirlerinin ne yaptığından haberdar olması ve birbirlerini eleştirebilmesi ve eleştirilerden hareketle yaklaşımların değişebilmesi bu şartlardan bazıları. Aksi halde çeşitlilik doğruya ulaşma sonucunu değil yanlışlarda ısrar etme sonucunu da doğurabilir.

Bilimsel özgürlüğün zorunlu olarak çeşitliliğin artmasına yol açacağı da garanti değil. Amaç çeşitliliği sağlamaksa bilim adamlarını özgür bırakmak yerine bir merkezi otoritenin konuları ve yaklaşımları bilim adamlarına dağıtmasını sağlamak daha iyi bir yöntem olmaz mı? Prensipte mümkün olsa da Wilholt bilim adamlarının ne yaptığıyla ilgili yerel bilgileri toplamak ve buna göre bir dağılım yapmak devasa bir proje gerektireceği için pratikte bilim adamlarını özgür bırakmanın daha uygun bir yöntem olacağını söylüyor.

Ayrıca bilimsel araştırmanın bilginin ilerlemesiyle ilgili getirilerini olası götürüleriyle beraber düşünüp tartarak karar vermek gerekir. Götürü deyince araştırmanın hem mali bedelini hem de yarattığı fiziksel ve ahlaki riskleri kastediyoruz. Aşırı pahalı, tehlikeli veya vicdanları rahatsız edici olması araştırmanın epistemolojik getirisinin önüne geçebilir. Dünya dışı uygarlıkları saptamayla, nükleer silahlarla veya insan klonlamayla ilgili araştırmalar bunla ilgili akla gelebilecek örnekler. Tabii sırf bazı kesimleri rahatsız edebilir diye toplumsal politikaların belirlenmesinde önemli olacak bilgileri ortaya koyacak tür araştırmaların da engellenmemesi gerekir. Cinsler, sınıflar ve ırklar arasındaki yetenek farklarıyla ilgili araştırmalar bunla ilgili akla gelebilecek örnekler. Burada önemli olan getiri-götürü analizinin ve sonunda verilecek kararın dogmatik ve otoriter nitelikte olmaması, sağlam bilgilerden hareket eden geniş katılımlı rasyonel bir tartışmaya ve uzlaşmaya dayanması.

Wilholt’un ikinci argümanı politik bir argüman. Buna göre bir toplumdaki bireyler politik tercihlerini dünyanın nasıl olduğuyla ilgili inanışlarına dayanarak yaparlar. Politik tercihlerin amaca ulaşır nitelikte olması bu inanışların doğru olmasına bağlıdır. Bu inanışlar da genellikle doğrudan veya dolaylı olarak bilimsel araştırma bulgularından hareketle şekillenir. Dolayısıyla bilimsel araştırmanın politik güçlerin kontrolünden bağımsız olması gerekir. Aksi halde basının politik güçlerin kontrolünde olduğu duruma benzer şekilde demokratik süreç aksamaya uğrar.

İlk bakışta makul görünse de bu argümana hemen yöneltilebilecek bir itiraz var. O da bilimsel özgürlüğün demokrasiyi sınırlandırıyor oluşu. Zira bilimin özgür olup olmamasına demokratik süreç sonunda karar verilsin demek yerine bilimin özgür olması gerektiğini en baştan kabul ediyoruz ve toplumun bu konudaki tercih hakkını sınırlamış oluyoruz. Mesela çoğunluk bir tür araştırmanın yapılmamasını istese bile bu konuda çoğunluğun tercihine öncelik vermiyoruz. Bir anlamda bilimi özel korumaya almış oluyoruz. Bilimin bu tür bir özel koruma istemeye hakkı var mı?

Wilholt’a göre bu itiraz çok kısıtlı bir demokrasi anlayışına sahip olmaktan kaynaklanıyor. Demokrasi temelde çoğunluğun hakimiyetine değil aklın hakimiyetine dayanan bir sistemdir. Demokrasilerde bireylerin politik tercihlerini hayata geçirmesinden daha öncelikli olan bireylerin kendi değerlerine, ihtiyaçlarına ve çıkarlarına uygun politik tercihleri geliştirebilmeleridir. Yalanın ve yanlış bilgilerin hakim olduğu bir toplumda bireylerin politik tercihleri onların gerçek çıkarlarından kopuk olacağı için o tercihlerin hayata geçmesinin zaten bir anlamı olmayacaktır. Dolayısıyla doğru bilgilerin ortaya çıkarılması ve bunların serbestçe paylaşılabilmesi demokratik sistemin sağlıklı işleyebilmesinin bir ön şartıdır. Tercihleri sorgulanamaz olarak gören ve demokratik sistemi sadece bunların hayata geçirilmesinin yolu sayan anlayış çok kısıtlı bir anlayıştır. Tercihlerin doğru bilgilerden ve rasyonel tartışmadan hareketle sorgulanabilmesi ve ancak bundan sonra oluşturulması gerekir. Bu yüzden bilimsel özgürlük demokratik sistem için vazgeçilmezdir. Bilimsel özgürlüğü kısıtlamaya kalkan bir demokrasi kendi meşruiyetini zedeliyor demektir.


Politik argümana bir diğer olası itiraz bilimin ideolojik açıdan masum olmadığı, kurumsallaşmış bilimin doğrudan politik güçlerin kontrolünde olmasa da zaten egemen ideolojinin çıkarlarına hizmet ediyor olduğudur. Fakat bilim-ideoloji ilişkisi aslında başka bir tartışmanın konusudur. Politik argümanı savunanlar sırf bilimsel özgürlüğü sağlamakla bireylerin kendi çıkarlarını mükemmelen yansıtan politik tercihler yapmasının sağlanacağını zaten iddia etmezler. Önemli olan mesele bilim ideolojik açıdan tarafsız olmasa bile bilimin politik güçlerin kontrolünden bağımsız olmasının, bağımlı olduğu duruma kıyasla bir ilerleme sayılıp sayılamayacağıdır. Bu argümana göre bilim merkezi bir politik otoritenin kontrolünden bağımsız olursa ideolojik açıdan da çeşitlilik sağlanmış olur ve tek tek bilim adamlarının veya araştırma gruplarının ideolojik taraflılıkları genel bir ideolojik taraflılığa dönüşmemiş olur.

Buradaki gene bir varsayım yapıyoruz: Bilim özgür olduğunda yaklaşımlarda ve ideolojik taraflılıklarda da çeşitlilik olacaktır. Oysa bilim camiasının kendi içinde otoriter bir işleyiş varsa, bilimin politik kontrolden bağımsız olması bu otoritenin bilim adamlarına araştırma konularını ve yaklaşımlarını dayatması sonucunu getirebilir. Bu şekilde ortaya çıkacak taraflılığın politik güçlerin müdahalesiyle ortaya çıkacak taraflılıktan daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur. Bu yüzden bilimsel özgürlük için mücadele edenlerin bir yandan bilim camiasının kendi içinde demokratik bir şekilde işlemesini sağlamak için de mücadele etmesi gerekir.

Bilimsel özgürlüğü sadece bilim adamlarının istediği araştırmayı yapma hakkı olarak değil aynı zamanda başta da belirttiğimiz gibi bu araştırma için gerekli kaynakları toplumdan isteme hakkı olarak düşündüğümüzde bilimsel özgürlüğün de sınırları vardır. Toplum sınırlı kaynakları nasıl dağıtacağına demokratik süreç sonucunda karar verir ve elbette bütün kaynaklar bilimsel araştırma için kullanılamaz. Toplumdaki bireyler toplumun ilerlemesi için önemli gördükleri projelere öncelikli olarak kaynak aktarımı yapmayı tercih edebilirler. Var olan kaynakların bilimsel araştırma projelerine dağıtımının en iyi nasıl yapılacağı gene ayrı bir tartışmanın konusundur.

Sonuç olarak Wilholt’a göre bilimin özgür olduğunu savunmak bilimsel araştırmayla ilgili kamusal tartışmayı bitirici nitelik taşımaz. Tam tersine, bilimsel özgürlük prensibi tartışmaların başlangıç noktasıdır. Sınırlarıyla beraber bu prensip kabul edildiğinde bilim adamları, politikacılar, yatırımcılar, entelektüeller ve toplumun diğer kesimleri arasında daha makul bir diyalog mümkün olacaktır.
  
Wilholt, T. (2010). Scientific freedom: Its grounds and their limitations. Studies in History
and Philosophy of Science, 41, 174-181.