<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491</id><updated>2012-02-16T15:37:50.214+02:00</updated><category term='Linkler'/><category term='Hafıza'/><category term='Darwin'/><category term='akıllı tasarım'/><category term='fiziksel antropoloji'/><category term='din'/><category term='zihin teorisi'/><category term='dil'/><category term='İnsan sosyalliğinin evrimi'/><category term='evrim eğitimi'/><category term='öğrenme'/><category term='etkinlikler'/><category term='Genetik'/><category term='bilim ve toplum'/><category term='paleontoloji'/><category term='bilim felsefesi'/><category term='bilinç'/><category term='Bayesçi düşünme'/><category term='evrimsel psikoloji'/><category term='yaratılışçılık'/><category term='nörobilim'/><category term='sahte bilim'/><category term='Tümevarım'/><category term='kültür'/><category term='Türlerin Kökeni'/><category term='ahlak'/><category term='insan doğası'/><category term='antropoloji'/><category term='olasılık'/><category term='indirgenemez karmaşıklık'/><category term='biyolojik determinizm'/><category term='hayvan davranışı'/><category term='cinsiyet farkları'/><category term='karar verme süreçleri'/><category term='ekonomik oyunlar'/><category term='İnsanın Evrimi'/><category term='bilim ve din'/><category term='kitap tanıtımı'/><category term='doğalcılık'/><title type='text'>İnsan Doğası ve Evrim</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>57</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-8116965020633209041</id><published>2011-12-20T16:22:00.010+02:00</published><updated>2011-12-20T18:39:41.322+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayvan davranışı'/><title type='text'>Basit Memelilerin Empati Kurması Mümkün mü?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0pt; text-align: left;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-EDuS2zc_aNc/TvCbOaKVEMI/AAAAAAAAAQc/YvPdi9G7ZqA/s1600/Husky_rat.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="133px" src="http://3.bp.blogspot.com/-EDuS2zc_aNc/TvCbOaKVEMI/AAAAAAAAAQc/YvPdi9G7ZqA/s200/Husky_rat.jpg" width="200px" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Birçok primat türünün aksine fareler ve sıçanlar gibi kemirgen memelilerde empati gibi sosyal-duygusal diye nitelendirebileceğimiz davranışların çok gelişmediği inanışı yaygındır. Bu yıl Chicago Üniversitesi’nden Bartal, Decety ve Mason’ın&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Science&lt;/i&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp;dergisinde yayınladığı &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.sciencemag.org/content/334/6061/1427.abstract"&gt;çalışmaları&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; bu inanışın yersiz olabileceğine dair bir kanıt niteliğinde. Bartal ve arkadaşlarının deneyleri sıçanların diğer grup bireylerinin sıkıntı gibi duygularını anlayabildiğini ve ortada hiçbir ödül yokken sıkıntıda olan diğer grup üyelerini bu durumlarından kurtarmayı öğrenebildiklerini gösteriyor.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bu deneyde iki sıçan öncelikle 2 hafta süresince aynı kafeste tutuluyorlar. Test sırasında bu sıçanlardan biri serbest olarak boş bir arenaya bırakılıyor. Bu arenanın ortasına ise diğer sıçan hareket edemeyeceği kadar küçük ve kapısı başka bir sıçan tarafından açılabilecek şekilde dizayn edilmiş saydam bir kafesin içine konulmuş halde bırakılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tpLU5ImYRz4/TvCZl7-wIzI/AAAAAAAAAQM/eyv8s7iFywY/s1600/arena-kafes.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="208px" src="http://2.bp.blogspot.com/-tpLU5ImYRz4/TvCZl7-wIzI/AAAAAAAAAQM/eyv8s7iFywY/s400/arena-kafes.jpg" width="400px" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Deney grubunun yanında 3 tane de kontrol grubu kullanılmış. Bunların ilkinde kafes boş olarak arenaya konuluyor, diğerinde kafesin içine oyuncak bir sıçan konuluyor ve bir diğer kontrol grubunda kafes boş bırakılıyor ve arenaya ikinci bir sıçan koyuluyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Deneyin bulgularına göre deney grubundaki serbest sıçanlar ortalama 7 günde kafesin kapağını açıp içerideki sıçanı kurtarmayı öğrenirken, kontrol gruplarındaki sıçanlar kapıyı açmaya çalışmıyorlar. Buna ek olarak deney grubundaki sıçanlar kafesin etrafında kontrol gruplarına göre daha fazla vakit geçiriyor. Bu sonuç sıçanların davranışlarının sonucunda hiçbir ödül elde etmemeleri ve öncesinde hiçbir eğitim gerektirmemesi nedeniyle hayli ilginç. &amp;nbsp;Bu sonuca bakarak sıçanlar için zor durumda olan bir türdeşlerini kurtarmanın sosyal bir ödül anlamına geldiği öne sürülebilir. Bu hipotezi test etmek için aynı çalışmanın bir başka deneyinde serbest sıçanlara iki kafesten birini seçme şansı verilmiş. Bu kafeslerin bir tanesine yine zor durumda olan bir başka sıçan, diğerine ise ödül olarak bir çikolata parçası konulmuş. Kontrol grubunda çikolata bulunan kafesin yanında sıçan bulunan kafes yerine boş bir kafes verilmiş. Bu deneyin sonuçları gösteriyor ki kontrol grubundaki sıçanlar ödüllü kafesin kapısını açmak için boş kafese göre daha az süre beklerken, deney grubundaki sıçanlar içinde başka bir sıçanın bulunduğu kafesin kapısını açmak için ödül kafesinin kapısını bekledikleri kadar bekliyorlar. Bu deney sıçanların kendi grup üyelerini kurtarmayı yiyecek ödülü kadar tercih ettiğini gösteriyor. Son olarak yine aynı çalışmada erkek ve dişi sıçanlar arasında empati davranışının farklılığı incelenmiş. Bu deneyin sonucuna göre dişi sıçanlar kafeste kısılı kalmış dişi sıçanların yardımına erkeklerin diğer erkek sıçanların yardımına koştuğundan daha hızlı koşuyor. Daha ilginci, bütün dişi sıçanlar kapıyı açıp “arkadaşlarını” kurtarmayı öğrenirken bazı erkek sıçanlar 12 günlük test süresince bu davranışı hiç öğrenemiyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bartal ve arkadaşlarının bu çalışması sıçanlarda empati davranışını ilk kez göstermesi nedeniyle ilgiye değer. Görünüşe göre sıçanlar kafeste sıkışmış bir başka sıçanı kurtarmak için yüksek bir motivasyonla hareket ediyorlar ve bu motivasyon bir ödülü elde etme motivasyonu kadar güçlü. Tabii alternatif açıklamalar da mümkün. Örneğin, bir sıçanın varlığı her zaman diğer sıçanlar için ilginç ve incelenmesi gereken bir olaydır. Genellikle sıçanlar bu ilgilerini diğer sıçana yaklaşarak ve koklayarak gösterirler. Bu yaklaşma davranışı tesadüfi kapı açmalara yol açabilir. Ama yine de zamanla bu davranışın sürekli hale gelmesi için sıçanın bu davranışı öğrenme ve tekrar etme yönünde bir motivasyona sahip olması gerekir. Bu motivasyonun nasıl ortaya çıktığına dair bir &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.sciencemag.org/content/334/6061/1358.summary"&gt;yazı&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; da yine aynı dergide Jaak Panksepp imzasıyla çıktı. Panksepp’e göre sıçanların empati davranışının nedeni ayna nöronlarının işleyişinde gizli. Ayna nöronları hem karşı tarafın hareketini gözlerken, hem de gözlenen hareketi tekrarlarken harekete gecen nöronlardır. Bu açıdan ayna nöronları karşı tarafın davranış ve hareketlerini kopyalama yetisine sahip olmamıza izin vermektedir. Buna ek olarak ayna nöronları insanların (ve yukarıda bahsi geçen deneyin sonuçlarına göre belki de sıçanların) karşı tarafın mutluluk, üzüntü veya sıkıntı gibi duygularını kendisininmiş gibi algılamalarına neden oluyor. Panksepp’e göre deney sırasında serbest sıçanlar ayna nöronları sayesinde kafese kapatılmış sıçanın sıkıntısını kendisininmiş gibi algılıyor ve cezaya ortak oluyor. Kapıyı açmayı öğrenerek hem kafesteki sıçanın hem de kendisinin sıkıntısını ve cezayı ortadan kaldırmayı öğreniyor. İşte tam da bu yüzden bu sosyal etkileşim serbest sıçanın kapıyı açmayı öğrenmesi için bir ödül görevi görüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bu sonuçlar 2006 yılında &lt;a href="http://www.sciencemag.org/content/312/5782/1967.abstract"&gt;&lt;strong&gt;Jeffrey &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Mogil&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;’in acı çeken sıçanları izleyen diğer sıçanların acıya daha duyarlı hale geldiğini gösteren sonuçlarıyla da uyumlu. Fakat &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.nature.com/news/rats-free-each-other-from-cages-1.9603"&gt;Daniel Povinelli&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;’ye göre Mogil’in ve Bartal ve arkadaşlarının sonuçlarında ortaya çıkan ve “bulaşıcı duygu” olarak tanımladığı sıçanların bu özelliği bireyin kendisini duygusal olarak bir başka bireyin yerine koyması olarak tanımlanan empatiden farklı. Yine Povinelli’ye göre, Bartal ve arkadaşlarının sonuçları sıçanların sıkıntı verici bir durumu hafifletmek için davranışlarını senkronize etmelerinden ibaret. Yine de Povinelli’nin bulaşıcı duygu tanımlamasının bizim bildiğimiz anlamda empatinin daha otomatik ve basit bir versiyonu olduğunu düşünmek mümkün. Povinelli asıl sorulması gerekenin bu davranışı neyin motive ettiği sorusu olduğunu savunuyor. Makalenin yazarları tarafından da dile getirilen ve Povinelli’nin de alternatif olarak ortaya attığı başka bir açıklama ise serbest sıçanı asıl motive eden şeyin kafeste sıkışmış sıçanın rahatsız edici yardım çığlıklarını durdurmak olduğu. Fakat makalenin yazarları bu açıklamayı yardım çığlıklarının genelde çok sık atılmadığı gerekçesiyle geçerli bulmuyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Özet olarak Bartal ve arkadaşlarının bu çalışması sıçanların ve primatlara göre daha basit memelilerin düşündüğümüzden daha karmaşık sosyal ve bilişsel yeteneklerine ışık tutması açısından hayli ilgi çekici. &lt;i&gt;Science&lt;/i&gt; makalesinin yazarlarından Peggy Mason’a göre insanlarda empati kurmak kültürel olarak gelişen bir şey değil. Aksine grubun yararı için evrimleşmiş sabit bir özelliğimiz. Bartal ve arkadaşlarının çalışmasının sonuçları da kültüre sahip olmadigi varsayilan canlılarda empatinin varlığını göstererek bu sosyal davranışın biyolojik temelli bir özellik olduğunu savunan fikre destek veriyor. [Ayrıca bak.: "&lt;strong&gt;&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/yardmsever-sempanzeler.html"&gt;Yardımsever Şempanzeler&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;"]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Video 1&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;object class="BLOGGER-youtube-video" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0" data-thumbnail-src="http://1.gvt0.com/vi/9QdAH6qz240/0.jpg" height="266" width="320"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/9QdAH6qz240&amp;fs=1&amp;source=uds" /&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF" /&gt;&lt;embed width="320" height="266"  src="http://www.youtube.com/v/9QdAH6qz240&amp;fs=1&amp;source=uds" type="application/x-shockwave-flash"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;Video 2&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;object class="BLOGGER-youtube-video" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0" data-thumbnail-src="http://3.gvt0.com/vi/WzE0liAzr-8/0.jpg" height="266" width="320"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/WzE0liAzr-8&amp;fs=1&amp;source=uds" /&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF" /&gt;&lt;embed width="320" height="266"  src="http://www.youtube.com/v/WzE0liAzr-8&amp;fs=1&amp;source=uds" type="application/x-shockwave-flash"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span style="line-height: 18px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Kaynak:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;a href="http://www.sciencemag.org/content/334/6061/1427.abstract"&gt;Bartal, I. B.-A., Decety, J., &amp;amp; Mason, P. (2011). Empathy and pro-social behavior in rats. &lt;i&gt;Science, 334&lt;/i&gt;, 1427-1430.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0in;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-8116965020633209041?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/8116965020633209041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/12/basit-memelilerin-empati-kurmas-mumkun.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/8116965020633209041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/8116965020633209041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/12/basit-memelilerin-empati-kurmas-mumkun.html' title='Basit Memelilerin Empati Kurması Mümkün mü?'/><author><name>kutlugunes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10235421284026080385</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-EDuS2zc_aNc/TvCbOaKVEMI/AAAAAAAAAQc/YvPdi9G7ZqA/s72-c/Husky_rat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-3707845605915594230</id><published>2011-11-24T10:28:00.000+02:00</published><updated>2012-02-12T16:08:37.519+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrimsel psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsiyet farkları'/><title type='text'>Kadınların Eş Tercihleri</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Biology Letters&lt;/i&gt; dergisinin 23 Aralık 2011 sayısında kadınların eş tercihleriyle ilgili iki makale yayınlandı. Biri antropolojik araştırma, diğeri laboratuvar deneyi olan bu iki çalışma kadınların ne kadar adaptif tercihler yaptıklarını göstermesi bakımından birbirlerini tamamlar nitelikte.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;İlk makalede Amerikalı antropolog Brooke Scelza Namibya’da yaşayan yarı göçebe Himba halkı arasında yaptığı araştırmayı anlatıyor (&lt;strong&gt;&lt;a href="http://rsbl.royalsocietypublishing.org/content/7/6/889.abstract"&gt;Scelza, 2011&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;). Araştırmanın çıkış noktası evlilik dışı ilişkinin erkekler gibi kadınlar için de adaptif olabileceği, üreme başarısını arttırabileceği fikri. Evlilik dışı çocuk sahibi olmak kadınlar için daha riskli olsa da kocanın kısır olması, çocuğun daha nitelikli genlere sahip olması, daha fazla maddi kaynaktan yararlanmayı sağlaması gibi gerekçelerle kadın tarafından tercih edilebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Scelza özellikle aileleri tarafından ayarlanmış evlilikler yapan, yani kocasını kendisi seçmeyen kadınların daha çok evlilik dışı çocuk sahibi olacağını tahmin etmiş. Bu amaçla 110 Himba kadınıyla bir tercüman yardımıyla doğum geçmişleri üzerine röportaj yapmış. Özel olarak da evlilik dışı çocukları olup olmadığını ve varsa kaç tane olduğunu sormuş. Dediğine göre araştırmasına almak istediği kadınların büyük kısmı bu konuda konuşmakta isteksizlik göstermemişler. Bulgular kadınların yüzde 32’sinin en az bir evlilik dışı çocuğa sahip olduğunu göstermiş. Bu, örneklemdeki 110 kadının sahip olduğu toplam 421 çocuğun yüzde 18’i anlamına geliyor. Asıl çarpıcı olan, ayarlanmış evlilik yapan kadınların çocuklarının toplam yüzde 23’ü evlilik dışıyken aşk evliliği yapan kadınların çocuklarının bir tanesinin bile evlilik dışı olmaması. Yani Scelza’nın hipotezi desteklenmiş. Ayrıca evlilik dışı çocuk sayısıyla toplam çocuk sayısı arasında (beklenebileceği gibi) pozitif korelasyon çıkmış. Bu da evlilik dışı çocuk sahibi olmanın genel olarak üreme başarısını arttırdığı anlamına geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;İkinci araştırma Avustralyalı psikolog Anthony Lee ve tıbbi araştırmacı Brendan Zietsch’in yaptıkları laboratuvar deneyi (&lt;strong&gt;&lt;a href="http://rsbl.royalsocietypublishing.org/content/7/6/892.abstract"&gt;Lee &amp;amp; Zietsch, 2011&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;). Kadınların eş seçiminde etkili olan iki faktörün eşin nitelikli genlere sahip olması ve iyi baba özelliklerine sahip olması olduğu düşünülüyor. Değişik çevre şartlarında bu faktörlerden biri veya diğeri daha baskın olabilir. Nitekim daha önceki araştırmalar hastalık yapan patojenlerin yaygın olduğu popülasyonlarda “iyi genlere” sahip eşlerin, kaynak sıkıntısı çekilen popülasyonlarda ise kaynak sağlayabilecek “iyi baba” olan eşlerin ağırlıklı olarak tercih edildiğini göstermiş.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Lee ve Zietsch ise bu tercih farklarının aynı popülasyonda yaşayan kadınlarda deneysel manipülasyon yoluyla yaratılıp yaratılamayacağını merak etmişler. İyi genlere sahip olmayı yüksek testosteron göstergesi olan erkeksi özelliklere sahip olmak olarak tanımlamışlar. İyi baba olmayı da kadına ve çocuğa maddi ve manevi kaynak aktarma kapasitesi ve istekliliği olarak tanımlamışlar. Deneyde önce üniversite öğrencisi 60 kadının 20’sine patojen duyarlılığını arttırmak için hastalığa eğilimlilikle ilgili bir anket vermişler, 20’sine kaynak sıkıntısı duyarlılığını arttırmak için maddi durumla ilgili bir anket vermişler, 20’sine de kontrol grubu olarak doğaüstü varlıklarla ilgili hayali tehdit içeren bir anket vermişler. Daha sonra kadınların, kendilerine verilen 25 puanı hayallerindeki eşin özeliklerini oluşturmak için önlerine verilen 10 özellik arasında paylaştırmalarını istemişler. Bu özelliklerden beşi patojen duyarlılığı sonucu önemi artması beklenen iyi gen özelliklerine karşılık geliyor: zeka, yaratıcılık, kaslılık, yüksek sosyal statü ve kendine güven. Diğer beşi ise kaynak duyarlılığı sonucu önemi artması beklenen iyi baba özelliklerine karşılık geliyor: yüksek gelir düzeyi, bağlılık, sıcakkanlılık, şefkatlilik ve destek olma. Bulgular her bir gruptaki (patojen-kontrol-kaynak) kadının elindeki puanların yüzde kaçını iyi gen özelliklerine harcadığı cinsinden verilmiş.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Grup ortalamalarının sırası beklendiği gibi: İyi gen özelliklerine en çok patojen duyarlılığı arttırılmış kadınlar puan verirken en az kaynak sıkıntısı duyarlılığı arttırılmış kadınlar puan veriyor. Gruplar arasındaki farklar çok küçük görünse de ANOVA testi anlamlı sonuç vermiş. Buna ek olarak araştırmacılar (muhtemelen patojen-kontrol farkı ve kaynak-kontrol farkı anlamlı çıkmadığı için) bir lineer kontrast testi yapmışlar ve onu da anlamlı bulmuşlar. Lee ve Zietsch buradan hareketle deneysel manipülasyonlarının işe yaradığını, kadınların tercihlerinin sabit olmayıp değişen çevre şartlarına bağlı olarak adaptif bir şekilde değişebileceği hipotezinin desteklendiğini söylüyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Deneyin dizaynı ve bulguları ilginç olmakla beraber tam anlamıyla ikna edici değil. Birincisi, anket yoluyla yapılan manipülasyonların işe yaradığını güvenle söyleyebilmek için “patojen” ve “kaynak” gruplarının kontrol grubundan anlamlı derecede farklı çıkması gerekirdi. Şu anki durumda “patojen duyarlılığının artması iyi genlere atfedilen önemi arttırdı” veya “kaynak sıkıntısı duyarlılığının artması iyi baba olmaya atfedilen önemi arttırdı” diyemiyoruz zira iki deneysel grup da tek tek kontrol grubundan farklı değil. Dolayısıyla hangi manipülasyon yüzünden genel ANOVA’nın anlamlı çıktığını bilemiyoruz. İkincisi, özelliklerin “iyi gen” ve “iyi baba” kategorilerine dağıtılması da okuyan herkesin hemen onay vereceği şekilde yapılmış gibi görünmüyor. Mesela yüksek sosyal statü pekala “iyi baba” kategorisine giriyor diye de düşünülebilir. Ayrıca ikisi de iyi genlerle ilişkili olsa da kaslılık ve yaratıcılık birbirinden çok farklı özellikler. Patojen duyarlılığının artması bunlardan hangisine atfedilen önemi arttırdı diye okuyucu merak ediyor. Maalesef yazarlar tek tek özelliklere göre bir analiz yapmamışlar. Kısacası yazarların istediği sonuca varabilmek için araştırmanın bir tekrarının yapılması gerekli görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: center;"&gt;Kaynaklar&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Lee, A. J., &amp;amp; Zietsch, B. P. (2011). Experimental evidence that women’s mate preferences are directly influenced by cues of pathogen prevalence and resource scarcity. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Biology Letters, 7&lt;/i&gt;, 892-895.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Scelza, B. A. (2011). Female choice and extra-pair paternity in a traditional human population&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;. Biology Letters, 7&lt;/i&gt;, 889-891.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-JC181YJczeo/Ts4ACya2r_I/AAAAAAAAADY/UkKdnAQwNVQ/s1600/zeki1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-JC181YJczeo/Ts4ACya2r_I/AAAAAAAAADY/UkKdnAQwNVQ/s1600/zeki1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-3707845605915594230?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/3707845605915594230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/kadnlarn-es-tercihleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3707845605915594230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3707845605915594230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/kadnlarn-es-tercihleri.html' title='Kadınların Eş Tercihleri'/><author><name>Hasan Bahçekapılı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00287576285113096310</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-cWXhxtFjmMs/TmjPLvBJ1hI/AAAAAAAAAAw/0Fv9SUUyPjQ/s220/24%2BOcak%2B2011%25282%2529.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-JC181YJczeo/Ts4ACya2r_I/AAAAAAAAADY/UkKdnAQwNVQ/s72-c/zeki1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-3923946701091968654</id><published>2011-11-14T18:38:00.007+02:00</published><updated>2011-11-15T18:30:45.292+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan doğası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hafıza'/><title type='text'>Adaptif Hafıza</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Diğer bilişsel mekanizmalarımız gibi hafıza da beynin evriminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yine bu süreçte hafızalarımız belirli tur anıları daha iyi hatırlamak için ayarlanmıştır. Örneğin, insan hafızası görsel ve derin anlamlı (derin semantik) anıları diğer tür anılardan daha iyi ve hızlı hatırlama yetisine sahiptir. Nairne ve arkadaşları 2008’de yayınladıkları makaleleri ve devamında bir seri araştırmayla bu tur daha hassas olduğumuz anı türlerine “sağ kalma anılarını” da eklediklerini iddia ettiler. Bu argümana göre zihnimiz atalarımızın yasadığı çevrede yiyecek bulma ve yırtıcılardan korunma yani kısaca sağ kalma ile ilgili bilgileri hatırlamak üzere evirilmiştir ve bu nedenle bu tur bilgiler diğer nötr bilgilere göre daha iyi hatırlanacaktır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bu argümanı test etmek için Nairne ve ark. (2008) çalışmasında denekler 6 gruba ayrıldı ve her gruba bir kelime listesi verildi. “Hoşa gitme” ve “Oluşturma” gruplarında deneklerden gösterilen her kelimenin ne kadar hoşlarına gittiklerini, “İmgeleme” grubunda kelimeleri ne kadar imgeleyebildiklerini, ve “Öz Referans” grubunda her kelimeyi kendileriyle ne kadar ilişkilendirebildiklerini derecelendirmeleri istendi.&amp;nbsp; Buna ek olarak “Öğrenme” grubunda deneklerden kelimeleri ezberlemeleri istenirken, Oluşturma grubunda kelimeler ilk üç harfleri yer değiştirmiş olarak verildi. Son olarak kritik grup “Sağ Kalma” grubunda deneklerden evrimsel atalarımızın yasadığı çevreyi hatırlatacak şekilde kendilerini yabancı bir savanada kaybolmuş ve önlerindeki birkaç ay için yemek bulma ve yırtıcılardan korunma ihtiyacı içinde hayal etmeleri ve listedeki kelimeleri sağ kalmaları için gerekliliklerine göre derecelendirmeleri istendi. Daha önceki araştırmalarda İmgeleme, Hoşa gitme, ve Öz referansa göre derecelendirilmesi istenen kelimelerin sadece ezberlemeye göre daha iyi hatırlandıkları bulunmasına rağmen Nairne ve arkadaşlarının (2008) bu deneyinin sonuçları “Sağ Kalma” grubundaki kelimelerin bu gruplardakilerden bile daha iyi hatırlandığını gösterdi. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Tabii ilk akla gelen “Sağ Kalma” grubundaki deneklere verilen senaryonun diğer gruplara göre bir avantaj sağlaması problemi. Senaryo halinde imgelenebilen kelimelerin daha iyi hatırlandığını gösteren bulgulara karşı Nairne ve ark. (2008) ikinci bir deneyde “Sağ Kalma” grubunun kontrolü olarak diğer gruba bir tatil senaryosu verip deneklerden kelimeleri tatilde duyulabilecek ihtiyaçlara göre derecelendirmelerini istedi. Bu deneyin sonucunda da “Sağ Kalma” grubu “Tatil” grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha çok kelime hatırlamayı başardı. Bu iki deneyin sonucunda yazarlar insanların evrimsel olarak atalarımızın yasadığı dünyaya benzer bir ortamda sağ kalmayla ilgili bilgileri daha iyi hatırladığını ve bu etkinin diğer tüm hafıza etkilerininkinden (görsel ve semantik) daha güçlü olduğunu gösterdiklerini iddia etmişlerdir. Buna bağlı olarak Weinstein ve ark. (2008) atalarımızın yasadığı cevrede gecen senaryolarla ilgili bilgilerin daha iyi hatırlandığını iddia etmişlerdir. Bu argüman hiçbir tecrübemizin olmadığı ortamlarla ilgili bilgileri daha iyi hatırlamak üzere bir yatkınlıkla doğduğumuzu varsayabileceği için başlıbaşına ilginçtir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Araştırmanın sonuçları ilginç dahi olsa hala akla birkaç problem geliyor. Bunların ilki kontrol grupları ile ilgili. İlk deneyde yer alan kontrol grubu problemini yazarlarda görerek ikinci deneyi ekleme ihtiyacı duymuşlar. Ama görünüşe göre ikinci deneydeki kontrol grubu da bu problem tam olarak ortadan kaldırmıyor. Kontrol grubunun daha az etkileyici ve daha az imgelenebilecek bir tatil senaryosu olması hala sağ kalma senaryosunun daha canlı bir senaryo olusunun avantaj sağladığı ihtimalini düşündürüyor. Bu soruyu yanıtlamak için Soderstrom ve McCabe (2011) bir gruba Nairne ve arkadaşlarının kullandığı sağ kalma senaryosunu vermiş, kontrol grubundan ise kendilerini atalarımızın yasadığına benzer savanalar yerine hayali modern bir dünyada ve yırtıcılar yerine zombilerden korunmaya çalışırken hayal etmelerini istemiştir. Deneyin sonucunda Soderstrom ve McCabe kontrol grubunun daha çok kelimeyi hatırladığını göstermişlerdir. Her ikisi de sağ kalma senaryosu olmasına karşın neden hayali zombi senaryosunun daha iyi hatırlamaya yol açtığı ile ilgili evrimsel bir hipotez geliştirmek güç. Bu sonuç Nairne ve ark. (2008) sonuçlarının senaryonun canlılığına bağlı olarak değişebileceğini gösterdiği için önemli. &amp;nbsp;Ayrıca bu sonuçlar Weinstein ve ark. (2008) tarafından ortaya atılan ve atalarımızın yaşadığı çevreyle ilgili bilgilerin daha iyi hatırlandığı hipotezine de doğrudan ters düşüyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Weinstein ve ark. (2008) hipotezi de ortadan kalktığında aslında adaptif hafıza fikri de ilginçliğini yitiriyor. İnsanların ve hayvanların laboratuvar ortamında bu tur senaryoları kullanarak değil de doğrudan sağ kalmalarını etkileyecek koşullarda yiyecek bulma ve ya yırtıcıdan korunma ile ilgili bilgileri daha çabuk öğrenmeleri ve hatırlamaları kendi başına çok da ilginç bir fikir değil. Özellikle öğrenmenin tek başına bu problemi çözmek için evrildiği düşünülürse… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Kaynakça&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Nairne, J. S., Pandeirada, J. N. S., &amp;amp; Thompson, S. R. (2008). Adaptive memory: The comparative value of survival processing. &lt;i&gt;Psychological Science, 19&lt;/i&gt;, 176–180.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Soderstrom, N., &amp;amp; McCabe, D. (2011). Are survival processing memory advantages based on ancestral priorities? &lt;i&gt;Psychonomic Bulletin &amp;amp; Review, 18&lt;/i&gt;, 564-569. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Weinstein, Y., Bugg, J. M., &amp;amp; Roediger, H. L. (2008). Can the survival recall advantage be explained by the basic memory processes? &lt;i&gt;Memory &amp;amp; Cognition, 36&lt;/i&gt;, 913–919.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-H-jNnF_PrPg/TsFD7S3cCFI/AAAAAAAAAP4/Zoxl3tdtIDc/s1600/OteroSouthBasinSunrise-300x169.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="180px" src="http://2.bp.blogspot.com/-H-jNnF_PrPg/TsFD7S3cCFI/AAAAAAAAAP4/Zoxl3tdtIDc/s320/OteroSouthBasinSunrise-300x169.jpg" width="320px" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-3923946701091968654?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/3923946701091968654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/adaptif-hafza.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3923946701091968654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3923946701091968654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/adaptif-hafza.html' title='Adaptif Hafıza'/><author><name>kutlugunes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10235421284026080385</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-H-jNnF_PrPg/TsFD7S3cCFI/AAAAAAAAAP4/Zoxl3tdtIDc/s72-c/OteroSouthBasinSunrise-300x169.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2102961087384569394</id><published>2011-11-10T03:49:00.005+02:00</published><updated>2011-11-14T14:59:31.347+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kültür'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayvan davranışı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öğrenme'/><title type='text'>Alışmadan Kültüre Öğrenmenin Evrimi</title><content type='html'>&lt;i&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu yazı M. Güneş Kutlu imzasıyla Bilim ve Ütopya'nın Kasım 2011 sayısında yayınlandı.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Doğada bulunun canlıların hayatta kalabilmesi ve üreme yoluyla sonraki nesillere genlerini ulaştırabilmesi için gerek duyduğu davranışlar iki farklı kaynaktan beslenmektedir. Bunların ilki refleksler gibi evrimsel yolla gelişmiş ve nesiller arası sabit davranışlardır. &amp;nbsp;Diğeri ise klasik koşullanma, gözlemsel ve nedensel öğrenme gibi tecrübe ve çevre ile etkileşim yoluyla kazanılmış “esnek” davranışlardır. Genel anlamda öğrenme sabit evrimsel işleyişin kırılmadan esnemesini sağlayan ve yine evrimin ortaya çıkardığı bir bilişsel mekanizmadır. Bu iki tip davranış da canlıların sahip olduğu tek bir problemi çözmek için kullanılır: hayatta kalma. Bu problem canlıların yaşamak için gerekli besin kaynaklarını bulabilmesi, besin zincirinde kendinden üstte olan canlı türlerinden korunabilmesi ve üreme ile kendi türünü devam ettirmesini kapsar. Buna göre ilk kaynaktan gelen sabit davranışlar canlının çevresine uygun olmaktan çıktığı takdirde canlının bu davranışı değiştirme şansı kendi nesli içinde bulunmaz. Bu davranışa sahip canlıların soyu tükenir; uyumsuz davranışa sahip olmayan türler ise genlerini bir sonraki nesile aktarma şansı bulurlar. Bunun aksine, öğrenme yoluyla edinilmiş davranışlar çevreye uygunluklarını kaybettikleri takdirde nesil içinde yeni bir davranış kalıbı edinilmesi yoluyla değiştirilebilir. Bu açıdan öğrenme “fenotipik esneklik” olarak adlandırılabilir (Dukas, 2004). Bu iki tür davranış aynı problemi değişik seviyelerde çözmeye yönelik olarak gelişmiş olsalar dahi modern insanın ve dolayısıyla uygarlığın ve kültürün ortaya çıkışıyla birbirlerine zıt sonuçlar doğurmaya başlamışlardır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Öğrenme ve Kültür Bağlantısı&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Modern insan atalarından miras kalmış evrimsel mekanizmalarla atalarınınkinden çok farklı bir çevrede sağ kalabiliyorsa bunun nedeni kültürün öğrenme yoluyla insanı her nesilde tekrardan şekillendirmesidir. Bu süreç kültür ve uygarlığın evrime paralel şekilde gelişimine ve insan davranışı üzerinde bu iki etkinin çekişmesine dönüşmüştür. Örneğin, atalarımızın yaşadığı çevrenin aksine modern ve uygar toplumlarda çok eşlilik ve şiddet gibi bireyin hayatta kalma ve genlerinin devam şansını arttıran davranışlar kabul görmemekte ve bu tür davranışlar cezalandırılmaktadır. Kısacası uygarlığın öğretisi çoğu zaman bize evrimin itici güçlerinin tam aksini öğütlemektedir. Bu durum birçok bilim adamı tarafından evrim tarafından programlanmış modern insanın isyanı olarak yorumlanır. Kültür öğrenilmiştir ve öğrenme olmadan kültürün ortaya çıkması düşünülemez. Bu açıdan evrimin şekillendirdiği öğrenme mekanizmasının nasıl kontrolden çıkıp insanda evrimsel anlamda irrasyonel davranışların doğuşuna neden olduğu sorusunun cevabı yine öğrenmenin evriminde saklıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Birçok bilim adamı tarafından kültür son bir milyon yılda sadece insanların ortaya çıkardığı bir olgu olarak görülmek yerine daha basit formlarını da dahil edecek şekilde tanımlanmaktadır. Bu anlamda kültür, dil ve öğrenme/öğretme yoluyla nesiller arası devredilebilen topluma özel davranışlar, inanışlar ve yargılar anlamına gelmektedir (Shettleworth, 2010).&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Kültürün tam olarak ne kadar geniş tanımlanması gerektiği hususunda tam bir fikir birliği olmasa da birçok bilim adamı hayvanlarda kültüre benzer sosyal mekanizmaların ipuçlarını göstermişlerdir. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Örneğin, birbirinden bağımsız bölgelerde yaşayan şempanze gruplarının bazılarının kullandığı termit avlama yöntemlerinin diğerlerinde olmamasını, gruplar arası genetik farklılık bulunmamasından dolayı, araştırmacılar farklı gruplarda ortaya çıkan icatların sosyal olarak iletilmesine bağlamışlardır (Whiten ve arkadaşları, 1999). Şempanzelerde görülen bu sosyal davranışlar insan kültürünün de öncülleri olarak görülürler. Bu örnekte de görülebileceği gibi kültürün en önemli göstergelerinden biri bireyler ve nesiller arası bilgi alışverişidir. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Bu açıdan kültürün ortaya çıkabilmesi için gerekli koşul sosyal öğrenmenin evrimleşmesidir. Sosyal öğrenme bir birey tarafından öğrenilen bilgi veya becerinin bir diğer bireye iletilmesi olarak tanımlanır. Bu açıdan dilin evrimi kritik bir önem taşır. Dilin evrimi sadece topluluk bireyleri arasındaki bilgi alışverişini daha etkin hale getirmekle kalmaz. Dil sayesinde bilişsel anlamda sembol kullanma ve soyut düşünme becerisine sahip daha verimli bir zihin ve arkasından önce sözlü sonra yazılı bir dış bellek aracı olarak kültür de ortaya çıkabilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-indent: 36pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Alışmadan Dile Öğrenmenin Evrimi&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Dilin ve kültürün ortaya çıkmasına kadar geçen sürede öğrenme de basit bir mekanizmadan daha karmaşık ve çok yönlü bir hale doğru evrilmiştir. Sosyal öğrenme ve dilin evriminin kabaca &lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Alışma &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Wingdings; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;à&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt; Pavlovcu ve Operant Koşullanma &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Wingdings; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;à&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt; Gözlemsel Koşullanma &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Wingdings; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;à&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt; Vokal Taklit &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Wingdings; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;à&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt; Dil &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;yolunu takip ettiğini söyleyebiliriz. Daha önce bahsi gecen sabit tepkilerin öğrenme yoluyla değişmesine en basit seviyede örnek alışmadır. Alışma, tekrarlı uyarılma sonucunda organizmanin sabit tepkisinin azalmasi olarak tanımlanır (Harris, 1948) ve bugüne kadar birçok çalışma ile basit yaşam formları dahil bütün hayvan türlerinde gösterilmiştir. Örneğin, göz kırpma refleksi yüksek sese karşı evrimleşmiş sabit bir tepkidir. Buna rağmen, aynı yüksek sesin hiçbir neticeye neden olmaksızın tekrarı göz kırpma refleksinin azalarak yok olmasına neden olacaktır. Yine alışmaya benzer olarak duyarlılaşma genellikle tiksindirici/itici bir uyarana karşı organizmanın tepkisini arttırmasıdır. Bu tür öğrenmeye örnek olarak acı verecek şiddetteki bir sesin ardından daha düşük bir sese karşı göz kırpma tepkisinin artması gösterilebilir. Herhangi bir uyaranın hiçbir sonuca yol açmaması karşısında o uyarana uygun gelişmiş refklekslerin alışma sonucunda azalması (ya da duyarlılaşma sonucu artması) ve organizmanın o uyaranı göz ardı etmesi yine aynı organizmanın hayatta kalması için öğrenilmesi gereken bir bilgidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Alışma ve duyarlılaşma esnasında herhangi iki uyaran arasında bir ilişki öğrenilmez. Peki ya uyaran güvenilir bir şekilde organizma için pozitif veya negatif bir sonucu haber veriyorsa? Alışmadan farklı olarak bu tür uyaran-ödül ya da uyaran-ceza ilişkilerinin öğrenilmesi ünlü Rus bilim adamı ve koşullanmanın kurucusu İvan Pavlov’un adıyla Pavlovcu koşullanma olarak adlandırılır. Pavlov klasik koşullanma deneyinde denek olarak kullandığı köpeklere yemek vermeden önce bir zili çalarak bu zili yemeğin bir öncülü olarak belirlemiştir. Tekrarlanan zil-yemek eşleşmesi sonucunda ortaya çıkan ve tek başına zile gösterilen tükürük salgılama tepkisi artık evrimle sabitleşmiş bir refleks değil, koşullu uyarana gösterilen koşullu bir tepki halini almıştır (Pavlov, 1924). Duyarlılaşma ve Pavlovcu koşullanma arasında tek bir ara mekanizmanın evrimleştiği düşünülebilir. Bu ara mekanizmanın uzun sureli duyarlılaşma veya kısa-süreli birleştirme mekanizmalarından biri olduğu düşünülmektedir (Moore, 2004). &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Bu aşamada elimizde bulundurduğumuz Pavlovcu koşullanma yetisi canlılara ilk defa evrimin sabit yollarını gerçek anlamda esnetme olanağı sunmuştur. Tabii bu yetinin sınırlı olduğunu da görmemiz gerekir. Koşullanma sabit reflekslerimizi başka uyaranlara yönlendirse de varolan refleksler halen “hayatta kalma ve üreme”&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;amaçlarına hizmet etmektedir.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Örneğin, artık zile tükürük salgısı refleksi gösteren bir köpek bunu hala yemek beklentisi nedeniyle gerçekleştirmektedir. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Buna rağmen koşullanma yetisine sahip canlı türleri sadece alışma yetisine sahip daha basit canlı türlerinin aksine “yanlış davranma” sorunuyla da ilk kez karşı karşıyadırlar. Bu tür davranışlara koşullanmanın bir diğer türü olan “operant” koşullanmada sıkça rastlanılır. Operant koşullanmada denek yemeğe ulaşabilmek ya da şok benzeri bir cezadan kaçabilmek için bir levyeye basmak gibi bir davranışta bulunmayı öğrenir. İşte bu aşamada birçok canlı öğretilmeye çalışılan davranış yerine reflekslerine uygun davranışlara yatkınlık gösterir. Yemek için çelik bir levyeye basmayı öğrenen bir sıçanın bu süreç içinde yemekle bağdaştırdığı levyeyi ısırmaya çalışmasını bu yanlış davranışlara örnek gösterebiliriz. Bu tür yanlış davranışların kültürün bir parçası olan batıl inançların ortaya çıkmasında da etkili olduğu düşünülmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Sosyal Öğrenme: Gözlemsel Koşullanma ve Taklit&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Öğrenmenin bu ilk adımları henüz gelişmiş bir kültürü ortaya çıkarabilecek karmaşıklıktan uzaktır. Bu anlamda en ileri öğrenme mekanizması koşullanma olan hiçbir canlı türünde bugün sahip olduğumuz türde bir kültürden söz etmek de mümkün olmayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Şüphesiz bu yeti ileri derecede sosyal öğrenme gerektirmektedir. Sosyal öğrenmenin en basit formu olan taklit canlının bir davranışı gözlemlemesini, bir iç temsil oluşturmasını ve davranışı tekrarlamasını gerektirir. Taklidi mümkün kılan yetilerden biri de yine bir koşullanma çeşidi olan gözlemsel koşullanmadır. Kedi yavrularının ancak annelerinin bir saldırgana karşı korku tepkisi gösterdiğini gözlemledikten sonra aynı saldırgana karşı korku geliştirmeleri bu tip koşullanmaya bir örnektir. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Sıçanlarda ise bir sıçanın önünde bulunan iki yemek kabı seçeneğinden birini seçip bunun sonucunda ölmesini gözlemleyen bir başka sıçanın diğer kabı seçmeyi öğrenmesi de yine bu tip bir sosyal öğrenmeye örnek gösterilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Taklidin en yaygın ve üstünde en çok çalışılmış örneklerinden biri de kuşların birbirlerinden şarkı söylemeyi öğrenmeleri, yani vokal taklittir. Şarkı genellikle erkek kuşlar tarafından üreme dönemlerinde söylenen ve kuş cinsine özel bir seslendirmedir. Şarkı söyleme yetisi ve dolayısıyla vokal taklit 9000’den fazla kuş türünde gözlemlenebilmekte ve bazı kuş türlerinde erkek kuşlar 100’den fazla birbirinden farklı şarkıyı barındıran bir repertuara sahip olabilmektedir. Sadece bu örnek bile ötücü kuşlarda şarkı söylemenin ne kadar önemli bir özellik olduğunu göstermeye yeterlidir. Kuşlarda şarkı öğrenmenin iki safhası vardır. İlk safhada kuşlar diğer kuşlardan duydukları şarkıların algısal özelliklerini pasif bir biçimde hafızalarına depolarlar ve ikinci safhada bu bilgiyi kullanarak öğrendikleri şarkıların kendilerine özgü versiyonlarını söylemeye başlarlar. Bu anlamda vokal taklit hem gözlemsel koşullanmadan daha özelleşmiş ve daha karmaşık bir sosyal öğrenme çeşididir hem de insan dilinin evrimi için bir temel hazırladığı düşünülmektedir.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Dile Geçiş ve Robotların İsyanı&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Daha önce de belirttiğimiz gibi dil en önemli sosyal öğrenme aygıtı olarak evrimleşmiştir. Dil, vokal taklit, ayrıştırma, iki nötr uyaran arasında birleştirme ve beceri öğrenme gibi birçok zihinsel ve dolayısıyla evrimsel sureci barındırır. Şüphesiz sadece dilin veya vokal taklidin evrimi üzerine ayrıntılı yazılar yazmak mümkündür. Ancak kısaca belirtecek olursak, dilin tamamının bir adaptasyon mu yoksa tümünün ya da bir kısmının bir “eksaptasyon”&lt;/span&gt;&lt;sup style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;1&lt;/sup&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt; mu olduğuyla ilgili tartışma devam etmektedir. Saka kuşlarının yeni şarkı öğrenmek için, insanlarda mutasyona uğraması konuşma ve dil bozukluklarına yol açtığı bulunan FOXP2 genini kullandığının gösterilmesiyle dil ve vokal taklit arasındaki bağlantı daha açık hale gelmiştir. Hauser, Chomsky ve Fitch 2002 yılında yayınladıkları makalelerinde dili geniş ve dar anlamda olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Buna göre geniş anlamda dil, dilin tüm bilişsel, motor ve algısal özelliklerini kapsar ve bu özellikleri insanlar diğer canlılarla da paylaşmaktadır. Dar anlamda dil ise dilin sadece insanın sahip olduğu özelliklerini kapsamaktadır. Buna göre sadece insanların sahip olduğu düşünülen dilin “özyineleme” (recursion) özelliği dar anlamda dile gösterilebilecek tek örnektir. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Bu özellik bize cümle içine yeni sözcük grupları ekleyerek sonsuz uzunlukta cümleler yaratma ve böylece düşünce içine eklenmiş düşünceler şeklinde düşünme yetisi verir. Dilin harici iletişim fonksiyonunun yanında dahili bilişsel bir fonksiyonu da bulunmaktadır. Dil sayesinde insan dış dünyayı daha kolay ve verimli bir şekilde temsil etme ve modelleme şansına da sahip olmuştur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Böylece dilin de evrimiyle kültürün oluşumu için gereken 3 önemli yetiye sahip olmuş oluruz: öğrenme yoluyla dış dünyadaki ilişkileri gözlemlemek, içsel olarak dış dünyayı modellemek, öğrenilmiş bilgileri toplumun diğer bireylerine ve gelecek nesillere aktarmak. Ünlü evrimsel biyolog Richard Dawkins’e göre kültürün ortaya çıkışıyla birlikte kültürel evrim biyolojik evrime paralel bir şekilde ilerlemeye başlamıştır. Burada Dawkins’in önerdiği kültürel evrim kavramlar, semboller, fikirler ve benzeri kültürel birimlerin, yani Dawkins’in verdiği isimle memlerin, Darwinci bir seçilim süreci izleyerek kendilerini zihinden zihine kopyalayarak hayatta kalmalarıdır. Buna örnek olarak şiirleri gösterebiliriz. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;Sevilen şiirler kendilerini daha çok sayıda zihne kopyalayabildikleri için hayatta kalmaları daha az sevilen bir şiire göre daha kolaydır. Dilin evrimi, yazının ve daha sonrasında sosyal iletişim araçlarının ortaya çıkışıyla insan zihni en karmaşık sosyal öğrenme araçlarını kontrol etmeyi basarmış ve kültürel evrim bugünkü çok hızlı formunu almıştır. Bu kopyalama esnasında daha önce bahsettiğimiz şekliyle yanlış öğrenme sonucu oluşmuş batıl inançlar da tekrar deneyimlenmeye gereksinim duymadan hayatta kalabilirler. Bu aşamada artık kültürel evrimin biyolojik evrimle uyuşma zorunluluğu da ortadan kalkmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Dawkins’in “Gen Bencildir“ kitabının (1976) ana fikri bütün canlıların, genlerinin hizmetindeki robotlar olduğudur. Buna karşın Keith Stanovich 2004 yılında çıkan kitabi “Robotun İsyanı”nda artık biz robotların genlerimizin emrine uyma zorunluluğu hissetmediğimizi anlatmaktadır&lt;/span&gt;&lt;sup style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;. Öğrenme işte tam bu noktada çok merkezi bir rol oynamakta. İnsan, öğrenme ve bunun sonucunda ortaya çıkmış kültür sayesinde herşeyi her nesilde tekrar keşfetme yükünden kurtulmuştur. Uygarlık belki de batıl inançlarımız (ve bunun karşısında bilim) sayesinde insan davranışını evrimden daha güçlü bir şekilde etkilemeyi başarmıştır. Uygarlığın gerçek anlamı evrimin yarattığı hayvan içgüdülerimizi toplumun yararına baskılamak, kısaca evrime boyun eğmemektir. Modern insan için bu dönüşüm bazen tek eşlilik, bazen doğum kontrolü, bazen de toplumsal tepkilerimizin evrimsel reflekslerimizin yerini almasıdır. Ve Kanadalı-Amerikan psikolog Steven Pinker’ın da dediği gibi eğer genlerimiz bundan hoşlanmıyorlarsa gidip kendilerini göle atabilirler (Pinker, 1997).&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px; text-indent: 48px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-indent: 36pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; text-indent: 36pt;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Notlar&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;sup&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;1&lt;/span&gt;&lt;/sup&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt; Eksaptasyon (Exaptation) bir özelliğin asıl evrimleşmesine neden olan fonksiyonundan farklı bir fonksiyona geçiş yapmasıdır. En genel örneği kuşlarda sıcaklık düzenlemesi özelliği için evrimleşen tüylerin daha sonra uçmak için kullanılmaya başlamasıdır.) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;sup&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;2 &lt;/span&gt;&lt;/sup&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Stanovich kitabında insanların memlere karşı isyanda olduğunu da anlatır. Bu fikrine şahsi olarak katılmadığım için sadece insanın biyolojik evrime isyanı fikrini yazıma almayı uygun buldum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Kaynakça&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Dawkins, R. (1976). &lt;i&gt;The selfish gene&lt;/i&gt;. Oxford: Oxford University Press. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Dukas, R. (2004). Evolutionary biology of animal cognition. &lt;i&gt;Annu. Rev. Ecol. Evol. Syst&lt;/i&gt;., &lt;i&gt;35&lt;/i&gt;, 347&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;–&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;374.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Harris, J. D. (1943). Habituatory response decrement in the intact organism. &lt;i&gt;Psychological&lt;/i&gt; &lt;i&gt;Bulletin,&lt;/i&gt; &lt;i&gt;40&lt;/i&gt;, 385–422.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Hauser, M. D., Chomsky, N. &amp;amp; Fitch, W. T. (2002) The faculty of language: What is it, who has it, and how did it evolve? &lt;i&gt;Science,&lt;/i&gt; &lt;i&gt;298&lt;/i&gt;, 1569–79.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Moore, B. R. (2004). The evolution of learning. &lt;i&gt;Biological&lt;/i&gt; &lt;i&gt;Review&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;79&lt;/i&gt;, 301–335. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Pavlov, I. P. (1927). &lt;i&gt;Conditioned Reflexes&lt;/i&gt;. Oxford: Oxford University Press. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Pinker, S. (1997). &lt;i&gt;How the mind works&lt;/i&gt;. Londra: Penguin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Shettleworth, S. J. (2010). &lt;i&gt;Cognition, evolution, and behavior&lt;/i&gt;. New York: Oxford University Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Stanovich, K. E. (2004). &lt;i&gt;The robot’s rebellion: Finding meaning in the age of Darwin&lt;/i&gt;. Chicago: The University of Chicago Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Whiten, A., Goodall, J., McGrew, W. C., Nishida, T., Reynolds, V., Sugiyama, Y., Tutin, C. E. G., Wrangham, R. W. &amp;amp; Boesch, C.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;(1999). Cultures in chimpanzees. &lt;/span&gt;&lt;i style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;Nature,&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;i style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;399&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;, 682–85.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-M_sS-RCfQ1s/TsEQpJRGjjI/AAAAAAAAADM/15LghFv2tMI/s1600/mcgill-songbirds-thumb.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nda="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-M_sS-RCfQ1s/TsEQpJRGjjI/AAAAAAAAADM/15LghFv2tMI/s320/mcgill-songbirds-thumb.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 16px; line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2102961087384569394?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2102961087384569394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/alsmadan-kulture-ogrenmenin-evrimi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2102961087384569394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2102961087384569394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/alsmadan-kulture-ogrenmenin-evrimi.html' title='Alışmadan Kültüre Öğrenmenin Evrimi'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-M_sS-RCfQ1s/TsEQpJRGjjI/AAAAAAAAADM/15LghFv2tMI/s72-c/mcgill-songbirds-thumb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-5184691066916187192</id><published>2011-11-10T03:32:00.001+02:00</published><updated>2011-11-10T04:06:11.790+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan doğası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrimsel psikoloji'/><title type='text'>Evrimsel Psikolojinin Temel Kavramlarına Eleştirel Bir Bakış</title><content type='html'>&lt;i&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bu yazı Hasan G. Bahçekapılı imzasıyla Bilim ve Ütopya'nın Kasım 2011 sayısında yayınlandı.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Dar anlamıyla evrimsel psikoloji insan zihnini doğal seçilim tarafından geçmişte atalarımızın karşılaştığı hayatta kalma ve üreme sorunlarının çözümüne yönelik olarak şekillendirilmiş bilgi işleyen sistemler bütünü olarak gören yaklaşımın adı. Bu yazıda evrimsel psikolojinin sözü edilen üç prensibini eleştirel bir gözle değerlendireceğiz: 1) Zihin tek bir bütün değildir; birbirinden nispeten bağımsız çalışan çok sayıda modülden oluşur; 2) Bu modüller doğal seçilim sonucu ortaya çıkmış adaptasyonlardır; 3) Bu adaptasyonlar doğuştan gelirler, evrenseldirler ve şu andaki çevrede değil geçmişteki çevre şartlarında var olan sorunların çözümüne yönelik oldukları için modern dünyada adaptif olmayan davranışlar üretebilirler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Modüler Zihin&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Zihnin büyük ölçüde veya tamamen özelleşmiş modüllerden oluştuğu fikri zihinde genel amaçlı mekanizmaların (genel problem çözücü sistemlerin) bulunmadığı anlamına geliyor. Bu bilişsel psikolojide ve bilişsel nörobilimde çok tartışmalı bir iddia. Fakat tartışmaların yanlış yöne kaymaması için öncelikle evrimsel psikologların zihinsel modül kavramını felsefeci Jerry Fodor’un (1983) kullandığı orijinal anlamıyla kullanmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Fodor’a göre zihinsel modüller renk görme, dil algılama gibi temel algısal süreçlerle ilgilidir ve temel özellikleri birbirinden yalıtılmış olmaları, birbirleriyle etkileşime girmiyor olmalarıdır. Evrimsel psikologlar ise modül dediklerinde sadece tek bir tür bilgi girişine açık işlevsel açıdan özelleşmiş mekanizmaları kastediyorlar. Bu mekanizmaların karmaşık bilgi işleme süreçlerine girmeden otomatik çalışıyor olması veya birbirlerinden yalıtılmış olması gerekmez. Dolayısıyla sadece temel algısal süreçler değil üst düzey bilişsel süreçler de modüler bir mekanizmaya dayanıyor olabilir (Pinker, 1997; Barrett &amp;amp; Kurzban, 2006).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikologlar teorik sebeplere dayanarak doğal seçilim sürecinin genel amaçlı zihinsel mekanizmalar değil zihinsel modüller meydana getirmiş olmasının daha akla yakın olduğunu söylüyorlar. Fakat bir davranışsal becerinin modüler bir yapıya dayanıyor olması onun doğal seçilim sonucunda ortaya çıktığı anlamına gelmez. Mesela okuma veya araba kullanma gibi çok sık tekrarlandığı için otomatikleşen davranışlar da sonunda beyinde kendilerine özgü bir yapı, bir modül işgal etmeye başlarlar. Fakat bunlar elbette doğal seçilim sonucu değil öğrenme sonucu ortaya çıkan modüllerdir. Birazdan göreceğimiz gibi bir becerinin doğal seçilim sonucunda ortaya çıktığının iddia edilebilmesi için başka kriterlerin karşılanması gerekir. Yani beyinde özel bir yere sahip olmak zorunlu olarak evrimsel sürecin ürünü olmanın göstergesi değildir. Bunun tersi de doğru: Evrimsel sürecin ürünü olan zihinsel modüllerin beyinde özel bir yerde yapılanmış olmaları gerekmez. Beynin değişik yerlerine dağılmış yapılar beraberce özel bir işlev yürütüyorlarsa tek bir modül oldukları söylenebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikologlar tarafından modül olduğu iddia edilmiş çok sayıda zihinsel beceri var. Bunları tek tek incelemek mümkün olmasa da sosyal hayatı mümkün kıldığı düşünülen ve birbiriyle ilişkisi kurulabilecek olan dört tanesini çok kısaca ele alalım. Bildiğimiz gibi insanların akrabaları olmayan kişilerle de ilişkiye girdikleri çok karmaşık bir sosyal hayatları var. Bu hayat genellikle (ve kısmen) karşılıklı özgecilik prensibinden hareketle açıklanmaya çalışılır (Trivers, 1971; Tooby &amp;amp; Cosmides, 1992). Karşılıklı özgecilik yoluyla insan türü sosyal ilişkilerin ortaya çıkması öncelikle bazı zihinsel mekanizmaların evrimleşmiş olmasını gerektirir: Sosyal ilişkinin kurulabilmesi için sözdizimsel yapılara dayalı karmaşık bir iletişim modülü (yani dil); ilişkiye girilen, borçlu veya alacaklı olunan kişilerin hatırlanması için gelişmiş bir yüz tanıma modülü; hangi tür alışverişlerin fayda değil zarar getireceğinin hesaplanabilmesi için hileleri tespit etme modülü; ve gene aynı sebeple karşıdakinin düşüncelerini, isteklerini, niyetlerini davranışlarından çıkarsamayı sağlayacak bir zihin okuma modülü. Bunların içinde bir modül olduğunu en güvenle söyleyebileceğimiz yüz tanıma sistemi (Kanwisher, 2010). Hilekarları yakalamakla ilgili de çok ilginç araştırmalar olmakla beraber (Cosmides, Barrett &amp;amp; Tooby, 2010) henüz bunun bir modül olduğunu aynı derecede güvenle söyleyebilecek durumda değiliz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Adaptasyonculuk&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikologlar karmaşık ve işlevsel (belli bir problemi çözmeye yönelik) oldukları için birçok zihinsel mekanizmanın adaptasyon olduğunu düşünüyorlar. Bunlara yılan korkusu veya kıskançlık duygusu gibi örnekler verebiliriz. Fakat biyolojik bir sistemin adaptasyon olduğunu saptamak o kadar kolay değil. Mesela okuma yeteneği ve satranç oynama yeteneği de karmaşık işlevler ama çok yeni oldukları için kimse evrimsel sürecin ürünü olan adaptasyonlar olduklarını iddia etmez. Evrimsel psikologların iddiasına göre bir tür “tersine-mühendislik” yaparak hangi özelliklerin adaptasyon olabileceğiyle ilgili fikir yürütebiliriz. Yani evrimsel tarih içinde atalarımızın ne tür adaptif problemlerle karşılaştığını ve bunların ne şekilde çözülebileceğini düşünerek insan zihninde ne tür adaptasyonlar olması gerektiğiyle ilgili hipotezler üretebiliriz. Tabii bunların doğrulanması akıl yürütmenin ötesine geçip veri toplamayı gerektiriyor. Ama veri toplamaya yön veren bu tür bir düşünce süreci.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Zihinsel mekanizmaların bugünün problemlerine değil geçmişteki çevrenin problemlerine yönelik olduğu iddiası ve bunların tersine-mühendislik yoluyla tespit edilebileceği fikri evrimsel psikolojinin çok eleştirilen yönlerinden biri. Mesela Buller (2005) insanların evrimsel geçmişiyle ilgili çok az şey bildiğimizi ve “geçmişteki çevre” diyebileceğimiz sabit bir takım çevre şartlarının var olamayacağını söyleyerek bu yolla varılacak sonuçların ancak spekülasyon sayılabileceğini söylüyor. Fakat geçmiş çevre şartlarıyla ilgili bilgimiz büyük ölçüde eksik olsa da paleoantropolojik bulgulardan hareketle bunla ilgili bazı sağlam tahminlerde bulunabiliriz (Machery &amp;amp; Barrett, 2006): Mesela döllenme dişinin vücudu içinde gerçekleşiyordu ve bugünkü kadar etkili doğum kontrol yöntemleri yoktu. Beslenmede av etleri diğer primatların beslenmesiyle karşılaştırıldığında önemli yer tutuyordu ve bu çeşitli avlanma becerileri gerektiriyordu. Etrafta öldürücü olabilecek hayvanlar ve bitkiler vardı. Erkekler diğer primatların erkeklerine göre çocuk bakımına daha fazla katkıda bulunuyordu. Bu tür bilgilerden hareketle insanların geçmişte karşılaştığı adaptif problemlerle ilgili fikir yürütülebilir. İkincisi, bu akıl yürütmeyi psikolojik adaptasyonları saptamanın yolu olarak değil, bu adaptasyonlarla ilgili test edilmesi gereken hipotezlerin bir kaynağı olarak görmek gerekir. Dolayısıyla bu türden akıl yürütmenin işe yaramadığı ancak hipotezlerin test edilmesinden hiçbir işe yarar sonucun, hiçbir toparlayıcı teorinin ortaya çıkmaması durumunda söylenebilir. Bunu görebilmek için de önce evrimsel psikoloji denen araştırma programının gelişmesine fırsat tanımak gerekir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bilfiil yapılan araştırmalara baktığımızda aslında eleştirilebilecek bazı yönler görüyoruz. Mesela evrimsel psikologlar “insan zihnini şekillendiren geçmişteki çevre” dediklerinde bunu genellikle Pleistosen dönem (2.5 milyon yıl önce başlayıp 10,000 yıl önce biten dönem) çevresiyle sınırlıyorlar. Bu sınırlama&amp;nbsp;&lt;i&gt;Homo&lt;/i&gt;&amp;nbsp;cinsinin ortaya çıkmasından önce oluşmuş, diğer primatlarla paylaştığımız özellikleri evrimsel psikolojinin ilgi alanının dışına atmış oluyor. Bu da evrimsel psikolojinin primatolojiyle ve karşılaştırmalı psikolojiyle verimli bir etkileşime girmesinin önünü tıkıyor. Ayrıca 10,000 yıl önce tarım ve hayvancılığa geçiş gibi kültürel anlamda devrimsel bir değişikliğin gerçekleştiğini göz önüne alacak olursak son 10,000 yılda bu değişikliklere daha iyi uyum sağlayacak yeni adaptasyonların ortaya çıkmış olabileceği pekala düşünülebilir. Nitekim gen-kültür evrimi alanındaki araştırmalar beslenme tarzındaki değişikliklerin adaptasyon niteliğinde genetik değişiklikleri beraberinde getirdiğini gösteriyor (Cochran &amp;amp; Harpending, 2008; Bolhuis ve ark., 2011). Son 10,000 yıldaki kültürel değişikliklerin yeni psikolojik adaptasyonlar oluşturmuş olabileceği fikrine kapalı olmak evrimsel psikolojinin önünü tıkayan bir diğer unsur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Doğuştan Gelen Evrensel İnsan Doğası&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikoloji literatüründe doğal seçilim sonucu ortaya çıkan zihinsel modüllerin doğuştan geldiği iddiasıyla karşılaşıyoruz. Bu da zaman zaman gelişimsel nörobilimdeki bulgulardan hareketle eleştiriye uğrayan bir iddia. Ortaya savunulabilir bir iddiayla çıkabilmek için “doğuştan gelir” derken ne kastedildiğinin belirlenmesi gerekir. Doğuştan gelmekten kastedilenin doğum anında var olmak olmadığı kesin. Mesela dil yeteneğinin doğuştan geldiğini söylediğimizde bu yeteneğin doğum anında var olduğunu kastetmiyoruz. Kastedilen normal çevre şartlarında dil becerisinin ortaya çıkmasını sağlayacak genetik temelli bir gelişimsel program olduğu. Yani doğuştan gelen ve adaptasyon olan şey dil davranışı değil, hatta dil kullanmayı sağlayan zihinsel mekanizmanın kendisi bile değil. Doğuştan gelen şey zihinsel mekanizmaları üreten gelişimsel programlar. Normal dışı çevre şartlarında, mesela çocuğun dile hiç maruz kalmadığı bir ortamda, bu program dil becerisini ve dolayısıyla dil davranışını ortaya çıkaramaz. Bu şekilde baktığımızda “doğuştan gelme” kavramı gelişimin ve çevrenin önemini dışlamamış olur. Modüller bütün ayrıntılarıyla genlerde kodlanmış değildir. Kolun veya bacağın gelişimini kodlayan özel genler bulunmadığı gibi her bir zihinsel modüle özgü genler de muhtemelen bulunmayacaktır. Modüller genlerin çevreyle etkileşimi sonucu ortaya çıkarlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu şekilde baktığımızda doğuştan gelme kavramı beynin plastik bir yapıya sahip olma özelliğiyle de çatışmamış olur. Mesela normal şartlarda beynin dili anlama ve kullanmayla ilgili olan bölgelerinin erken yaşta zedelenmesi durumunda dilin, gelişim süreci içinde başka beyin bölgelerine kaydığını biliyoruz. Bu tür bir plastiklik beynin çevresel değişikliklere ve hasarlara gelişigüzel tepki vermediğini, doğuştan gelen bir programın bu tür hasarlara rağmen son ürünü (bu durumda dili) tutarlı bir şekilde ortaya çıkardığını gösteriyor. Yani bu durumda plastik olmak beynin olumsuz çevre şartlarından mümkün olduğu kadar az etkilenmesini sağlıyor (Pinker, 2002).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu tür bir kavramsallaştırma bariz sorunları giderse de asıl sorunun gene evrimsel psikolojik araştırmalarda neyin vurgulandığında ve neyin vurgulanmadığında olduğunu görüyoruz. Zihinsel modüllerin beyin düzeyinde nasıl geliştiğini inceleyen evrimsel psikolojik araştırma çok az. Bu da evrimsel psikolojinin genel olarak gelişimsel biyoloji, özel olarak da beyin gelişimi alanlarıyla eklemlenmesini ve ortaya daha bütünsel açıklamalar çıkmasını engelleyen bir durum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son olarak evrensel insan doğası kavramına bakalım. İnsanın bir doğası olmadığı da evrimsel psikolojiye zaman zaman yöneltilen bir eleştiri (Buller, 2005). İnsan doğasını insanın değişmeyen bir özü olduğu fikri olarak düşünürsek insan doğası kavramına itiraz edilebilir. Fakat evrimsel psikologlar böyle bir anlayışı savunmuyorlar. İnsan doğasını insan türünün kendine özgü evriminden kaynaklanan ve insanların büyük çoğunluğunda bulunan özellikler olarak düşünmek gerekir (Machery, 2008). Birincisi, bu varsayımı yapmak bu özelliklerin neler olduğuyla ilgili en baştan yargıda bulunmayı gerektirmez. Özellikler araştırma sonuçlarına göre saptanır. Evrensel sandığımız bazı özelliklerin kültüre özgü olduğu pekala ortaya çıkabilir. İkincisi, bu varsayım evrimsel psikolojiye özgü de değil. Mesela tıp da evrensel bir insan doğası olduğu varsayımından hareketle patolojilerin sebebi ve tedavisi konusunda genel yargılarda bulunmaya çalışır. İnsan doğasını reddetmek biyolojik bilimlerdeki birçok araştırma ve uygulama alanını anlamsız kılar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Sonuç&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikoloji en baştan itibaren kendini diğer yaklaşımlar arasında keskin bir şekilde konumlandıran ve bu yüzden eleştiri çeken bir akım. Zihnin doğal seçilim sonucu oluşmuş modüler bir yapıya sahip olduğu gibi çok özel bir varsayımdan yola çıkması da kendisini ampirik bulgulardan hareketle yanlışlanmaya çok açık hale getiriyor. Bunlar aslında olumsuz değil tam tersine olumlu özellikler. Zira son 20 yılda davranış bilimlerine yeni bir soluk getiren ve başka türlü akla gelmeyecek birçok araştırma fikrine kaynaklık eden evrimsel psikolojinin bu keskin yaklaşımı oldu. Fakat bu varsayımların dogmatikleşmemesi, pragmatik yol göstericiler olarak görülmesi ve gerektiğinde araştırma bulgularından hareketle vazgeçilebilir olması gerekir. Şu an itibarıyla evrimsel psikolojinin önünün açılmasındaki en ciddi engel evrimsel psikologların kendilerini ilgilendirmesi gereken yan alanlara yeterince ilgi göstermemeleri. Evrimsel psikolojinin gelişimsel biyoloji, nörobilim, genetik, gen-kültür evrimi, davranış ekolojisi, karşılaştırmalı psikoloji gibi alanlarla işbirliğine gitmesi, kavramsal ve metodolojik bütünleşme kurmaya çalışması insan davranışının ve zihninin evrimini anlamamızı büyük ölçüde hızlandıracaktır. Bu süreçte evrimsel psikolojinin bağımsız bir alan olmaktan çıkıp diğer alanlar arasında erimesi evrimsel psikologların göze almaya razı olacakları bir bedel olmalıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Kaynaklar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Barrett, H. C. &amp;amp; Kurzban, R. (2006). Modularity in cognition: Framing the debate.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Psychological Review, 113&lt;/i&gt;, 628-647.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bolhuis, J. J., Brown, G. R., Richardson, R. C., &amp;amp; Laland, K. N. (2011). Darwin in mind: New opportunities for evolutionary psychology.&amp;nbsp;&lt;i&gt;PloS Biology&lt;/i&gt;, 9(7): e1001109.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Buller, D. J. (2005).&amp;nbsp;&lt;i&gt;Adapting minds: Evolutionary psychology and the persistent quest for human nature&lt;/i&gt;. Cambridge: MIT Press.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Cochran, G. &amp;amp; Harpending, H. (2009).&amp;nbsp;&lt;i&gt;The 10,000 year explosion: How civilization accelerated human evolution&lt;/i&gt;. New York: Basic Books.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Cosmides, L., Barrett, H. C. &amp;amp; Tooby, J. (2010). Adaptive specializations, social exchange, and the evolution of human intelligence.&amp;nbsp;&lt;i&gt;PNAS&lt;/i&gt;,&amp;nbsp;&lt;i&gt;107&lt;/i&gt;, 9007-9014.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Fodor, J. A. (1983).&amp;nbsp;&lt;i&gt;The modularity of mind&lt;/i&gt;. Cambridge: MIT Press.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Kanwisher, N. (2010). Functional specificity in the human brain: A window into the functional architecture of the mind.&amp;nbsp;&lt;i&gt;PNAS&lt;/i&gt;,&amp;nbsp;&lt;i&gt;107&lt;/i&gt;, 11163-11170.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Machery, E. (2008). A plea for human nature.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Philosophical Psychology, 21&lt;/i&gt;, 321-329.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Machery, E., &amp;amp; Barrett, H. C. (2006). Essay review: Debunking&amp;nbsp;&lt;i&gt;Adapting Minds&lt;/i&gt;.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Philosophy of Science, 73&lt;/i&gt;, 232-246.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Pinker, S. (1997).&amp;nbsp;&lt;i&gt;How the mind works&lt;/i&gt;. Londra: Penguin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Pinker, S. (2002).&amp;nbsp;&lt;i&gt;The blank slate: The modern denial of human nature&lt;/i&gt;. Londra: Penguin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Tooby, J. &amp;amp; Cosmides, L. (1992). The psychological foundations of culture.&amp;nbsp;&lt;i&gt;The adapted mind: Evolutionary psychology and the generation of culture&lt;/i&gt;&amp;nbsp;kitabında. New York: Oxford.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Trivers, R. (1971). The evolution of reciprocal altruism.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Quarterly Review of Biology, 46&lt;/i&gt;, 35-57.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-f-YnvxJX6CI/Trsmy4yCe7I/AAAAAAAAADE/SFNMujjMC8w/s1600/phrenology.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-f-YnvxJX6CI/Trsmy4yCe7I/AAAAAAAAADE/SFNMujjMC8w/s320/phrenology.jpg" width="276" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-5184691066916187192?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/5184691066916187192/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/evrimsel-psikolojinin-temel-kavramlarna_10.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5184691066916187192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5184691066916187192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/evrimsel-psikolojinin-temel-kavramlarna_10.html' title='Evrimsel Psikolojinin Temel Kavramlarına Eleştirel Bir Bakış'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-f-YnvxJX6CI/Trsmy4yCe7I/AAAAAAAAADE/SFNMujjMC8w/s72-c/phrenology.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-1287876739876075358</id><published>2011-11-09T01:52:00.006+02:00</published><updated>2011-11-09T04:21:44.157+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrimsel psikoloji'/><title type='text'>İntikam Üzerine</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu yıl sanki intikamdan eskisine göre daha fazla bahsedildi. Daha fazla intikam çığlığı atıldı ve intikam duygusu üzerine daha fazla analiz yapıldı. İnsan doğasının bir parçası olan bu duyguya biz de kısaca bir bakalım istedik.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;o:p&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İntikamla ilgili bu yılki yoğun tartışmalar ilk olarak mayıs ayında Usame bin Ladin’in öldürülmesinin hemen arkasından yaşandı. Bu ölümün Amerika’da sevinç çığlıklarıyla kutlanmasından bazı Amerikalılar rahatsız oldular. Psikolog Jonathan Haidt ise The New York Times’daki &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.nytimes.com/2011/05/08/opinion/08haidt.html?_r=1&amp;amp;emc=eta1"&gt;yazısında&lt;/a&gt; &lt;/b&gt;bu kutlamaların bencilce bir intikam duygusundan değil daha sosyal bir grup dayanışması duygusundan kaynaklandığını ve bunun sağlıklı bir tepki olduğunu ileri sürdü.&amp;nbsp;Arkasından ekim ayında Hakkari’deki terör saldırısının ardından cumhurbaşkanı Abdullah Gül intikam yemini edercesine “Bize bu acıyı çektirenler misliyle çekeceklerdir” &lt;a href="http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/81028/turkiye-teror-karsisinda-hicbir-sekilde-sarsilmayacaktir.html"&gt;&lt;b&gt;açıklamasını&lt;/b&gt; &lt;/a&gt;yaptı.&amp;nbsp;Son olarak gene ekim ayında Libya lideri Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesinin arkasından gene sevinç çığlıkları atıldığında İngiliz tarihçi Simon Sebag Montefiore gene The New York Times’da Kaddafi’nin bu ölümü hakettiğini &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.nytimes.com/2011/10/27/opinion/qaddafi-and-the-lives-of-tyrants.html?_r=1"&gt;yazdı&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Özellikle akademisyenlerin intikam tepkilerini hoş görmesi, hatta övmesi ilginçti zira birçok akademik disiplinde intikam uygarlaşma sonucunda aşılması beklenen ilkel bir duygu olarak görülür. Mesela felsefeci Arindam Chakrabarti (2005) bir &lt;b&gt;&lt;a href="http://jhv.sagepub.com/content/11/1/31.abstract"&gt;makalesinde &lt;/a&gt;&lt;/b&gt;intikam davranışının irrasyonel, haksız ve hastalıklı olduğunu söylüyor.&amp;nbsp;Chakrabarti’nin argümanını üç başlık halinde özetleyebiliriz. İlk olarak intikam irrasyoneldir çünkü birine kayıp yaşatmak bizim geçmişte yaşadığımız kaybı geri getirmez. İkinci olarak erdemli bir davranış değildir çünkü intikam alanı, geçmişte yaşadığı haksızlığı bu sefer yaşatan konumuna düşürür. İntikam alan “ders verme” amacı güdüyor olsa da aslında haksızlık yapanı taklit ederek “ders alan” konumuna düşmüştür. Üçüncü olarak intikam her zaman kan davası türü sonu gelmez döngülere dönüşür çünkü intikam alan adaletin yerine gelmesi için her zaman kendisine yapılan kötülükten daha fazlasını yapmak ister ve bu da karşı tarafta yeniden intikam alma hırsı uyandırır. Sonuç olarak intikam bir güç gösterisi değil, tam tersine bir zayıflıktır; ahlaki olarak yenilgiyi kabul etmenin göstergesidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Chakrabarti’nin analizinin çok başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Argümanlarının her birine tek tek itiraz edilebilir. Fakat makaledeki asıl yetersizlik farklı analiz düzeylerinin birbirinden ayrıştırılmamasından kaynaklanıyor. İntikam en az üç farklı düzeyde ele alınabilir:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;1. İntikamın psikolojisi (intikam davranışına sebep olan duygular ve bunları tetikleyen şartlar)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;2. Bu duyguların neden var olduğu (neden evrimleştiği)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;3. İntikam davranışı için gösterilen gerekçeler&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Chakrabarti makalesinde intikamı 3. düzeyde ele alıyor ve intikamın gerekçelerinin tutarsız olduğunu göstermeye çalışıyor. Fakat gösterilen gerekçelerin tutarsız olması intikamın altında yatan mantığın da tutarsız olduğu anlamına gelmez. İntikamın altında yatan mantık evrimsel bir mantıktır. 2. düzeyde ele aldığımızda intikamın gayet rasyonel olabileceğini görürüz. Diğer bir ifadeyle, bugün çoğunlukla adaptif olmayan sonuçlara yol açsa da intikam duygusunun kendisi bir adaptasyon olabilir. Böyle düşünmek için ortada ne gerekçe olduğuna kısaca bakalım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İlk olarak, intikam almak saldırganı tekrar saldırmaktan caydırmaya yarayabilir. Caydırmanın tek yolu intikam değildir elbette. Ama etkili bir intikam gayet caydırıcı olabilir. Bu mantığa uyan davranışları hayvanlarda da görüyoruz. Mesela bir makak maymunu yiyecek bulduğunda diğer grup üyelerine haber vermeyip kendi başına yemeye kalkarsa grup tarafından saldırıya uğrar. Bu da bencil makağa bencilliğin işe yaramadığını öğretir. Oyun teorisine dayalı hesaplamalar bu tür intikam davranışının “evrimsel açıdan dengeli” olduğunu, yani intikamın bu şekilde evrimleşebileceğini göstermiştir (&lt;b&gt;&lt;a href="http://www.beyondrevengebook.com/"&gt;McCullough, 2008&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İkinci olarak, birinden herkese açık şekilde intikam almak kötü niyetli üçüncü kişileri kötülük yapmaktan daha baştan caydırabilir. Buradaki mantık “hakkını yedirtmeyen, itilip kakılmaya izin vermeyen” biri olarak ün salmanın adaptif olduğudur. Özellikle adalet dağıtan merkezi bir otoritenin olmadığı durumlarda onurunu gerekirse şiddet kullanarak korumak evrimsel açıdan son derece rasyoneldir (&lt;b&gt;&lt;a href="http://stevenpinker.com/publications/how-mind-works"&gt;Pinker, 1997&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Üçüncü olarak, intikam beleşçileri işbirliğine zorlama amacına hizmet edebilir. İnsanlık tarihinde başarılan büyük işler ancak geniş çaplı işbirliği sayesinde mümkün olmuştur. Bu gibi durumlarda birey açısından en avantajlı davranış ise beleşçilik yapmak, yani ortak amaca katkıda bulunmadan işbirliğinin sonuçlarından faydalanmaktır. Beleşçiliğin en avantajlı strateji olması durumunda yavaş yavaş herkes beleşçiliği seçeceği için işbirliği çöker. İşbirliğinin beleşçilik yüzünden çökmemesini sağlamanın yollarından biri beleşçileri cezalandırmaktır. Buna genellikle “özgeci cezalandırma” ismi verilir (&lt;b&gt;&lt;a href="http://www.nature.com/nature/journal/v415/n6868/abs/415137a.html"&gt;Fehr &amp;amp; Gachter, 2002&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;). Oyun teorisine dayalı modellemeler işbirliğinin özgeci cezalandırma sayesinde evrimleşebileceğini göstermiştir (&lt;b&gt;&lt;a href="http://www.pnas.org/content/100/6/3531"&gt;Boyd ve ark., 2003&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;). [Ayrıca bak: &lt;b&gt;&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/insanlarda-ozgeci-isbirliginin.html"&gt;İnsanlarda Özgeci İşbirliğinin Psikolojik ve Beyinsel Temelleri&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;]&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Sonuç olarak intikamın en azından bazı durumlarda rasyonel olduğunu, intikam davranışının sebebi olan intikam duygusunun evrimsel açıdan yararlı olduğu için seçilmiş bir adaptasyon olduğunu söyleyebiliriz. Bu elbette bugünkü şartlarda yıkıcı intikam eylemlerini önlemeye çalışmanın faydasız olduğu anlamına gelmiyor. Rasyonel davranış çevre şartlarına duyarlı olduğu için çevre değiştiğinde davranış da değişir. Meseleye evrimsel mantıkla bakmanın yararı hangi çevresel müdahalelerin daha etkili olacağını tahmin etme imkanı vermesindedir. İntikam, şiddet, tecavüz gibi olumsuz davranışlarla mücadele edebilmenin ilk adımı bunların sadece kişisel patoloji konusu olmadığını, sadece sosyal yapının ve kültürel stereotiplerin ürettiği davranışlar da olmadığını farketmek, meseleye evrimsel açıdan bakmayı akıl edebilmektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son olarak, yukarıda kitabına referans verdiğimiz Michael McCullogh ile bin Ladin’in öldürülmesinden sonra intikam üzerine yapılmış bir röportaj:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;a href="http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=revenge-evolution"&gt;http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=revenge-evolution&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Kaynaklar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Boyd, R., Gintis, H., Bowles, S., &amp;amp; Richerson, P. J. (2003). The evolution of altruistic punishment. &lt;i&gt;PNAS&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;100&lt;/i&gt;, 3531-3535.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Chakrabarti, A. (2005). The moral psychology of revenge. &lt;i&gt;Journal of Human Values, 11&lt;/i&gt;, 31-36.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Fehr, E., &amp;amp; Gachter, S. (2002). Altruistic punishment in humans. &lt;i&gt;Nature&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;415&lt;/i&gt;, 137-140.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;McCullough, M. E. (2008). &lt;i&gt;Beyond revenge: The evolution of the forgiveness instinct&lt;/i&gt;. New York: Jossey-Bass.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Pinker, S. (1997). &lt;i&gt;How the mind works&lt;/i&gt;. Londra: Penguin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4gEpkKNMhe0/Trm-SJferOI/AAAAAAAAAC8/ZS81Olr8h0Q/s1600/402px-Prince_Hamlet_kill_King_Claudius%252C_in_Shakespeare%2527s_Hamlet_.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-4gEpkKNMhe0/Trm-SJferOI/AAAAAAAAAC8/ZS81Olr8h0Q/s320/402px-Prince_Hamlet_kill_King_Claudius%252C_in_Shakespeare%2527s_Hamlet_.jpg" width="214" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-1287876739876075358?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/1287876739876075358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/intikam-uzerine.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/1287876739876075358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/1287876739876075358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/11/intikam-uzerine.html' title='İntikam Üzerine'/><author><name>Hasan Bahçekapılı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00287576285113096310</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-cWXhxtFjmMs/TmjPLvBJ1hI/AAAAAAAAAAw/0Fv9SUUyPjQ/s220/24%2BOcak%2B2011%25282%2529.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-4gEpkKNMhe0/Trm-SJferOI/AAAAAAAAAC8/ZS81Olr8h0Q/s72-c/402px-Prince_Hamlet_kill_King_Claudius%252C_in_Shakespeare%2527s_Hamlet_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-3142314424540891736</id><published>2011-10-26T18:04:00.003+03:00</published><updated>2011-11-09T03:47:01.239+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nörobilim'/><title type='text'>Ölüme Yakın Tecrübeler Paranormal Değil mi?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;Paranormal diye bir şeyin varlığına inanmıyorsanız ölüme yakın tecrübeler de (ÖYT; near-death experiences) paranormal olamaz. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Trends in Cognitive Sciences&lt;/i&gt; dergisinin Ekim 2011 sayısındaki bir &lt;a href="http://www.cell.com/trends/cognitive-sciences/abstract/S1364-6613(11)00155-0"&gt;&lt;strong&gt;makale&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; ise bunu ampirik verilerden hareketle savunmaya çalışıyor. Çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğiz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;ÖYT’de sık görülen semptomlardan bazıları ölüm hissi, vücut dışı tecrübe (out-of-body experience), bir tünel boyunca ilerleme ve bir ışığa yaklaşma hissi, eskiden ölmüş kişilerle karşılaşma hissi, ve coşku ve mutluluk gibi güçlü pozitif duygular (van Lommel ve ark., 2001). Mobbs ve Watt (2011) makalelerinde bu semptomların her birinin beyinsel bir açıklamasının verilebileceğini ve bunların hiçbirinin ÖYT’ye özgü olmadığını iddia ediyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Yazarların aktardığına göre ÖYT’lerin çoğu kişinin ölüm tehlikesi yaşamadığı durumlarda ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu tür bir tecrübe yaşayabilmek için ölüme yaklaşmak gerekmiyor. Ayrıca çok garip görünse de ölüm hissi, yani “ben öldüm” düşüncesi, başka nörolojik vakalarda da ortaya çıkabiliyor. Mesela Cotard sendromu. Bu sendromun paranormal bir tarafının olmadığını, parietal ve prefrontal korteks hasarıyla ilişkili olduğunu biliyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Vücut dışı tecrübe de (VDT) ÖYT’den bağımsız olarak kendi başına ortaya çıkabiliyor. Daha da önemlisi, laboratuvar şartlarında temporal-parietal lobun elektriksel olarak uyarılması durumunda VDT ortaya çıkabiliyor (Blanke &amp;amp; Arzy, 2004). Yani insanlar “kendimi aşağıda yatakta yatarken gördüm” gibi şeyler söylüyorlar. Bunun dış dünyadan ve vücuttan gelen uyarıların beyinde düzgün bir şekilde birleştirilememesinden kaynaklandığı düşünülüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Işık tüneline gelecek olursak, bu tür tecrübeler de yapay olarak üretilebiliyor. Mesela yüksek ivmeyle uçan pilotlarda kısa süreyle tünel görüşü ortaya çıkabiliyor. Yazarlar ÖYT sırasında ortaya çıkan tünel ve sonundaki ışık hissinin retinaya yeterli kan gitmemesinden kaynaklanabileceğini söylüyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Ölülerle ve göksel varlıklarla karşılaşma hissini açıklamak daha zor olsa da bu da sadece ÖYT sırasında ortaya çıkan bir semptom değil. Mesela Alzheimer ve Parkinson hastalıklarında da hastalar bazan hortlaklar, başsız cesetler ve çoktan ölmüş tanıdıklar gördüklerini söylüyorlar. Anormal dopamin aktivitesinin halüsinasyonlara yol açtığı bilindiği için yazarlar bu semptomları dopamine bağlıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Ölülerle karşılaşma bile bir şekilde açıklandıktan sonra güçlü pozitif duyguların özel bir zorluğu kalmıyor. Birçok uyuşturucu maddenin de bu tür duygulara sebep olduğunu biliyoruz. Ketamin bunlardan biri. Ketamin halüsinasyon, VDT ve ruhani tecrübe oluşumuna yol açabiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Bütün bunlar ÖYT’lerin paranormal bir tarafı olmadığını gösteriyor mu? Başta da söylediğimiz gibi, paranormal diye bir şeyin olmadığına, her türlü tecrübenin beyinden, beynin doğal yollarla uyarılmasından kaynaklandığına inanıyorsanız ÖYT’lerin açıklanmasına özel bir önem atfetmezsiniz. Fakat yazarların amacı ÖYT’lerin paranormal bir yönü olabileceğini düşünenleri ikna etmekse bunda başarılı olmadıklarını söyleyebiliriz. Birincisi, ÖYT semptomlarının yapay yollarla veya özel tıbbi durumlarda da ortaya çıkabildiğini göstermek ÖYT’nin ilginçliğini azaltmaz. Vahiy gelmesi diye bir şey varsa bu da beynin özel bir bölgesinin özel bir faaliyetinden kaynaklanıyordur. Bu beyin faaliyetini tanımlamak vahiy diye bir şeyin olmadığını göstermez. Beyni yapay olarak uyararak ışık hissi yaratmanın dış dünyada ışıklı cisimler olmadığını göstermeyeceği gibi. İkincisi, ÖYT semptomlarının tek tek başka durumlarda da ortaya çıkabildiğini göstermek bu semptomların ÖYT sırasında neden topluca ve anlamlı bir hikaye oluşturacak biçimde ortaya çıktığını da açıklamıyor. Beynimizin ilgisiz olayları birleştirip anlamlı ama uydurma hikayeler üretme becerisi olduğunu &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=mJKloz2vwlc"&gt;&lt;strong&gt;biliyoruz&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;. Buradan hareketle ÖYT için özel bir açıklama geliştirilmediği sürece ÖYT gizemini (veya en azından ilginçliğini) korumaya devam edecek.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Literatürde yazarların görüşüne alternatif görüşler olduğunu gösteren iki referans vererek bu yazıyı bitirelim. Gene bu yıl yayınlanan bir literatür taramasında Agrillo (2011) ÖYT’nin tamamen beyinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda kesin karar verebilecek durumda olmadığımızı söylüyor. Dell’Olio (2010) ise daha ileri giderek ÖYT’lerin ölümden sonra hayat inancına rasyonel bir gerekçe oluşturduğunu iddia ediyor. Hiç bilimsel değil belki, ama cevap verebilmek için Mobbs ve Watt’ın argümanlarının ötesine geçmemiz gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: center;"&gt;Kaynaklar&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Agrillo, C. (2011). Near-death experience: Out-of-body and out-of-brain? &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Review of General Psychology, 15,&lt;/i&gt; 1-10.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Blanke, O., &amp;amp; Arzy, S. (2005). The out-of-body experience: Disturbed self-processing at the temporo-parietal junction. &lt;em&gt;The&lt;/em&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Neuroscientist, 11&lt;/i&gt;, 16-24.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Dell’Olio, A. J. (2010). Do near-death experiences provide a rational basis for belief in life after death? &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Sophia, 49&lt;/i&gt;, 113-128.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Mobbs, D., &amp;amp; Watt, C. 2011). There is nothing paranormal about near-death experiences: How neuroscience can explain seeing bright lights, meeting the dead, or being convinced you are one of them. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Trends in Cognitive Sciences, 15&lt;/i&gt;, 447-449.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 115%; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;van Lommel, P., ve ark. (2001). Near-Death experiences in survivors of cardiac arrest: A prospective study in the Netherlands. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Lancet, 358&lt;/i&gt;, 2039-2045.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-UXEfjKY9F-A/TqghCpAVBSI/AAAAAAAAACw/wC5NK-7kkss/s1600/S1364661311X00104_cov150h.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" ida="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-UXEfjKY9F-A/TqghCpAVBSI/AAAAAAAAACw/wC5NK-7kkss/s320/S1364661311X00104_cov150h.gif" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-3142314424540891736?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/3142314424540891736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/10/olume-yakn-tecrubeler-paranormal-degil.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3142314424540891736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3142314424540891736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/10/olume-yakn-tecrubeler-paranormal-degil.html' title='Ölüme Yakın Tecrübeler Paranormal Değil mi?'/><author><name>Hasan Bahçekapılı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00287576285113096310</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-cWXhxtFjmMs/TmjPLvBJ1hI/AAAAAAAAAAw/0Fv9SUUyPjQ/s220/24%2BOcak%2B2011%25282%2529.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-UXEfjKY9F-A/TqghCpAVBSI/AAAAAAAAACw/wC5NK-7kkss/s72-c/S1364661311X00104_cov150h.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-146132390922788656</id><published>2011-09-13T14:10:00.013+03:00</published><updated>2011-12-23T13:43:22.918+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan doğası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim felsefesi'/><title type='text'>İnsan Doğası Üzerine</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;Bu blogu kurduğumuz zaman “insan doğası” kavramının özellikle 20. yüzyılda sorunlu bir kavram haline geldiğinin, “insan doğası diye bir şey yoktur” türünden çıkışlar olduğunun farkındaydık. Kuruluştan bu yana iki yıldan fazla zaman geçtiğine göre bu konuyla ilgili en azından kısa bir yazı yazmanın zamanı geldi demektir.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İnsan doğasına yönelik bazı itirazlar ideolojik temelli. İnsanın değişmez bir doğası olduğunu kabul etmenin toplumda var olan eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri meşrulaştırmak için kullanılabileceği endişesinden kaynaklanıyor. Bazıları ise daha metafiziksel. Sartre’ın “insanın doğası yoktur; insan öncelikle vardır, kendisini daha sonra tanımlar” demesi gibi. Bilimsel açıdan baktığımızda bu itirazları çok önemsemeye gerek yok. Fakat itiraz biyoloji felsefecilerinden geldiğinde ve bilimsel bulgulara dayandırıldığında cevap verebilmek zorunlu hale geliyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu felsefecilerden biri David Hull. Hull (1986) zamanında epey etkili olmuş bir makalesinde insan doğası fikrini bütün insanların temelde/özünde aynı olduğu fikriyle özdeş görüyor ve modern evrimsel biyolojiden hareketle bu fikrin savunulamaz olduğunu söylüyor. Ayrıca hepimizin aynı haklara sahip olması için hepimizin aynı olmasının gerekmediğini, dolayısıyla insan doğası fikrinin pratik açıdan da bir yararı olmadığını söylüyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Daha yakın zamanda felsefeci David Buller da (2005) genel olarak evrimsel psikolojiyi eleştirdiği kitabında özel olarak insan doğası kavramına karşı çıkıyor. İtirazının gerekçesi temelde aynı. Evrimsel süreç türün içinde çeşitlilik olmasını gerektirir ve evrim tamamlanmamış bir süreç olduğu için türün içindeki bireyler sürekli değişir. Dolayısıyla evrensel ve değişmez bir insan doğası olamaz.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu durumda insan doğası kavramını savunmaya devam edeceksek evrim teorisiyle uyumlu bir tanım yapmamız gerektiği açık. Önce evrim teorisiyle uyumlu olmayan insan doğası anlayışının ne olduğunu belirtelim. Bu özcü anlayışa göre insan doğası insana özgü olan ve insanın ne olduğunu tanımlayan tek tek gerekli ve beraberce yeterli bir dizi özellikten oluşur. Bütün insanlarda bulunan ve sadece insanlarda bulunan muhtemelen hiçbir özellik olmadığı için bu savunulamayacak bir insan doğası tanımı. Bu tür özellikler için zamanında önerilen örnekler olarak dili, akıl yürütme becerisini, alet yapmayı, ahlakı, mizahı ve öleceğinin farkında olmayı gösterebiliriz. Bunlardan herhangi birine sahip olmayan birini otomatik olarak “insan” tanımının dışına atamayacağımıza göre özcü anlayıştan vazgeçmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir başka felsefeci Edouard Machery’ye (2008; ayrıca bak. Machery &amp;amp; Barrett, 2006) göre insan doğası, türlerinin evrimsel tarihinin bir sonucu olarak insanların sahip olduğu özellikler olarak tanımlanabilir. Buna göre iki ayak üstünde yürümek insan doğasının parçasıdır çünkü çoğu insan iki ayaklıdır ve bu ortak özellik insanın kendine özgü evriminin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu tanıma göre bütün insanların iki ayaklı olmaması veya başka bazı hayvanların da iki ayaklı olması bir sorun değildir. Yani insan doğası kavramı insan olmak için gerekli ve yeterli şartların bir listesi değildir. Bir özelliğin insan doğasının parçası olması için gereken şart bu özelliğin çoğu insanda bulunması ve bunun özel bir sebepten (insanın evrimsel tarihinden) kaynaklanmasıdır. Bu tanıma göre kültürel etkileşim ve sosyal öğrenme sonucu insanlarda yaygın olarak görülen özellikler insan doğasının parçası değildir.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Felsefeciler savunulabilir bir insan doğası tanımı yaptıktan sonra iş bilim adamlarına düşüyor. İlk yapılması gereken şey bu tanıma uyan özelliklerin gerçekten var olduğunu, yani tanımın içi boş olmadığını ampirik verilere dayanarak göstermek. Bu muhtemelen çok tartışma yaratacak bir şey değil. Daha önemlisi, ve bizim blogu doğrudan ilgilendiren, bu özelliklerin gerçekten evrim teorisi çerçevesinde açıklanabileceğini göstermek. Zira bir özelliğin evrimsel tarih içinde ortaya çıkmış olması onun şu anki evrim teorisi içinde açıklanabilir olmasını gerektirmiyor. Bu iddia ilk bakışta biraz garip görünse de beynin fiziksel bir organ olarak fizik yasalarına uygun çalıştığını, ama beynin çalışmasını açıklamak için fizik yasalarının yeterli olmadığını söylemekten farklı değil. Dil, din, ahlak, işbirliği gibi özelliklerin insan doğasının parçası olduğunu düşünsek de henüz bunların tatmin edici bir evrimsel açıklamasını vermekten uzağız. Bu tür bir açıklamanın mümkün olup olmadığı muhtemelen yakın bir gelecekte bu konularda çalışan bilim adamlarının çabasının sonucunda ortaya çıkacak.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimin insan doğasını açıklayıp açıklamadığıyla ilgili bir tartışmaya referans vererek bu yazıyı bitirelim. Templeton Vakfı’nın 2009’da sorduğu soruya 12 bilim adamı ayrı ayrı cevap veriyor:&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.templeton.org/evolution/"&gt;http://www.templeton.org/evolution/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Verilen cevap genellikle “evet, evrim (en azından kısmen) insan doğasını açıklıyor” şeklinde olsa da katılımcıların evrimden, insan doğasından ve açıklamaktan anladıkları şey farklı olduğu için aslında verdikleri cevaplar da farklı. Özellikle Eva Jablonka bu kavramların anlamları üzerinde uzlaşmanın önemine dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gene Templeton Vakfı sponsorluğunda Yale Üniversitesi’nde düzenlenen aynı konudaki tartışma:&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://discovermagazine.com/videos/05-does-evolution-explain-human-nature"&gt;http://discovermagazine.com/videos/05-does-evolution-explain-human-nature&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Buller, D. J. (2005). &lt;i&gt;Adapting minds: Evolutionary psychology and the persistent quest for human nature&lt;/i&gt;. Cambridge: MIT Press.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Hull, D. L. (1986). On human nature. &lt;i&gt;PSA: Proceedings of the Biennial Meeting of the Philosophy of Science Association, 2&lt;/i&gt;, 3-13.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Machery, E. (2008). A plea for human nature. &lt;i&gt;Philosophical Psychology, 21&lt;/i&gt;, 321-329.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Machery, E., &amp;amp; Barrett, H. C. (2006). Essay review: Debunking &lt;i&gt;Adapting Minds&lt;/i&gt;. &lt;i&gt;Philosophy of Science, 73&lt;/i&gt;, 232-246.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9MYFqpGI-R4/Tm-r5h6fnmI/AAAAAAAAACs/yClnPauuXRw/s1600/BipedalHuman.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651925062217866850" src="http://3.bp.blogspot.com/-9MYFqpGI-R4/Tm-r5h6fnmI/AAAAAAAAACs/yClnPauuXRw/s320/BipedalHuman.jpg" style="cursor: pointer; height: 181px; width: 150px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-146132390922788656?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/146132390922788656/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/09/insan-dogas-uzerine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/146132390922788656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/146132390922788656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/09/insan-dogas-uzerine.html' title='İnsan Doğası Üzerine'/><author><name>Hasan Bahçekapılı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00287576285113096310</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-cWXhxtFjmMs/TmjPLvBJ1hI/AAAAAAAAAAw/0Fv9SUUyPjQ/s220/24%2BOcak%2B2011%25282%2529.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-9MYFqpGI-R4/Tm-r5h6fnmI/AAAAAAAAACs/yClnPauuXRw/s72-c/BipedalHuman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7423269566641283607</id><published>2011-08-25T13:07:00.003+03:00</published><updated>2011-11-09T02:11:13.866+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ahlak'/><title type='text'>Mutlak ve Göreceli Ahlak Üzerine</title><content type='html'>&amp;nbsp;&lt;br /&gt;Geçen hafta New York Times’ın İnternet sayfasında ilginç bir &lt;a href="http://opinionator.blogs.nytimes.com/2011/08/21/confessions-of-an-ex-moralist/"&gt;&lt;strong&gt;yazı&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; yayınlandı. Emekli ahlak felsefecisi ve biyoetikçi Joel Marks ahlaka inanmaktan vazgeçtiğini söylüyordu. Kastettiği şey objektif anlamda ahlaki doğrular olduğuna inanmak. Dediğine göre neyin ahlaken doğru olduğunu savunmak yerine artık kendi hayat tercihleri doğrultusunda insanları ikna etmeye çalışıyormuş. Pratikte yaptığım şey aslında değişmedi, sadece bunu nasıl yaptığım değişti diyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Objektif ahlaktan bahsetse de verdiği örneklere bakıldığında Marks’ın asıl inanmaktan vazgeçtiği şeyin objektif ahlak mı yoksa mutlak ahlak mı olduğu kesin olarak anlaşılmıyor. Bu yazıda ahlakla ilgili bazı ayrımlar yapacağız ve asıl savunulamaz olanın ve vazgeçilmesi gerekenin mutlak ahlak olduğunu göstermeye çalışacağız. Amacımız aslında Marks’a karşı çıkmak değil. Tam tersine, Marks’ın bu kavramsallaştırmayı daha doğru bulacağını umuyoruz.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Önce ahlaki iddiaların niteliğiyle ilgili bazı ayrımlar yapalım. Ahlaki iddia dediğimizde “Yardım etmek iyidir”, “Yalan söylemek kötüdür” gibi iddiaları kastediyoruz. Bu tür iddialar ilk olarak sübjektif veya objektif anlamda doğru olabilir. Yani tek bir insanın kişisel görüşü olabilir ve o kişi dışında kimseyi bağlamayabilir. Bu anlamda sübjektiftirler. Veya tek tek insanların kişisel görüşü olmanın ötesinde bağlayıcılıkları vardır. Bu anlamda objektiftirler. İddiayı bağlayıcı kılan ve genel kabul gören bir toplumsal normun varlığı iddiayı bu tanıma göre aynı zamanda objektif kılar. Marks’ın objektif ahlakı reddetmesinin sebebi muhtemelen objektif olmaktan bunun ötesinde bir şey anlıyor olması. Mesela insanların ne düşündüğünden bağımsız olarak nasıl dünya objektif anlamda “küre şeklinde olma” özelliğine sahipse, Marks insanların ne düşündüğünden bağımsız olarak yalanın da objektif anlamda “kötü olma” özelliğine sahip olmasını istiyor. Bu anlamda objektiflik mümkün değil ve aslında gerekli de değil.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;İkinci olarak ahlaki iddialar evrensel veya yerel anlamda doğru olabilir. Yani iddia her yerde ve her zaman doğru olabilir veya sadece bazı özel şartlarda doğru olabilir. Burada özel olarak kastedilen toplumdan topluma değişen ve değişmeyen ahlaki doğrular. Bu aslında daha çok antropolojik araştırma sonucunda karar verilebilecek bir mesele.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Son olarak ahlaki iddialar mutlak veya göreceli anlamda doğru olabilir. Mutlak dediğimizde başka bir şeye referans vermeden iddianın doğru veya yanlış olabileceğini kastediyoruz. Göreceli olması ise iddianın ancak genel bir değerler sistemine veya bir dünya görüşüne “göre” doğru veya yanlış olabileceği anlamına geliyor. Göreceli ahlakın mantıksal sonucu bir dünya görüşüne göre doğru olan bir iddianın başka bir dünya görüşüne göre yanlış olabilecek olması. Bu yazıda savunduğumuz fikre göre mutlak ahlaki doğrular var olamaz.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Bütün bunların sırf akademik meseleler olmadığını görmek için güncel ve tartışmalı bir konu üzerinden örnek verelim: “Eşcinsellik ahlaken yanlış mıdır?” Bir Müslüman buna “evet” cevabı verecektir. Seküler-hümanist dünya görüşünü benimsemiş biri ise “hayır” cevabı verecektir. Peki kim haklı? Bu yazıda savunduğumuz göreceli ahlaka göre birinin haklı birinin haksız olduğu söylenemez. Zira yukarıdaki soruya cevap ancak bir dünya görüşünden hareketle verilebilir. Bir Müslüman için eşcinsellik objektif anlamda yanlıştır. Zira bu kendi dünya görüşünün zorunlu bir sonucudur. Bir seküler-hümanist için ise yanlış değildir ve bu da objektif anlamda böyledir. Farzedelim ki Müslümanlık tamamen yanlış bir dünya görüşü. Yani dayandığı bütün inanç temelleri yanlış. Bu durum Müslümanın yukarıdaki soruya verdiği cevabı yanlış veya temelsiz hale getirir mi? Hayır, getirmez. Ortada Müslüman dünya görüşünü benimsemiş ve buna göre yaşayacağını birbirine taahhüt etmiş bir topluluk olduğu sürece bu topluluk için eşcinselliğin ahlaken yanlış olduğu objektif anlamda doğrudur. Fakat mutlak anlamda eşcinsellik yanlış da değildir doğru da.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Daha uç bir örnek verelim: “Masum bir çocuğa sırf eğlence amacıyla işkence etmek ahlaken yanlıştır.” Bu iddia doğru mu? Dünyanın neresine giderseniz gidin, muhtemelen her yerde “evet, doğru” cevabını alırsınız. Bu anlamda söz konusu iddianın doğruluğu evrensel. Ve sırf insanların kişisel kanılarına dayanmadığı, kişiler üstü toplumsal normlara dayandığı için iddia objektif anlamda da doğru. Peki mutlak anlamda da doğru mu? Yukarıdaki analize göre gene hayır. İşkencenin yanlış olduğunu söyleyebilmemiz için öncelikle dünyadaki amaçlarımızın, değerlerimizin ne olduğunu bize söyleyecek bir dünya görüşüne ihtiyacımız var. Dünyadaki en temel amacımızın eğlenmek olduğunu söyleyen bir dünya görüşüne göre işkence zorunlu olarak yanlış değildir. Dünyadaki en temel amacımızın eğlenmek olduğunu söyleyen bir dünya görüşü muhtemelen var olmadığı için işkence evrensel olarak yanlıştır diyoruz. Ama dünyadaki en temel amacımızın eğlenmek olduğunu söyleyen bir dünya görüşü &lt;em&gt;tahayyül etmek&lt;/em&gt; mümkün olduğu için işkence mutlak anlamda yanlıştır diyemeyiz.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Göreceli ahlakı kabul etmek, yani ahlaki doğruların dünya görüşlerine göre farklılık gösterebileceğini kabul etmek, ahlaki ideallerimizi savunma ve hayata geçirme çabasından vazgeçmemizi gerektirir mi? Birçok insan göreceli ahlakın böyle bir sonuca varacağını düşündüğü için savunulamayacağını gördüğü halde mutlak ahlak anlayışına sarılıyor. Oysa göreceli ahlak bizi zorunlu olarak o sonuca götürmez. Tam tersine, göreceli ahlak kendi ideallerimizi hayata geçirebilmemiz için farklı dünya görüşüne sahip insanlarla nasıl tartışmamız gerektiği ve nasıl uzlaşma sağlanabileceği konusunda bize ipuçları sunuyor. Gene eşcinsellik konusuna dönelim. Göreceli ahlakı kabul ettiğimizde Müslüman da olsak, seküler-hümanist de olsak, karşı tarafla “eşcinsellik ahlaksızlıktır, değildir” konusunda tartışmaya girmenin anlamsızlığını farketmiş oluruz: Karşı taraf kendi dünya görüşünün temel prensiplerinden asla vazgeçmeyecektir. Eğer aynı zamanda demokrat zihniyetliysek, yani karşı tarafla eşit şartlarda beraber yaşamanın mümkün ve arzu edilir olduğuna inanıyorsak, karşı tarafın dünya görüşünü değiştirme çabasından vazgeçip beraber yaşamanın pratik şartları konusunda uzlaşma sağlama çabasına girmenin yolu açılmış olur. Zira göreceli ahlakı kabul etmek, bizden çok farklı ahlak anlayışlarına sahip olan insanların da rasyonel ve iyi niyetli olabileceğini kabul etmeyi mümkün kılar. Bu da uzlaşma sürecinin ilk adımıdır. Gördüğümüz kadarıyla biyoetikçi Marks da hayvan hakları konusunda aynen bunu yapıyor.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Ahlakla ilgili felsefi görüşler ve bunların toplumsal yansımaları hakkında söylenebilecek daha çok şey var tabii. Ahlak duygusunun evrimsel kökeniyle ilgili görüşler de bütün bu tartışmaların gidişini etkileme potansiyeline sahip. Bunları başka bir zamana bırakalım ve iki yıl önce yayınladığımız benzer temalı “&lt;strong&gt;&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2009/09/sekuler-ahlak-konusunda.html"&gt;Seküler Ahlak Konusunda&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;” adlı yazıya dikkat çekerek bu yazıyı bitirelim.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tXOac126UvI/TlYeXUmrqGI/AAAAAAAAAZU/VBhQKyw2I-g/s1600/morality-is-relative.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" qaa="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-tXOac126UvI/TlYeXUmrqGI/AAAAAAAAAZU/VBhQKyw2I-g/s320/morality-is-relative.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7423269566641283607?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7423269566641283607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/mutlak-ve-goreceli-ahlak-uzerine.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7423269566641283607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7423269566641283607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/mutlak-ve-goreceli-ahlak-uzerine.html' title='Mutlak ve Göreceli Ahlak Üzerine'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-tXOac126UvI/TlYeXUmrqGI/AAAAAAAAAZU/VBhQKyw2I-g/s72-c/morality-is-relative.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-6633300145786195653</id><published>2011-08-19T03:16:00.003+03:00</published><updated>2011-11-09T02:11:49.622+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan sosyalliğinin evrimi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayvan davranışı'/><title type='text'>Yardımsever Şempanzeler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6ohMya65U_c/Tk2k3_4KoHI/AAAAAAAAAZQ/lmfk7Cm1yPg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="149" src="http://4.bp.blogspot.com/-6ohMya65U_c/Tk2k3_4KoHI/AAAAAAAAAZQ/lmfk7Cm1yPg/s200/images.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&lt;br /&gt;Şempanzelerin doğal hayatlarında yardımsever davranışlar gösterdiklerini biliyoruz. Birbirleriyle yiyecek paylaştıkları, dertli arkadaşlarını teselli ettikleri, hatta korumasız yavruları &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0008901"&gt;evlat edindikleri&lt;/a&gt;&lt;/b&gt; daha önce defalarca gözlenmiş.&amp;nbsp;Yardımsever davranışı laboratuvar ortamında, kontrollü deney şartlarında gösterme çabaları ise genellikle başarısızlığa uğramış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür çalışmalarda sık kullanılan testlerden biri Yardımsever Tercih Testi (YTT). Bu testte şempanze ya “yardımsever” bir tercihte bulunarak hem kendisini hem de deneydeki arkadaşını ödüllendiriyor (1/1), ya da “bencil” bir tercihte bulunarak sadece kendisini ödüllendiriyor (1/0). Bu testi kullanan araştırmalar şempanzelerin, kendilerine kaybettireceği bir şey olmamasına rağmen, tutarlı bir şekilde yardımsever tercihte bulunmadığını göstermiş. Buna benzer bulgulardan hareketle &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.nature.com/nature/journal/v437/n7063/abs/nature04243.html"&gt;bazı araştırmacılar&lt;/a&gt;&lt;/b&gt; şempanzelerin akrabaları olmayan grup üyelerinin durumuna karşı kayıtsız oldukları sonucuna varmışlar.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;em&gt;PNAS&lt;/em&gt; dergisinde bu ay yayınlanan bir &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.emory.edu/LIVING_LINKS/pdf_attachments/Horner_etal2011PNAS.pdf"&gt;makalede&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;Emory Üniversitesi Yerkes Primat Araştırmaları Merkezi’nden &lt;a href="http://www.emory.edu/LIVING_LINKS/dewaal.html"&gt;&lt;b&gt;Frans de Waal&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; önderliğinde bir grup araştırmacı bu sonuca itiraz ediyorlar. Araştırmacıların iddiasına göre daha önce şempanzeler üstünde kullanılan YTT hem hayvanların kavramakta zorlanacağı kadar karmaşıktı, hem de hayvanların birbirlerini görmelerine ve haberleşmelerine imkan vermiyordu. Araştırmacılar kendi deneylerinde şöyle bir düzenek kullanmışlar:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-NqwTLscQdjo/Tk2gmPgX6iI/AAAAAAAAAZI/eWGhpNhPdcs/s1600/figure-1-drawing.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="242" src="http://1.bp.blogspot.com/-NqwTLscQdjo/Tk2gmPgX6iI/AAAAAAAAAZI/eWGhpNhPdcs/s320/figure-1-drawing.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Burada sağ kafesteki “aktör”ün önünde iki ayrı renkte 30 marka içeren bir kutu var. Yanındaki kafeste de onu görebilen bir “ortak” var. Aktör önce kutudan bir marka seçip deneyciye veriyor. Deneyci markayı (5 cm uzunluğunda PVC borusu) iki hayvanın da görebileceği şekilde masanın üzerine koyuyor. Daha sonra markanın rengine bağlı olarak deneyci ya tek bir yiyecek parçasını (1 cm kalınlığında muz dilimi) aktöre veriyor, ya da iki yiyecek parçasından birini aktöre birini ortağa veriyor. Aktör daha önce verilen eğitim sayesinde hangi rengin sadece kendisine yiyecek verilmesini sağlayacağını, hangi rengin hem kendisine hem ortağına yiyecek verilmesini sağlayacağını biliyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Deneyde toplam 7 dişi şempanze aktör olarak kullanılmış. Her aktör 3 ayrı ortakla test edilmiş. Aynı hayvanlar bazan aktör, bazan ortak olmuşlar. Aynı aktör-ortak çifti hiçbir zaman birden fazla kere test edilmemiş.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bulgular aktörlerin yardımsever tercihi şans düzeyi olan yüzde 50’den anlamlı derecede yüksek oranda seçtiğini göstermiş. Bu oran aktörler arasında yüzde 53’ten yüzde 67’ye kadar değişmiş. Ortada bir ortak olmayan kontrol durumunda ise aktörlerin renk tercihi yüzde 50’den farklı olmamış.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-A7MZWpBF8yM/Tk2g25PDgqI/AAAAAAAAAZM/4RB7AvOmEUo/s1600/Figure-2-Prosocial-Choices.jpg.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-A7MZWpBF8yM/Tk2g25PDgqI/AAAAAAAAAZM/4RB7AvOmEUo/s1600/Figure-2-Prosocial-Choices.jpg.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Araştırmacılar ortağın davranışının aktörün tercihini nasıl etkilediğine de bakmışlar. Ortağın davranışları i) nötr, ii) dikkat çekmeye yönelik, ve iii) baskı yaratmaya yönelik olarak üçe ayrılmış. Dikkat çekmeye yönelik davranışlar kendini kaşıma, ses çıkarma gibi doğrudan aktöre yönelik olmayan davranışlar. Baskı yaratmaya yönelik davranışlar ise avucunu uzatma ve karşı tarafa kağıt uzatma gibi doğrudan aktöre yönelik davranışlar. Aktörler yardımsever tercihi en fazla dikkat çekmeye yönelik davranışlardan sonra göstermişler. Baskı yaratmaya yönelik davranışlardan sonra ise ilginç bir şekilde yardımsever tercih en düşük düzeyde kalmış. Hatta şans düzeyinin üstüne çıkmamış.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son olarak araştırmacılar aktörle ortağın deney dışındaki ilişkisinin deney sırasındaki davranışı etkileyip etkilemediğine bakmışlar. Aktörle ortak arasında akrabalık ilişki olması, ast-üst ilişkisi olması, veya yakın arkadaşlık ilişkisi olması aktörün tercihlerini önemli ölçüde etkilememiş.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Araştırmacılar bu bulgulardan hareketle şempanzelerin doğal hayattaki davranışlarıyla laboratuvar testlerindeki davranışları arasındaki uyumsuzluğu giderdiklerini söylüyorlar. Yani şempanzeler akrabaları olmayan diğer şempanzelerin durumuna kayıtsız değiller. Böylelikle yardımseverlik bakımından insanların diğer primatlardan çok farklı olduğunu iddia eden diğer araştırmacılara da karşı çıkmış oluyorlar. de Waal ekibine göre insanlarda geniş çaplı işbirliğinin ortaya çıkmasını sağlayan yardımseverlik eğiliminin kökenleri diğer primatlarda da var.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gene de araştırmanın tam anlamıyla ikna edici olmamasına yol açan bazı hususlar var. Birincisi, deneyde ortaya çıkan yardımseverliğin derecesi. Şans düzeyinden anlamlı derecede yüksek olsa da en yardımsever şempanzenin bile ancak yüzde 67 oranında yardımsever tercihte bulunması “gene de insan gibi değiller” kuşkusunu uyandırıyor. İkincisi, deneyde sadece dişi aktörler test edilmiş. Şempanze topluluklarında erkeklerin ve dişilerin davranışları bariz farklılıklar gösterdiği için erkekler de test edilmeden “şempanzeler akraba olmayanlara da yardımseverlik gösteriyorlar” demek mümkün değil. Üçüncüsü, işbirliğini mümkün kılan eğilimler bakımından insanların diğer hayvanlardan farklı olduğunu &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.nature.com/nature/journal/v425/n6960/abs/nature02043.html"&gt;iddia&amp;nbsp;edenler&lt;/a&gt;&lt;/b&gt; genellikle insanlardaki özgeci davranış eğilimlerine dikkat çekiyorlar. Özgecilik dediğimizde insanın bir şey kaybederek veya kendini bir şeyden mahrum bırakarak başkasına yardım etmesini kastediyoruz. Bu deneydeki şempanzelerin davranışı yardımsever olmakla beraber özgeci değil çünkü davranışın kendilerine bir zararı yok: Başkalarının yemesi için kendi yemeklerinden vazgeçmiyorlar. Bu bakımdan insanlarla şempanzeler hala farklı görünüyor. Nitekim daha birkaç gün önce Max Planck Enstitüsü’nden bir grubun eşitlikçi paylaşım eğilimi bakımından çocukların ve şempanzelerin farklı olduğunu gösteren bir &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.nature.com/nature/journal/v476/n7360/abs/nature10278.html"&gt;araştırması&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;i&gt;Nature &lt;/i&gt;dergisinde&amp;nbsp;yayınlandı. Dolayısıyla şempanzelerin sosyal davranışlar bakımından bize ne kadar benzediği, ne kadar farklı olduğuyla ilgili tartışmalar en azından bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.emory.edu/LIVING_LINKS/pdf_attachments/Horner_etal2011PNAS.pdf"&gt;Horner, V., Carter, J. D., Suchak, M., &amp;amp; de Waal, F. B. M. (2011). Spontaneous prosocial choice by chimpanzees. &lt;i&gt;Proceedings of the National Academy of Sciences, 108&lt;/i&gt;, 13847-13851.&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-6633300145786195653?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/6633300145786195653/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/yardmsever-sempanzeler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/6633300145786195653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/6633300145786195653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/yardmsever-sempanzeler.html' title='Yardımsever Şempanzeler'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-6ohMya65U_c/Tk2k3_4KoHI/AAAAAAAAAZQ/lmfk7Cm1yPg/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2149554131943827997</id><published>2011-08-16T01:09:00.002+03:00</published><updated>2011-11-09T02:12:04.947+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayvan davranışı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsiyet farkları'/><title type='text'>Eyvah Karım! Erkek Kanaryalarda Eş Seyrediyorken Çiftleşme ve Saldırganlık</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&lt;br /&gt;Paris Üniversitesi Etoloji ve Karşılaştırmalı Biliş Laboratuvarı’ndan bir grubun yaptığı bir &lt;a href="http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0022686"&gt;&lt;b&gt;araştırmaya &lt;/b&gt;&lt;/a&gt;göre erkek kanaryalar (&lt;i&gt;Serinus&lt;/i&gt; &lt;i&gt;canaria&lt;/i&gt;) çiftleşme ve saldırganlık davranışlarını hem doğrudan ilişkiye girdikleri kuşa bakarak, hem de kendilerini başka kimin gördüğüne bakarak ayarlıyorlar. Araştırmacılara göre bu davranış, ne zekalarıyla ne de sosyal hayatlarının karmaşıklığıyla ünlü olan kanaryalar için şaşılacak bir başarı.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Araştırmada iki ayrı deney yapılmış. İlk deneyde erkek kanaryanın bir kafeste kendi eşi olmayan bir dişiyle etkileşime girmesine izin veriliyor. Kanaryalar genellikle tek eşli bir cinsel hayata sahipler. Yakındaki ayrı bir kafeste ya erkek kanaryanın asıl eşi var, ya bildiği başka bir dişi var, ya da başka hiçbir kuş yok. Bu ikinci kafeste bir kuş olduğunda erkek kanaryanın ne yaptığını görebiliyor. Bu şartlar altında test edildiğinde görülüyor ki erkek kanaryalar dişiye karşı kur yapma ve çiftleşme davranışını en çok diğer kafeste hiç kuş olmadığında, en az da diğer kafeste kendi eşleri olduğunda gösteriyorlar. Yani erkek kanaryalar “evlilik dışı” çiftleşme davranışından özellikle eşleri kendilerini görebildiği zaman kaçınıyorlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İkinci deneyde ise erkek kanaryaların aynı kafeste başka bir erkek kanaryayla etkileşime girmesine izin verilmiş. Kanaryalar iki saat boyunca aç bırakıldıkları için ve kafeste yem olduğu için diğer erkekle yiyecek için rekabete girmeye uygun bir ortam varmış. Yakındaki diğer kafeste yine ya erkek kanaryanın asıl eşi var, ya bildiği başka bir dişi var, ya da başka hiçbir kuş yok. Bu şartlar altında test edildiğinde görülmüş ki erkek kanaryalar diğer erkeğe karşı tehdit ve saldırı davranışını özellikle diğer kafeste bir dişi kuş olduğu zaman gösteriyorlar. Bu deneyde diğer kafesteki dişinin eş veya tanıdık olması saldırganlık davranışı üzerinde bir farklılık yaratmamış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bulgular erkek kanaryaların davranışının üreme başarılarını nasıl etkilediği açısından uzun uzun değerlendirilebilir. Buna benzer davranışların sadece kuşlarda değil, zekasıyla ve sosyal hayatının karmaşıklığıyla ünlü bazı memeli türlerinde de görüldüğünün dikkatimizden kaçmadığını belirtelim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kaynak:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0022686"&gt;Ung, D., Amy, M., &amp;amp; Leboucher, G. (2011). Heaven it’s my wife! Male canaries conceal extra-pair courtships but increase aggressions when their mate watches. &lt;i&gt;PLoS One, 6&lt;/i&gt;(8), e22686.&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ceqG55Jj79s/TkmYw6cXpKI/AAAAAAAAAZE/G4W-EP5G950/s1600/yellow-canaries.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="185" src="http://3.bp.blogspot.com/-ceqG55Jj79s/TkmYw6cXpKI/AAAAAAAAAZE/G4W-EP5G950/s320/yellow-canaries.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2149554131943827997?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2149554131943827997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/eyvah-karm-erkek-kanaryalarda-es.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2149554131943827997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2149554131943827997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/eyvah-karm-erkek-kanaryalarda-es.html' title='Eyvah Karım! Erkek Kanaryalarda Eş Seyrediyorken Çiftleşme ve Saldırganlık'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-ceqG55Jj79s/TkmYw6cXpKI/AAAAAAAAAZE/G4W-EP5G950/s72-c/yellow-canaries.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2370068375709035376</id><published>2011-08-11T13:12:00.003+03:00</published><updated>2011-11-09T02:40:01.546+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akıllı tasarım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim felsefesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doğalcılık'/><title type='text'>Akıllı Tasarımı Nasıl Eleştirmemeli: Metodolojik Doğalcılık Üzerine</title><content type='html'>&amp;nbsp;&lt;br /&gt;İki yıl önce yazdığımız “&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2009/11/bilim-felsefesi-acsndan-akll-tasarm.html"&gt;&lt;strong&gt;Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;” başlıklı yazıda akıllı tasarım görüşüyle bilimdeki metodolojik doğalcılık prensibi arasındaki karşıtlığı ele almıştık. Metodolojik doğalcılığın dışında kaldığı için bugün akıllı tasarımın bilim dışı sayıldığını, fakat metodolojik doğalcılığın vazgeçilmez bir prensip olmadığını, diğer bilimsel prensipler gibi ampirik verilerden hareketle terk edilebileceğini söylemiştik. Akıllı tasarım görüşünün temel sorunu olarak da görüşün savunucularının evrim teorisine alternatif doğalcı olmayan açıklamalar getirmek için sundukları ampirik verilerin doğalcılığın terk edilmesini gerektirmekten çok uzak olmasını göstermiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O&amp;nbsp;yazıda sunduğumuz fikirlere benzer fikirler geçen yıl &lt;em&gt;Foundations of Science&lt;/em&gt; dergisinde Belçikalı bir grup felsefeci tarafından yayınlanan bir &lt;a href="http://www.springerlink.com/content/4n47717420j6437l/"&gt;&lt;strong&gt;makalede&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; dile getirildi. Bu yazıda bu makaleyi kısaca ele alacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metodolojik doğalcılık (MD) dediğimizde bilimin sadece doğal olayları inceleyebileceğini, bunları açıklamaya çalışırken de sadece doğal sebepleri ve mekanizmaları kullanması gerektiğini söyleyen prensibi kastediyoruz. Yazarlar MD’ın iki değişik şekilde savunulabileceğini söylüyorlar. Bunlardan birincisine göre MD bilimin içkin bir özelliğidir; bilim “doğası” gereği doğaüstünü inceleyemez. Buna "içkin MD" (iMD) diyelim. İkincisine göre ise MD doğalcı açıklamaların bilim tarihindeki başarısından hareketle savunulabilecek ampirik temelli bir prensiptir. Buna göre bilim doğaüstü hipotezler hakkında söz söyleyebilir ve gerekirse MD’tan vazgeçebilir. Buna da "ampirik MD" (aMD) diyelim. Yazarlar makalede iMD’ı savunmak için geliştirilen argümanları eleştiriyorlar ve akıllı tasarım gibi doğaüstü temelli görüşleri eleştirirken aMD’tan hareket edilmesinin daha doğru olacağını söylüyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iMD genellikle bilim ve dini ayrı tutmak ve böylece aralarında bir çatışma olmasını en baştan engellemek isteyen bilim adamları ve teologlar tarafından savunuluyor. Mesela ABD’de &lt;a href="http://www.nap.edu/catalog.php?record_id=5787"&gt;&lt;strong&gt;National Academy of Sciences&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; (NAS) tarafından 2000’li yılların başlarında akıllı tasarımın okullarda fen derslerinde okutulmasını sağlama girişimlerini engellemek amacıyla kullanılmıştı. NAS bu şekilde doğaüstünün var olup olmadığıyla&amp;nbsp;ilgili herhangi bir iddiada bulunmadan doğaüstü görüşleri otomatik olarak bilimin dışında tutma amacını güdüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aMD görüşüne göre ise MD durup dururken ortaya çıkmış dogmatik bir prensip değildir. Rasyonel düzeyde savunulması gerekir. Bu savunma da pragmatik ve ampirik bir temelde yapılır: Bilim tarihi bize doğaüstü açıklamaların sürekli başarısız olduğunu, başta ne kadar imkansız görünse de bilimin eninde sonunda her konuda başarılı bir doğal açıklama getirebildiğini göstermektedir. Bu yüzden MD bilim adamlarına tavsiye edilebilecek bir prensiptir. Aynı sebeple bilimin gelecekteki gidişine göre vazgeçilmesi de mümkün olan bir prensiptir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi iMD’ı savunmak amacıyla ileri sürülen bazı argümanlara ve yazarların bunlara yönelik eleştirilerine bakalım. Bu argümanlardan birine göre bilim tanımı gereği MD’ı içerir: MD’tan vazgeçildiği, doğaüstü olaylar ele alınmaya başladığı anda yapılan şey bilim olmaktan çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu tanım bazı saygın bilim adamlarının ve paranormal iddia araştırmacılarının yaptığı çalışmaları da bilimin dışına atmış oluyor. Bu tür araştırmaların yakın zamandaki en ünlü örneklerinden biri Benson ve arkadaşlarının duanın by-pass ameliyatı hastaları üzerindeki etkisine bakan deneyi (Benson ve ark., 2006). Deneyin sonucunda duanın iyileşme üzerinde herhangi bir etkisi çıkmadı. Ama çıkması mantıksal olarak mümkündü. Ve çıksaydı doğaüstü bir hipotez desteklenmiş olacaktı. (Burada doğaüstünü “modern bilimin tarif ettiği uzay-zamanın ve onun içindeki madde ve enerjinin dışında kalan varlıklar ve süreçler” anlamında kullanıyoruz.) Dolayısıyla yazarlara göre iMD gereği bu deneyi anlamsız ve bilim dışı saymak yerine MD prensibini bu ve bunun gibi binlerce deneyin bulgularından hareketle savunmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer argümana göre doğaüstü açıklamalar bilimsel olarak sınanabilir açıklamalar değildir. Sınanamayacak bir açıklama da bilimin dışında kalır. Bu yüzden doğaüstü açıklamaları daha en baştan bilimin dışına itebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat burada da söz konusu doğaüstü açıklamanın ne olduğuna bakmadan sınanamaz olduğuna hükmetmek yanlış olacaktır. Açıklama “Falanca olay Tanrı istediği için öyle oldu; Tanrı istediği şeyi istediği zaman yapar” şeklindeyse bu elbette sınanamayacak ve aslında hiçbir şey söylemeyen bir açıklamadır. Bilimsel açıdan hiçbir değeri yoktur ve bilim adamları tarafından değerlendirilmesine de gerek yoktur. Fakat Darwin’in &lt;em&gt;Türlerin Kökeni &lt;/em&gt;kitabında kendi görüşüyle karşılaştırdığı rakip görüşleri hatırlayalım. Darwin fosil bulgularının türlerin ayrı ayrı yaratıldığı görüşünü değil, kendi "ortak atadan türeyip ayrışma" görüşünü desteklediğini söylüyordu. Bu aynı zamanda şu anlama geliyor: Türlerin doğaüstü bir varlık tarafından şu andaki halleriyle yaratıldığı görüşü bilimsel açıdan pekala sınanabilir ve bilimsel bulgular pekala bu görüşü destekleyebilirdi. Mesela topraktan fosil olarak hiçbir eski türe benzemeyen yepyeni türler çıkıyor olabilirdi. Bütün tarihleme yöntemleri dünyanın 6000 yıl önce bir anda ortaya çıktığına işaret ediyor olabilirdi. Canlıların ve canlılığın önerilen bütün doğal açıklamaları ardarda başarısızlığa uğrayabilirdi. Hatta daha da ileri gidelim: insan DNA’sındaki dizilimin kutsal kitaplarda en ince ayrıntısına kadar şifrelenmiş olduğunu keşfedebilirdik. Bütün bunlar olmadığı için bugün doğalcılığa bu kadar güveniyoruz ve bilim adamlarına doğal açıklamaların peşinden gitmelerini tavsiye ediyoruz. Bu da doğalcılığı iMD temelinde değil aMD temelinde savunduğumuz anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlar son olarak pragmatik bir sebeple de aMD’ı savunuyorlar. Yaratılışçılar ve akıllı tasarım savunucuları genellikle bilim adamlarını dogmatik bir şekilde MD’a bağlı olmakla ve doğaüstünü destekleyen veriler olmasına rağmen bunları görmezden gelmekle suçluyorlar. iMD gerçekten dogmatizme yaklaşıyor. Bu yüzden yazarlara göre bilimin açık fikirli olduğunu göstermek amacıyla evrimcilerin doğalcılığı aksi düşünülemez olduğu için değil ampirik verilerden hareketle savunması gerekir. Bu tavsiyenin bizim iki yıl önceki yazımızdaki şu tavsiyeye ne kadar benzediğini belirtmeden geçemeyeceğiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Astroloji bugün yanlışlanamaz olduğu için değil, tam tersine öngörüleri defalarca test edildiği ve yanlış çıktığı için bilim dışı sayılmaktadır. Aynı stratejiyi akıllı tasarıma karşı kullanmak, prensipte yanlışlanabilir bir teori olduğunu varsayarak bilimsel açıdan ciddiye almak, ve yaptığı öngörülerin sürekli yanlış çıktığını ampirik verilere dayanarak göstermek akıllı tasarıma karşı çok daha güçlü bir eleştiriyle ortaya çıkmayı sağlayacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benson, H., ve ark. (2006). Study of the therapeutic effects of intercessory prayer (STEP) in cardiac bypass patients: A multicenter randomized trial of uncertainty and certainty of receiving intercessory prayer. &lt;em&gt;American Heart Journal, 151&lt;/em&gt;, 934-942.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.springerlink.com/content/4n47717420j6437l/"&gt;Boudry, M., Blancke, S., &amp;amp; Braeckman, J. (2010). How not to attack Intelligent Design Creationism: Philosophical misconceptions about methodological naturalism. &lt;em&gt;Foundations of Science, 15&lt;/em&gt;, 227-244.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/--E5JF4Vdl14/TkOrEn2nYhI/AAAAAAAAAZA/s_wFJmbA1wk/s1600/quantumlight.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" naa="true" src="http://3.bp.blogspot.com/--E5JF4Vdl14/TkOrEn2nYhI/AAAAAAAAAZA/s_wFJmbA1wk/s1600/quantumlight.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2370068375709035376?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2370068375709035376/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/akll-tasarm-nasl-elestirmemeli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2370068375709035376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2370068375709035376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/akll-tasarm-nasl-elestirmemeli.html' title='Akıllı Tasarımı Nasıl Eleştirmemeli: Metodolojik Doğalcılık Üzerine'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/--E5JF4Vdl14/TkOrEn2nYhI/AAAAAAAAAZA/s_wFJmbA1wk/s72-c/quantumlight.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-5660418626922441608</id><published>2011-08-04T19:20:00.014+03:00</published><updated>2011-11-09T02:40:21.968+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilinç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nörobilim'/><title type='text'>Bilinçli Deneyim ve Bilişsel İşlevler Ayrıştırılabilir mi?</title><content type='html'>&lt;em&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Trends in Cognitive Sciences&lt;/em&gt; dergisinin Ağustos 2011 sayısındaki bir &lt;a href="http://www.cell.com/trends/cognitive-sciences/abstract/S1364-6613(11)00125-2"&gt;&lt;strong&gt;makaleye&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; göre hayır. İlk yazarı psikolog Michael Cohen olsa da makale ikinci yazarı Daniel Dennett’ın en az 20 yıldır (1991’de &lt;em&gt;Consciousness Explained&lt;/em&gt; kitabının yayınlanmasından beri) sahip olduğu fikirlerin savunması niteliğinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davranış ve beyin bilimlerinde uzun süre ihmal edildikten sonra özellikle son 20-25 yılda bilim adamları arasında bilincin bilimsel düzeyde açıklanabileceğine, beyin süreçlerinden hareketle nasıl ortaya çıktığının anlaşılabileceğine dair güven arttı. Bu güvenle beraber araştırmalar ve teoriler de arttı. Bazı teorisyenler halihazırda var olan nörolojik ve bilişsel teorilerin bilincin açıklanması için yeterli bir temel oluşturduğunu savunurken bazıları bilinç için yepyeni bir bilim anlayışı geliştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu ikinci görüşün en önde gelen temsilcisi David Chalmers’ın (1996) yaptığı bir kavramsal ayrım bu alanda çalışan araştırmacılar ve düşünürler üzerinde özellikle etkili oldu. Chalmers’a göre bir tarafta bilinçle ilgili “kolay problemler” vardır: bilinçli deneyime eşlik eden dikkat, hafıza, dil, karar verme gibi bilişsel süreçlerin beyinsel temelinin saptanması meselesi. Diğer tarafta ise “zor problem” vardır: Bu süreçlerden bağımsız olarak bilinçli deneyimin niteliğinin saptanması, neden bazı beyinsel süreçlerin bilinçli deneyime yol açtığının açıklanması meselesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayrım bilincin diğer bilişsel süreçlerden ayrışabileceği ve farklı beyinsel temelleri olduğu varsayımına dayanıyor. Birkaç yıl önce zihin felsefecisi Ned Block da (2007) bu ayrımın önemine dikkat çeken bir makale yayınladı: Bilincin fenomenolojik alt yapısıyla bilince bilişsel erişim farklı beyinsel temellere sahiptir. Dikkat ve hafıza gibi bilişsel mekanizmaların kısıtlılıkları vardır; bilinçli deneyim ise bu anlamda kısıtlı değildir. Dünyaya baktığımızda sadece dikkat verdiğimiz ve sözle ifade edebileceğimiz kısıtlı sayıda nesneyi görmeyiz; bütün dünyayı görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cohen ve Dennett ise bu ayrıma karşı çıkıyorlar. Makalede iki ayrı iddiaları var. İlk olarak, bu ayrımı desteklediği ileri sürülen bulguların başka şekilde de yorumlanabileceğini ve başka bulguların kendi görüşlerini desteklediğini göstermeye çalışıyorlar. İkinci olarak, bir düşünce deneyi vasıtasıyla bu ayrımı yapmanın zaten mümkün olmadığını, “zor problem”in ampirik olarak incelenebilir bir problem olmadığını, bu kavramın bilinç konusunda bilimsel ilerlemeyi engellediğini göstermeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci iddia için verdikleri örnek şu: Deneklere gözlerini bilgisayar ekranının merkezine odaklamaları söylendiğinde ve ekranda aşağıdaki iki resim birbiri ardınca (arada çok kısa bir boşluk olacak şekilde) gösterildiğinde denekler resmin değiştiğini anlamıyorlar. İkinci resim aslında birincinin merkez dışındaki kısmı bulanıklaşmış ve soluklaşmış hali. Buradan çıkan sonuç şu: Resmin merkezine baktığımızda resim bütün ayrıntılarıyla bilincimizde temsil ediliyor gibi görünüyor ama aslında merkezi hariç resmin çok az ayrıntısının farkında oluyoruz. Yani dünyaya baktığımız zaman zannettiğimiz kadar zengin bir bilinç deneyimi yaşamıyoruz. Bize öyle değil gibi görünse de dikkatimizin ve hafızamızın sınırları aslında bilincimizin de sınırları. (Canlı örnekler için Indiana Üniversitesi Bilişsel Bilim programının “&lt;a href="http://cognitrn.psych.indiana.edu/cogscisoftware/ChangeBlindness/index.html"&gt;&lt;strong&gt;Change Blindness&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;” sayfasına veya doğrudan &lt;a href="http://www2.psych.ubc.ca/~rensink/flicker/download/"&gt;&lt;strong&gt;Ronald Rensink’in sayfasına&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; bakabilirsiniz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-SJIifbDWpOM/TjrFb8l6jNI/AAAAAAAAAY0/zXxKXA5v3nY/s1600/bal%25C4%25B1k1.png" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="135" src="http://3.bp.blogspot.com/-SJIifbDWpOM/TjrFb8l6jNI/AAAAAAAAAY0/zXxKXA5v3nY/s200/bal%25C4%25B1k1.png" t$="true" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-DMl4UTimOsM/TjrFl3ASvUI/AAAAAAAAAY4/t3edXWs9czM/s1600/bal%25C4%25B1k2.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="135" src="http://1.bp.blogspot.com/-DMl4UTimOsM/TjrFl3ASvUI/AAAAAAAAAY4/t3edXWs9czM/s200/bal%25C4%25B1k2.png" t$="true" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an itibariyle bilincin bilişsel işlevlerden ve bilişsel erişimden bağımsız olarak var olabileceğini gösteren bir deneysel bulgu yok. İleride olabilir mi? Yani böyle bir bağımsızlık prensipte mümkün mü? Cohen ve Dennett buna hayır cevabı veriyorlar. Bunu da şu anda yapılması mümkün olmayan bir ideal deney vasıtasıyla göstermeye çalışıyorlar. Farz edelim ki uzak bir gelecekte beyin cerrahları görme korteksindeki renk bölgesini (V4 ve diğer bölgeler) beynin diğer bölgelerinden yalıtmanın yolunu buldular. Renk bölgesi hala alt düzey görme bölgelerinden girdi alıyor ve hala normal aktivasyon gösteriyor. Fakat renk bölgesi üst düzey beyin bölgelerine çıktı gönderemiyor. Yani renkle ilgili bilgi işleme süreci renk bölgesine kadar geliyor ve orada sona eriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-yLxkHPdTnj0/TjrGKBBzVRI/AAAAAAAAAY8/wggQ6win3Qg/s1600/elma.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="233" src="http://3.bp.blogspot.com/-yLxkHPdTnj0/TjrGKBBzVRI/AAAAAAAAAY8/wggQ6win3Qg/s320/elma.png" t$="true" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinç deneyimiyle bilişsel işlevlerin ayrışabileceğini kabul eden teorilere göre bu tür bir cerrahi müdahaleye uğramış biri kırmızı bir elma gördüğünde gene de “kırmızılık” deneyimi yaşayacaktır. Peki bu kişi elmanın ne renk olduğu sorulduğunda cevap verebilir mi? Hayır, çünkü renkle ilgili bilgi beynin dil bölgesine gitmiyor. Aynı zamanda bu deneyim hafızaya da kaydedilmez çünkü bilgi beynin hafıza bölgelerine de gönderilmiyor. Veya ameliyattan önce kırmızı görmek bu kişide bir tür heyecan uyandırıyordu diyelim. Ameliyattan sonra kırmızı bu tür bir heyecanı gene uyandırabilir mi? Hayır, çünkü renk bölgesinin duygulardan sorumlu limbik sistemle de artık bağlantısı yok. O zaman bu kişinin bir renk deneyimi yaşadığı anlamlı olarak söylenebilir mi? Cohen ve Dennett’a göre söylenemez. Bu kişinin, renk bölgesi hasar görmüş bir renk köründen farkı yoktur: Renk deneyimi yaşayamaz. Renk deneyimi yaşamak beynin renk bölgesinin diğer bilişsel işlevlerle ilgili bölgelerle iletişim içinde olmasını gerektirir. Yani diğer bilişsel işlevler devreye girmeden bilinç deneyimi ortaya çıkamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakip görüşün savunucuları bu örneğe şöyle bir cevap verebilirler: “Kişinin kendisinde kırmızılık deneyimi yok belki ama bu deneyim renk bölgesinde var; renk bölgesinin bizle bir şekilde haberleşmesini sağlayabilirsek bu deneyimin gerçekten var olduğunu görebiliriz.” Renk bölgesine nöron aktivitesini konuşmaya çeviren basit bir aygıt bağladık diyelim. Bu durumda bölge bize “kırmızılık deneyimi yaşıyorum” diyebilir mi? Gene hayır, çünkü bir düşünceyi seçmek, onu nasıl ifade edeceğine karar vermek ve bunun için gerekli hareketleri yürütmek basit bir renk-konuşma dönüştürücüsünün kapasitesini aşan şeyler. Renk bölgesine bütün bu işlevleri yürütebilecek daha karmaşık bir dönüştürücü bağladığımızda ise muhtemelen bize “kırmızılık deneyimi yaşıyorum” diyebilecektir. Ama bütün bu işlevlerin yürütülüyor olması demek zaten bilişsel işlevler bakımından sağlam bir beyne sahip olmak demek. Deneyimi yaşayan renk bölgesi değil beynin tümü. Deneyim-işlev ayrımı yapmak hala mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veya şöyle bir karşı cevap düşünelim: “Cohen ve Dennett’ın görüşü bilinci tamamen davranışa bağımlı hale getiriyor ve davranış kapasitesinin yok olduğu durumlarda bilincin de var olamayacağı anlamına geliyor. Bu kabul edilemeyecek bir sonuç.” Davranış kapasitesinin tamamen kaybolduğu durumlar gerçekten var. Mesela “içeride kilitli kalma” sendromu (&lt;a href="http://www.ninds.nih.gov/disorders/lockedinsyndrome/lockedinsyndrome.htm"&gt;&lt;strong&gt;locked-in syndrome&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;). Bu sendromda kişi beyin hasarı sonucunda bazan göz hareketleri de dahil olmak üzere her türlü hareket yeteneğini kaybediyor. Dolayısıyla beyninin büyük kısmı normal çalışıyor olmasına rağmen kişiyle herhangi bir yolla haberleşme imkanı olmuyor. Bu kişide bilincin ortaya çıkamayacağını tabii ki söyleyemeyiz. Cohen ve Dennett da bunu inkar etmiyorlar zaten. Onların görüşüne göre bilişsel işlevler yerinde olduğu sürece kişiye bilinç atfedebiliriz. Bu kişi hareket edemese bile hala etrafındaki olayların bazılarına dikkat verebilir, bazılarını hatırlayabilir, vs. Bilinçten ayrıştırılamayacak olan davranış kapasitesi değil bilişsel işlevlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cohen ve Dennett’a göre bu düşünce deneyi ayrışma teorilerinin mantığındaki önemli bir kusuru görmemizi sağlıyor. Bu teorilerin savunucuları bu deneyde bile bilişsel işlevlerin olmadığını ama gene de bilinç deneyiminin (kişinin kendisinde olmasa da görme bölgesinde) ortaya çıktığını iddia ederlerse şunun sorulması gerekir: “Ne tür bir bulgu elde edilirse teorinizin yanlış olduğunu kabul edersiniz?” Öyle görünüyor ki prensipte bile ayrışma teorisini yanlışlayabilecek bir bulgu yok. Ki bu elbette teorinin bilimsel olmadığı anlamına geliyor. Bilinç konusunda bilimsel ilerleme sağlamanın yolu ayrışma fikrini bir kenara bırakıp bilinç deneyiminin bilişsel işlevlerin bir yan ürünü olduğunu kabul etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Sonuç olarak Cohen ve Dennett’ın fikirlerini oldukça güçlü bir şekilde savunduklarını söyleyebiliriz. Karşı görüşün temsilcilerinden bu makaleye gelecek cevabı merakla bekliyoruz.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Block, N. (2007). Consciousness, accessibility, and the mesh between psychology and neuroscience. &lt;em&gt;Behavioral and Brain Sciences, 30&lt;/em&gt;, 481-499.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chalmers, D. J. (1996). &lt;em&gt;The conscious mind: In search of a fundamental theory&lt;/em&gt;. New York: Oxford University Press.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.cell.com/trends/cognitive-sciences/abstract/S1364-6613(11)00125-2"&gt;Cohen, M. A., &amp;amp; Dennett, D. C. (2011). Consciousness cannot be separated from function. &lt;em&gt;Trends in Cognitive Sciences, 15&lt;/em&gt;, 358-364&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dennett, D. C. (1991). &lt;em&gt;Consciousness explained&lt;/em&gt;. Boston: Little, Brown and Company.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-5660418626922441608?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/5660418626922441608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/bilincli-deneyim-ve-bilissel-islevler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5660418626922441608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5660418626922441608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/bilincli-deneyim-ve-bilissel-islevler.html' title='Bilinçli Deneyim ve Bilişsel İşlevler Ayrıştırılabilir mi?'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-SJIifbDWpOM/TjrFb8l6jNI/AAAAAAAAAY0/zXxKXA5v3nY/s72-c/bal%25C4%25B1k1.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-6018571740196857958</id><published>2011-08-03T17:35:00.005+03:00</published><updated>2011-11-09T02:40:36.956+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akıllı tasarım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap tanıtımı'/><title type='text'>Maymundan mı Geldik?</title><content type='html'>&lt;em&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.pandora.com.tr/urun/maymundan-mi-geldik/221275"&gt;Maymundan mı Geldik?&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; aslında tanıtmakta epey geciktiğimiz bir kitap. Aralık 2010’da Bilim ve Ütopya Kitaplığı’ndan çıktı. Yazılar ağırlıklı olarak Bilim ve Ütopya dergisinin son iki yılda İstanbul, Ankara ve İzmir’de düzenlediği Evrim Kursları’nda verilen derslerden oluşuyor. Derleyen ve yayına hazırlayan Gani Bayer. Bizim de daha önce Bilim ve Ütopya’da yayınlanan ve Evrim Kursları’nda sunduğumuz &lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/evrimsel-psikolojiye-giris-temel.html"&gt;&lt;strong&gt;Evrimsel Psikolojiye Giriş&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2009/11/bilim-felsefesi-acsndan-akll-tasarm.html"&gt;&lt;strong&gt;Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; başlıklı yazılarımız bu kitapta yer alıyor. Kendi yazılarımızı tanıtmaya gerek olmadığına göre Nurdan İnan’ın kitaba ismini veren “Maymundan mı Geldik?” yazısına ve daha çok da o sorunun kendisine kısaca bir bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Maymundan mı geldik?” aslında inanmazlık ifade eden bir soru. Günlük hayatta karşılaştığımızda genellikle bunun arkasından iki soru daha geliyor: “Maymundan bu kadar farklıyken nasıl maymundan gelmiş olabiliriz?” ve “Maymundan geldiysek nasıl oluyor da etrafta hala maymunlar var?” Birinci soru ayrıntılı bilimsel bilgiler içeren bir cevap vermeyi gerektiriyor. Nurdan İnan da yazısında böyle bir cevap veriyor. Darwin’in “hayat ağacı” kavramını kullanarak insanın sadece maymundan değil ilk memelilerden, ilk omurgalılardan ve hatta ilk bakterilerden geldiğini göstermeye çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci soruyu cevaplamak ise bilimsel bilgi vermeyi değil, soruyu soranın içinde bulunduğu kavramsal karışıklığı düzeltmeyi gerektiriyor. Verilebilecek en basit cevap şu olabilir: Modern insanlar ve modern maymunlar birbirlerinden gelmediler; ortak bir atadan geliyorlar. Hangi maymunu kastettiğimize bağlı olarak bu ortak atanın yaşadığı zaman değişebilir. Yani modern insanlar ve maymunlar birbirlerinin atası değil kuzeni konumundalar. Benzer bir açıklama (genellikle sorulmayan) benzer bir soru için verilebilir: “Köpekler kurtlardan geldiyse neden bugün hala kurtlar var?” Çünkü köpekler bugünkü kurtlardan gelmedi. Birkaç bin yıl önce bir grup kurt insanlar tarafından evcilleştirmeye (yapay seçilime) tabi tutuldu ve zaman içinde bunlar bugün bildiğimiz köpeklere dönüştü. Bu konuda daha ayrıntılı bir açıklamayı &lt;em&gt;Evolution: Education and Outreach&lt;/em&gt; dergisinde geçen yıl yayınlanan “&lt;a href="http://www.springerlink.com/content/4163001t53504815/"&gt;&lt;strong&gt;Why Are There Still Monkeys&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;?&lt;/strong&gt;” makalesinde bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Kitapta bu yazı dışında gene Nurdan İnan’ın “Darwin’den Günümüze Evrim” başlıklı bir yazısı, Ali Demirsoy’un evrim teorisiyle akıllı tasarımı karşılaştıran üç yazısı, Semih Koray’la “Bilim ve Materyalizm” üzerine yapılmış bir röportaj ve son olarak Arda Odabaşı’nın bundan 100 yıl önce Suphi Ethem Bey’in “Darvenizm” başlığıyla yayınlanan kitabını tanıtan bir yazısı var. Bizim “Evrimsel Psikolojiye Giriş” yazımızın bu kitapta yazının sonunda geniş bir kaynakçayla beraber yayınlandığını da belirtelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-J437k7DX7yo/Tjlcfvlpt7I/AAAAAAAAAYw/0hGNOewgNzA/s1600/1205252222.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-J437k7DX7yo/Tjlcfvlpt7I/AAAAAAAAAYw/0hGNOewgNzA/s1600/1205252222.jpg" t$="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-6018571740196857958?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/6018571740196857958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/maymundan-m-geldik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/6018571740196857958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/6018571740196857958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/08/maymundan-m-geldik.html' title='Maymundan mı Geldik?'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-J437k7DX7yo/Tjlcfvlpt7I/AAAAAAAAAYw/0hGNOewgNzA/s72-c/1205252222.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2979948982729363423</id><published>2011-07-29T04:12:00.016+03:00</published><updated>2011-11-09T19:38:54.141+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='antropoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim ve toplum'/><title type='text'>Amerikan Antropolojisinin Üstündeki Karanlık</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz 10 yılda Amerikalı antropologları herhalde en çok meşgul eden konu gazeteci-yazar Patrick Tierney’nin 2001’de yazdığı &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Darkness&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;in&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;El&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Dorado&lt;/i&gt; (El Dorado’daki Karanlık) kitabıydı. Başlığı Joseph Conrad’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Heart&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;of&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Darkness&lt;/i&gt; (Karanlığın Yüreği) romanına göndermede bulunan bu kitap bir grup bilim adamının Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamö halkının hayatını cehenneme çevirdiğini iddia ediyordu. Kitabın yarattığı ve Amerikan antropolojisini bölünmenin eşiğine getiren sert tartışmalar kitap üzerinden olmasa da bugün de devam ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Üstünden 10 yıl geçmesine ve hakkında şimdiye kadar çok şey yazılıp çizilmesine rağmen &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Human&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Nature&lt;/i&gt; adlı antropoloji dergisi bu konuda yeni bir &lt;b&gt;&lt;a href="http://www.springerlink.com/content/1648u57278202674/"&gt;makale&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;yayınlandı. Aslında makale henüz resmen yayınlanmadı ama tam metnine derginin İnternet sayfasından ulaşmak mümkün. Bu yazıda bilim kurumlarının bilim yapmayı ve gerçeklere ulaşmayı ikinci plana attıklarında neler olabileceğini anlatan bu ibretlik makaleden kısaca bahsedeceğiz. Antropolojiyle uzaktan da olsa ilgilenen herkese makalenin tam metnini okumasını tavsiye ediyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="tab-stops: 293.25pt;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Makalenin yazarı &lt;a href="http://www.alicedreger.com/home.html"&gt;&lt;b&gt;Alice Dreger&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; kendi ifadesiyle bir bilim tarihçisi ve insan hakları aktivisti. Daha önce normal dışı vücutlara sahip insanların haklarını savunan kitaplar yazmış. Şu anda da hem bilimi hem aktivizmi savunan bir kitap yazıyor. Bu kitap projesinin bir parçası olarak Tierney’nin kitabındaki iddiaları, bu iddiaların başlattığı olayları, özellikle de Amerikan Antropoloji Birliği’nin (AAB) tutumunu bir tarihçi gözüyle incelemiş. Vardığı sonuçları daha kitabı çıkmadan bir antropoloji dergisinde yayınlatma ihtiyacı duymuş. &lt;em&gt;Human Nature&lt;/em&gt; dergisinin editörleri normalde sadece araştırma raporu yayınlayan derginin neden böyle bir makaleyi yayınlamaya karar verdiğini ayrı bir &lt;a href="http://www.springerlink.com/content/n037uq1q13n5q536/"&gt;&lt;strong&gt;yazıda&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; açıklıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Dreger önce Tierney’nin kitabındaki iddiaları ele alıyor.&amp;nbsp;Kitaptaki en çarpıcı suçlama şu: Kendi alanlarının önde gelen isimlerinden olan evrimsel antropolog Napoleon Chagnon ve genetikçi-doktor James Neel kendi öjenik teorilerini test etmek amacıyla 1968’de Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamöler’e, salgın hastalığa sebep olacağını bildikleri halde, kızamık aşısı yaptılar ve salgın başladıktan sonra ilaç vermeyi reddettiler. Böylelikle binlerce Yanomamö’nün ölmesine sebep oldular. Ayrıca bilerek Yanomamö kabileleri arasında savaşlar çıkardılar. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu iddiaların asılsız olduğu çok kısa zamanda belgelere dayalı olarak anlaşıldı. Gene de Tierney’nin kitabı uzun süre özellikle AAB tarafından ciddiye alındı ve bu kitaba dayalı etik soruşturmalar sürdürüldü. Neel daha kitap yayınlanmadan öldüğü için soruşturmaların merkezinde Chagnon vardı. Dreger’in amacı AAB’nin ileri gelenlerinin neden kendi içlerinden bir antropoloğun mesleki hayatını tehdit eden bu asılsız iddiaları bu kadar uzun süre ciddiye aldığını ortaya çıkarmak.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tierney’nin kitabı daha çıkmadan AAB ve uluslararası kamuoyu kitaptaki iddialardan iki antropoloğun dağıttı bir memorandum sayesinde haberdar oldu. Bu antropologlar uzun yıllardır Chagnon’ın çalışmalarını engellemeye çalışan Terence Turner ve Leslie Sponsel’dı. Turner ve Sponsel özellikle Chagnon’ın sosyobiyolojik (yani insan davranışını evrim teorisi temelinde açıklamaya çalışan) yaklaşımından rahatsızdılar. Memorandumlarında Tierney’nin yakında çıkacak olan kitabındaki iddiaları hiç sorgulamadan ve abartılı bir dille aktardılar ve AAB’nin harekete geçmesini istediler. Bunun sonucunda AAB gerçekten harekete geçti ve iki yıl sonra yayınlanan komisyon raporunda Chagnon’ı kusurlu buldu. Ayrıca Tierney’ye antropologlar adına teşekkür etti. Fakat kitaptaki iddiaların asılsız olduğu tek tek ortaya çıkınca 2005’te AAB’de yapılan bir referandum bu raporun geri çekilmesine neden oldu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tierney’nin kitabının sonunda çok geniş bir notlar ve alıntılar bölümü var. Bu durum kitaba çok titiz ve belgeli bir incelemenin ürünü havası veriyor. Ama Dreger’ın ve başkalarının gösterdiğine göre bunların önemli bir kısmı gerçekte varolmayan, tamamen uydurma alıntılar. Kitaptaki iddialardan hareketle Chagnon’ı soruşturanların bu iddialar için gösterilen kaynakları hiç kontrol etmemiş olması çok şaşırtıcı. Tierney’nin kişisel iletişim kurduğu bilim adamlarının çoğu da sonradan kitapta kendi görüşlerinin ve söylediklerinin çarpıtıldığı ifade ettiler. Tierney’nin kitabı incelemeden çok kurgu ürünü gibi görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Burada akla bir soru geliyor: Tierney asılsız olduğunun ortaya çıkarılması bu kadar kolay olan bir kitabı neden yazdı? Dreger bunun cevabını bulamadığını itiraf ediyor. Onun yerine AAB’nin bu kitaba neden bu kadar değer verdiğini ve neden sırf bu kitaptan yola çıkarak iki bilim adamının saygınlığını zedeleyebilecek soruşturmaları ısrarla sürdürdüğünü sorguluyor. Dreger’in konuştuğu soruşturma komisyonu başkanı antropolog Jane Hill bir itirafta bulunuyor: “Tierney’nin kitabı aşağılık bir kitap ama AAB olarak suçlamalar karşısında hiçbir şey yapmadan duramazdık; gelecekte Güney Amerika’da çalışmak isteyecek antropologların haklarını korumak için bir şekilde bu meseleyi ciddiye aldığımız izlenimi vermemiz ve bir şekilde birilerini kınamamız gerekiyordu.” Yani halkla (ve devletlerle) ilişkiler konusunda sorun çıkmaması için AAB kendi içinden birini kurban etmeye karar vermişti. Bu yüzden Chagnon suçlamalara karşı kendini savunmak için hiçbir zaman komisyonla görüşmeye çağrılmamıştı.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir grup antropolog bütün bu meseleyi bilimsel bakış açısına sahip evrimsel antropologlarla bilimsel bakıştan hoşlanmayan postmodern antropologların bir hesaplaşması olarak görüyor (Gregor &amp;amp; Gross, 2004). Dreger ise, postmodernizm kaynaklı da olsa, başka sebeple de olsa, asıl sorunun gerçeklerin ideolojik amaçlarla çarpıtılması olduğunu düşünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Komisyon raporunda Chagnon’ın kusurlu bulunduğunu söylemiştik. Bunun gerekçesi Chagnon’ın yazılarında Yanomamö hayat tarzını tasvir edişinin Yanomamöler açısından olumsuz sonuçlar doğurması. Özel olarak da Yanomamöleri saldırgan olarak nitelendirmesinin Brezilya devletinin onlara karşı şiddet kullanmasını meşrulaştırması. Dreger ilk olarak Brezilya devletinin politikalarının Chagnon’dan etkilendiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını söylüyor. İkincisi, Chagnon Yanomamöler hakkında objektif anlamda doğru olmayan ne söylemiş olabilir ki komisyon raporu tarafından kusurlu bulunmuş olsun? En çarpıcı örnek olarak gösterilen Chagnon’ın zamanında bir Brezilya dergisine verdiği röportaj. Chagnon burada Yanomamöleri şöyle anlatıyor: “Yerliler terliyorlar, kötü kokuyorlar, halüsinojen maddeler alıyorlar, yemek yedikten sonra geğiriyorlar, komşularının karılarına göz dikiyorlar ve bazan onları kaçırıyorlar, zina yapıyorlar, ve savaş yapıyorlar.” Yani? Chagnon devam ediyor: “Yani yerliler de bizim gibi insanlar; bu onları korumak ve onlara zarar gelmemesine çalışmak için yeterli bir sebep.” Dreger’e göre ne yazık ki AAB içinde Chagnon’ı kusurlu göstermeye çalışanlar röportajın bu son kısmını bilerek atlıyorlar. Chagnon Yanomamöleri daha yumuşak ve sempatik görünecek şekilde mi tasvir etmeliydi? Dreger’e göre asıl bu etik dışı olurdu. Antropoloji bir bilim olmaktan çıkıp yerli hakları savunuculuğundan ibaret hale gelirse söylediği şeyler herhangi bir çıkar grubunun propagandasından daha fazla saygıyı hak etmez.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Dreger makaleyi şöyle bitiriyor: Şüphesiz en başta Chagnon’ı suçlayanların çoğu iyi niyetliydi ve adaletin yerini bulmasını istiyordu. Fakat gerçeklere göre değil politikaya göre dağıtılan adalet Engizisyon’un adaletinden farksızdır. Gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmayan, kanıtları önemsemeyen bir çaba iyi niyetli olsa da sadece bilim ve etik için değil aynı zamanda demokrasi için de tehlikelidir. Ve bu yüzden insanlık için de tehlikelidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kaynaklar:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.springerlink.com/content/1648u57278202674/"&gt;Dreger, A. (baskıda). &lt;i&gt;Darkness&lt;/i&gt;’s descent on the American Anthropological Association: A cautionary tale. &lt;i&gt;Human Nature&lt;/i&gt;.&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gregor, T. A., &amp;amp; Gross, D. R. (2004). Guilt by association: The culture of accusation and the American Anthropological Association’s investigation of &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Darkness in El Dorado&lt;/i&gt;. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;American&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Anthropologist&lt;/i&gt;, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;106&lt;/i&gt;, 687-698.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tierney, P. (2001). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Darkness in El Dorado: How scientists&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;and journalists devastated the&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Amazon&lt;/i&gt;. New York: W. W. Norton.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-CQQDz-hS85E/TjII7mYbftI/AAAAAAAAAYs/NklYF1vlYtg/s1600/800px-Alto_orinoco5.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://1.bp.blogspot.com/-CQQDz-hS85E/TjII7mYbftI/AAAAAAAAAYs/NklYF1vlYtg/s320/800px-Alto_orinoco5.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2979948982729363423?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2979948982729363423/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/amerikan-antropolojisinin-ustundeki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2979948982729363423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2979948982729363423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/amerikan-antropolojisinin-ustundeki.html' title='Amerikan Antropolojisinin Üstündeki Karanlık'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-CQQDz-hS85E/TjII7mYbftI/AAAAAAAAAYs/NklYF1vlYtg/s72-c/800px-Alto_orinoco5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-4332030409421941487</id><published>2011-07-27T03:46:00.006+03:00</published><updated>2011-07-27T16:11:37.479+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap tanıtımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim ve din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doğalcılık'/><title type='text'>Bilim ve Din Uzlaşabilir mi? Dennett ve Plantinga</title><content type='html'>&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Biri ateist biri Hıristiyan iki felsefecinin oturup bu konuyu tartıştıklarında ortak bir cevaba ulaşacaklarını düşünebilir misiniz? Ama oluyor işte. Yeni ateist ve “&lt;a href="http://www.the-brights.net/"&gt;&lt;b&gt;bright&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;” &lt;a href="http://ase.tufts.edu/cogstud/incbios/dennettd/dennettd.htm"&gt;&lt;b&gt;Daniel Dennett&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; da, Protestan &lt;a href="http://philosophy.nd.edu/people/all/profiles/plantinga-alvin/"&gt;&lt;b&gt;Alvin Plantinga&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; da soruya “evet” cevabı veriyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Söz konusu tartışma ilk olarak American Philosophical Association’ın Chicago’da 2009’da yapılan toplantısında gerçekleşmişti. Tartışma Plantinga’nın başlıktaki soruya cevap veren bir konuşması ve Dennett’ın ona cevabından oluşuyordu. Daha sonra bu tartışmanın kitap hali Plantinga’yla Dennett’ın birbirlerine verdikleri ikişer ek cevap da eklenerek bu sene Oxford University Press’ten &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;a href="http://ukcatalogue.oup.com/product/9780199738427.do?keyword=plantinga&amp;amp;sortby=pubDateDescend"&gt;&lt;b&gt;Science and Religion: Are They Compatible?&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt; başlığıyla çıktı. Bizim sayfanın da ana temalarından olan doğalcılık prensibini ve evrim teorisini sık sık tartışmanın merkezine alan bu kitabı kısaca tanıtmaya çalışacağız. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Plantinga ilk konuşmasında analitik felsefe geleneğinin temsilcisi olarak hemen tartışmanın başlığındaki terimleri sınırlıyor ve şu şekilde ifade ediyor: Modern evrim teorisiyle geleneksel teizmdeki Tanrı inancı uzlaşabilir mi? Plantinga soruya evet cevabı vermekle kalmıyor, evrim teorisiyle asıl uyumlu metafiziksel görüşün teizm olduğunu, doğalcılığın evrim teorisiyle uyuşamayacağını iddia ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Plantinga’nın modern evrim teorisine bir itirazı yok. Fakat evrimin materyalist yorumunu değil teist yorumunu kabul ediyor. Yani evrimsel biyolojideki mutasyonlar ve seçilim gibi süreçleri kabul ediyor, ama bunları Tanrı’nın yönlendirdiğini söylüyor. Bilimsel bir teori materyalizm-teizm tartışmasıyla ilgili doğrudan bir şey söyleyemeyeceğine göre bilimsel bir teori olarak evrim Tanrı’nın varlığıyla uyumludur. Tabii Tanrı’nın varlığıyla mutasyonların tamamen rastgele, amaçsız bir şekilde ortaya çıktığı fikri uyumlu değil. Ama Plantinga’ya göre mutasyonların tamamen rastgele ve amaçsız bir şekilde ortaya çıktığı fikri evrim teorisinin zorunlu bir parçası değil.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bundan sonra Plantinga’nın ünlü “Doğalcılığa Karşı Evrimsel Argüman”ı (DKEA) geliyor. Bu Plantinga’nın ilk olarak 1990’ların başında geliştirdiği, zaman içinde gözden geçirerek bugün hala savunduğu bir argüman. Göstermeye çalıştığı şey, evrim teorisi doğruysa metafiziksel doğalcılığın (doğaüstü varlıkların varolmadığı fikrinin) doğru olamayacağı. Argüman felsefe camiası içinde o kadar büyük bir ilgi uyandırdı ki 2002’de sırf bu argümanı ele alan derleme bir kitap yayınlandı (Beilby, 2002).&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Şimdi bu argümanın formel haline bakalım. E evrim teorisinin doğru olduğu, D doğalcılık prensibinin doğru olduğu, G ise bilişsel kapasitelerimizin güvenilir olduğu önermelerine karşılık geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Öncül 1: P(G|E&amp;amp;D) düşüktür. (Yani evrimin Tanrı tarafından yönlendirilmeyen bir süreç&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; olduğunu kabul edersek bu sürecin sonunda güvenilir bilgi üreten bilişsel&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; kapasitelere&amp;nbsp;sahip&amp;nbsp;varlıkların ortaya çıkma ihtimali düşüktür.)&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Öncül 2: E&amp;amp;D’yi kabul eden ve Öncül 1’in doğru olduğunu gören biri artık G’ye inanamaz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Öncül 3: G’ye inanamayan biri artık sahip olduğu hiçbir inanca güvenemez, ki buna E&amp;amp;D de &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp;dahildir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Sonuç: Dolayısıyla E&amp;amp;D’ye inanmak rasyonel değildir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Argüman sağlam görünüyor. İtiraz edilebilir gibi görünen tek öncül birincisi. Plantinga bunu savunmak amacıyla kısaca şunu söylüyor: Doğal seçilim açısından önemli olan şey hayatta kalma ve üremedir. Üreme başarısını arttıracak davranış tamamen yanlış inançlardan da kaynaklanabilir. Dolayısıyla adaptif davranışın ortaya çıkması güvenilir bilişsel kapasitelerin evrimleşmiş olacağını garanti etmez. Güvenilir bilişsel kapasitelerin, dünyayla ilgili doğru inançların ortaya çıkmasını ancak Tanrı tarafından yönlendirilmiş bir evrimsel süreç garanti edebilir. Bu yüzden evrimle asıl uzlaşamayacak olan görüş teizm değil doğalcılıktır.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;En başta söylediğimiz gibi Dennett ilk cevabında Plantinga’nın uyumluluk tezini kabul ediyor: Evrim teorisi teist inançla uyumludur. Evrimsel biyoloji Tanrı’nın evrimsel sürece hiçbir şekilde müdahale etmediğini gösteremez. Tanrısal tasarımın varolmadığını iddia edebilmek için evrim teorisiyle beraber metafiziksel doğalcılık prensibini de kabul etmek gerekir. Ve metafiziksel doğalcılık elbette bilimin zorunlu bir parçası değildir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Dennett bunları kabul etse de bunun Plantinga’nın asıl amacına (yani teizmin doğalcılıktan daha rasyonel olduğunu gösterme amacına) hizmet edemeyeceğini söylüyor. Verdiği karşı örnek ise Süpermen! Evrim teorisi Tanrı’nın evrimsel sürece karışmadığını nasıl kesin olarak gösteremezse Süpermen’in 530 milyon yıl önce Krypton gezegeninden dünyaya gelip Kambriyen Patlaması dediğimiz süreci bilinçli olarak başlatmadığını da gösteremez. Yani evrim teorisi teizm görüşüyle mantıksal olarak uyumlu ama Süpermen görüşüyle ve bunun gibi saçma sapan başka binlerce görüşle de uyumlu. Bilimle uyumlu olmak teizmi (ve Süpermen’i) makul hale getirmeye yetmiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Dennett’ın DKEA’a karşı cevabı ise çok kısa. Öncül 1’in yanlış olduğunu, bilinçli olarak yönlendirilmemiş evrimsel sürecin pekala güvenilir bilişsel kapasiteler üretebileceğini ve bunla ilgili argümanları daha önceki kitaplarında ayrıntılı olarak verdiğini söylüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bundan sonra yazarların birbirlerine verdiği ikişer kısa cevap daha var. Buralarda yazarlar sanki birbirlerini çok iyi anlamıyorlar veya anlamak için en baştaki kadar çaba sarfetmiyorlar. Mesela Plantinga Süpermen örneğine cevabında Süpermen görüşünün bariz bir şekilde saçma olduğunu, teizm görüşünün ise Süpermen’le aynı kategoriye sokulamayacağını söylüyor. Fakat Dennett’ın örneğinin amacı zaten teizmin Süpermen gibi saçma bir görüş olduğunu göstermek değil. Amaç Süpermen gibi saçma bir görüş bile bilimle uyumluyken teizmin bilimle uyumlu olduğunu söylemenin fazla bir değeri olmadığını göstermek. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İlerleyen kısımlarda Dennett teizme giderek daha küçümseyici ve alaycı tarzda yaklaşıyor. Bu da Plantinga’nın dikkatinden kaçmıyor ve bir zamanlar Richard Dawkins’in evrim teorisini inanılmaz bulanlara karşı söylediği şeyi Dennett’a karşı söylüyor: Teizmin inanılmaz, çocukça, irrasyonel olduğunu söyleyip alaycı tavır takınmak teizme karşı bir argüman geliştirmek anlamına gelmez. Dennett ise gerekli argümanları ilk kısımlarda ve başka kitaplarda geliştirdiğini düşünüyor ve burada kendini fazla yormuyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tabii kitapta burada yer veremediğimiz başka birçok argüman ve renkli örnek var. Şu ana kadar anlatılanlardan tahmin edilebileceği gibi yer yer mizah da var. Önemli meselelerin sloganlar yoluyla&amp;nbsp;değil felsefi argümanlar yoluyla tartışılmasından hoşlananlara ve kendi dünya görüşünü sarsmaya yönelik argümanlarla karşılaşmaktan çekinmeyenlere ama ağır argümanların arasına biraz mizah da katılmasını isteyenlere bu kitabı tavsiye ediyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kaynaklar:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Beilby, J. K. (ed.) (2002). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Naturalism defeated? Essays on Plantinga’s evolutionary&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;argument&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;against&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;naturalism&lt;/i&gt;. Ithaca: Cornell University Press.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Dennett, D. C., &amp;amp; Plantinga, A. (2011). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science and religion: Are they compatible&lt;/i&gt;? Oxford: Oxford University Press.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-TJT9BmoLpZ4/Ti9fO5yqwHI/AAAAAAAAAYo/Rq1nKHkQYUM/s1600/9780199738427_140.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-TJT9BmoLpZ4/Ti9fO5yqwHI/AAAAAAAAAYo/Rq1nKHkQYUM/s1600/9780199738427_140.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-4332030409421941487?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/4332030409421941487/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/bilim-ve-din-uzlasabilir-mi-dennett-ve.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/4332030409421941487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/4332030409421941487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/bilim-ve-din-uzlasabilir-mi-dennett-ve.html' title='Bilim ve Din Uzlaşabilir mi? Dennett ve Plantinga'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-TJT9BmoLpZ4/Ti9fO5yqwHI/AAAAAAAAAYo/Rq1nKHkQYUM/s72-c/9780199738427_140.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-5784146403752303754</id><published>2011-07-23T21:04:00.006+03:00</published><updated>2011-11-09T02:41:55.909+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrimsel psikoloji'/><title type='text'>Evrimsel Psikolojiden Çıkış: Eleştiriler ve Yeni Fırsatlar</title><content type='html'>&amp;nbsp;&lt;br /&gt;Geçen yıl “&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/evrimsel-psikolojiye-giris-temel.html"&gt;&lt;strong&gt;Evrimsel Psikolojiye Giriş&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;” başlıklı bir yazı yayınlamıştık. Özel anlamıyla Evrimsel Psikoloji’yi savunucularının gözünden anlatmış ve biz de büyük ölçüde savunucu bir yaklaşım benimsemiştik. Bu sefer Evrimsel Psikoloji’ye daha eleştirel bakan yeni bir makalenin tanıtımını yapacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1001109"&gt;&lt;strong&gt;Makale&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; 19 Temmuz 2011’de &lt;em&gt;PLoS Biology&lt;/em&gt; dergisinde yayınlandı. Yazarlar daha önce de evrimsel psikolojiye başka yerlerde benzer eleştiriler yöneltmiş bir grup psikolog, biyolog ve felsefeci. Yani söyledikleri şeyler tamamen yeni değil. Fakat bu eleştirileri tek bir yerde derli toplu ortaya koyması nedeniyle ve eleştiri yanında evrimsel psikolojinin önündeki yeni fırsatlara da yer vermesi nedeniyle bu makaleyi özel olarak tanıtmaya değer bulduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle eleştirilen şeyin genel anlamda psikolojiye evrimsel yaklaşım olmadığını, özel olarak “&lt;a href="http://www.psych.ucsb.edu/research/cep/"&gt;&lt;strong&gt;Santa Barbara ekolü&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;” diyebileceğimiz yaklaşım olduğunu söyleyelim. Bizim geçen yılki yazımızda tanıttığımız yaklaşım da buydu. Evrimsel psikolojiyi bu özel anlamıyla değil daha genel anlamda düşündüğümüzde makalenin yazarları da kendilerini “evrimsel psikolog” olarak tanımlamakta bir sakınca görmeyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makalede evrimsel psikolojinin temel prensiplerinden üç tanesi eleştiriliyor. Evrimsel biyoloji, gelişimsel biyoloji, genetik ve bilişsel nörobilim gibi alanlardaki son bulguların bu prensipleri yeniden düşünmeyi ve belki de bunlardan tamamen vazgeçmeyi gerektirdiği söyleniyor. Söz konusu prensipler şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İnsanın zihinsel süreçleri modern çevreye değil eski çevre şartlarına (özellikle Pleistosen Çağ şartlarına) uyum sağlayacak şekilde evrimleşmiştir. Yeni çevre şartlarına uyumu sağlayacak psikolojik mekanizmaların evrimleşmesi için henüz yeterli süre geçmemiştir. Slogan şeklindeki ifadesiyle “modern kafataslarımızın içinde taş çağından kalma zihinler taşıyoruz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlar son yıllardaki insan genetiği araştırmalarından hareketle son 10,000 yılda bile insan genomunda önemli değişiklikler olduğunu, bu değişikliklerin beyni de etkileyen cinsten olduğunu ve bunların önemli bir kısmının Darwinci seçilimden kaynaklandığını söylüyorlar. Bu genetik değişiklikler özellikle tarım ve hayvancılığa geçilmesi ve insan topluluklarının büyümesi sonucu oluştu. Yani muhtemelen son 10,000 yıl içinde ortaya çıkmış, insanın yeni çevresine uyum sağlamasına yönelik psikolojik adaptasyonlar var: Adaptasyonlar evrimsel psikologların düşündüğünden çok daha çabuk ortaya çıkabiliyor. [Bu konuyla ilgili olarak “&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2009/08/bizi-insan-yapan-ne.html"&gt;&lt;strong&gt;Bizi İnsan Yapan Ne&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;” başlıklı yazımıza da bakabilirsiniz.] Ayrıca insanlar çevrelerine pasif bir şekilde tepki vermekle kalmazlar; çevrelerini aktif bir şekilde inşa ederler. İnsanların kendi inşa ettikleri çevrenin şartlarına uyum sağlayabilmek için genetik değişiklik olmasını beklemeleri gerekmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Evrensel bir insan doğası vardır. Bu doğa insan türüne özgü olan ve doğuştan gelen evrimleşmiş psikolojik mekanizmalardan oluşur. İnsan davranışının kültürden kültüre fark göstermesi evrensel mekanizmaların değişik çevre şartlarında değişik davranışlar üretmesinden kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlar buna cevaben birkaç araştırma bulgusunu öne çıkarıyorlar. Birincisi, insan genomundaki genlerin sayısının azlığıyla insan beyninin karmaşıklığı arasındaki tezat. Genomda beyindeki bağlantıları bütün ayrıntılarıyla belirleyecek ölçüde bilgi kodlanmış olamayacağına göre beynin yapısı önemli ölçüde gelişimsel süreçte belirleniyor olmalı. Dolayısıyla zihnin temel yapısı tamamen doğuştan geliyor olamaz. Ayrıca genlerle kültürün beraber evrimleştiği yönündeki alternatif evrimsel yaklaşımı göz önüne alırsak kültürden kültüre genlerin ve dolayısıyla zihinsel süreçlerin de farklılık göstereceğini söyleyebiliriz. Zihnin yapısı tamamen evrensel de olamaz. Son olarak, evrimsel psikologlar kadınların ve erkeklerin eş seçme kriterlerinin evrensel olduğunda ısrar etse de evrimsel biyolojideki (özellikle cinsel seçilim teorisindeki) son gelişmeler cinsiyet rollerinin çevre şartlarına göre kolayca değişebileceğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Zihin genel amaçlı bir bilgisayar gibi değil, bağımsız çalışan ve farklı işlevler gören modüllerden oluşan bir bilgisayar gibi çalışır. Her bir adaptif sorunun çözümüne yönelik ayrı bir zihinsel modül vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlara göre nörobilimdeki son bulgular özellikle öğrenme, hafıza ve problem çözme gibi üst düzey bilişsel faaliyetlerde beynin büyük ölçüde genel amaçlı mekanizmalardan oluştuğuna işaret ediyor. Bunun için verdikleri örnek birleştirme yoluyla öğrenmeyi (yani klasik ve operant şartlanmayı) mümkün kılan mekanizma. Değişik hayvanlarda ve değişik öğrenme prosedürlerinde ortaya çıkan sonuçların büyük kısmının Rescorla-Wagner kuralı kullanılarak başarıyla modellenebileceğini söylüyorlar. Bu da yazarlara göre farklı öğrenme türlerinin genel bir mekanizmadan kaynaklandığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eleştiriler için ne diyebiliriz? Evrimsel psikologların bahsedilen prensiplerden tamamen vazgeçmesini gerektiriyorlar mı? Aslında makalenin yazarları da bu kadar güçlü bir iddiada bulunmuyor. Sadece evrimsel psikologların kendilerini ilgilendiren diğer alanlardaki gelişmeleri takip etmesi ve bunlar ışığında kendi prensiplerini yeniden sorgulaması gerektiğini, prensiplerde ısrar etmek yerine yeni fikirleri denemenin evrimsel psikolojide verimli açılımlar meydana getirebileceğini söylüyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu prensipleri değişmez dogmalar olarak değil de araştırmalara yön veren ve gerektiğinde vazgeçilebilecek olan pragmatik varsayımlar olarak düşünürsek daha kolay savunulabilir hale gelirler. Mesela insanlardaki adaptasyonların bugünkü şartlara değil geçmişteki çevre şartlarına yönelik olduğu prensibini ele alalım. Evrimsel psikologların zamanında neden böyle bir prensip belirlediklerinin aslında basit bir cevabı var: “Bir davranışın adaptif olmadığı gözleminden hareketle o davranışı üreten zihinsel mekanizmanın adaptasyon olamayacağı sonucuna varamayız” demeyi sağlıyor. Buna dair en sık verilen örneklerden biri yağdan ve şekerden hoşlanıyor olmamız. Etrafımızda istemediğimiz kadar yağlı ve şekerli besin maddesinin varolduğu günümüzde bu hoşlanma bizi çeşitli kalp ve damar hastalıklarına eğilimli hale getiriyor. Oysa bunlardan hoşlanmayı sağlayan mekanizma muhtemelen zamanında bizi açlıktan ölme tehlikesinden koruyan bir adaptasyon olduğu için seçilmişti. Dolayısıyla neyin adaptasyon olduğunun belirlenmesinde bugünkü şartlarda işe yarayıp yaramama tek kriter olarak kullanılamaz. Ama bu elbette dogmatik bir şekilde “modern dünyanın şartlarında işe yarayan hiçbir adaptasyon yoktur” diye ısrar etmeyi de gerektirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veya evrensel insan doğası prensibini ele alalım. “Bizi insan yapan nedir; zihnin bütün insanlarda ortak olan, bizi şempanzelerden ve dijital bilgisayarlardan farklı kılan yönleri nelerdir?” diye sorduğumuzda evrensel bir insan doğası olduğunu varsaymış oluyoruz zaten. Bu sorunun anlamlı bir soru olmadığını iddia etmek de mümkün tabii. Fakat yazarlar en azından bu makalede böyle bir şey ima etmiyorlar. Davranışla ve beyinle ilgili bazı genlerin evrensel olmadığı, kültürden kültüre fark gösterdiği bulgusu gerçekten çok ilginç ve çok önemli. Fakat bu evrensel insan doğası varsayımından vazgeçmeyi gerektirmiyor. Sadece nelerin evrensel olmadığını görmemizi sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak modüler zihin prensibini ele alalım. Tavşanlarda göz kırpma şartlanması, farelerde korku şartlanması ve insanlarda nedensel yargılarda bulunma gibi çok değişik öğrenme prosedürlerinde Rescorla-Wagner kuralının başarıyla uygulanıyor olması bu öğrenme türlerine yönelik farklı modüllerin olmadığı anlamına gelir mi? Gelmediğini görebilmek için algoritma-mekanizma ayrımını göz önüne almak yeterli. Modül dediğimizde zihinsel/beyinsel mekanizmaları kastediyoruz. Rescorla-Wagner kuralı ise bu mekanizmaların soyut düzeyde nasıl çalıştığını tasvir eden bir algoritma. Farklı mekanizmalar pekala benzer bir algoritmaya göre çalışıyor olabilir. Beyincikteki mekanizmalara dayanan göz kırpma şartlanmasının, amigdaladaki mekanizmalara dayanan korku şartlanmasının ve prefrontal korteksteki mekanizmalara dayanan nedensel yargıların, aynı algoritmaya göre çalışsalar bile, birbirlerinden farklı modüller olduğu hala savunulabilir. Modüler zihin anlayışını araştırma fikirlerine yön veren ve araştırma bulgularından hareketle değişebilecek olan bir varsayım olarak görmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene de yazarların makalenin son kısmındaki saptamalarına katılmamak elde değil. Bunlardan biri evrimsel psikolojik araştırmaların yöntemsel mantığına yönelik. Yazarlara göre evrimsel psikologlar genellikle kendi adaptasyoncu hipotezlerinden hareketle bir tahminde bulunuyorlar, araştırmalarının bulguları bu tahminle uyumlu olduğunda da hipotezlerini desteklenmiş sayıyorlar. Oysa modern bilimsel metodolojideki genel kabule göre hipotez test etme her zaman karşılaştırmalı olması gereken bir iştir. Tek bir hipotezden yola çıkıp elde edilen bulgular bunla uyumlu mu diye bakmak yerine, birden çok hipotezi göz önüne alıp bulgular en iyi hangisiyle açıklanabilir diye bakmak gerekir. “Bu bulgular adaptasyoncu olmayan hipotezlerle de uyumlu mu” sorusu evrimsel psikologların çoğu zaman es geçtiği bir soru. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca evrimsel psikoloji gerçekten içine fazla kapalı bir alan. Evrimsel biyoloji ve genetik gibi evrimsel psikolojiyi çok yakından ilgilendirmesi gereken alanlarda hem kavramsal hem ampirik birçok yenilik olurken evrimsel psikolojideki araştırma sorularının ve kullanılan yöntemlerin bunlardan neredeyse hiç etkilenmemesi çok manidar. Bu kapalılığın bir diğer göstergesi de davranışa evrimsel açıdan bakan diğer yaklaşımlardan (mesela gen-kültür evrimi veya davranışsal ekoloji) kaynaklanan araştırmaların &lt;em&gt;Science&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Nature&lt;/em&gt; gibi genel bilim dergilerinde sık sık boy gösterirken evrimsel psikolojik araştırmaların &lt;em&gt;Evolution and Human Behavior&lt;/em&gt; gibi bir avuç özelleşmiş dergiye sıkışmış olması. Diğer evrimsel yaklaşımlarla tartışmak yerine onlarla işbirliği yapmak, yan alanları tanıyıp işe yarayacak yeni kavram ve yaklaşımları benimsemek evrimsel psikolojinin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Geçen yılki yazımızın sonunda vardığımız bu sonuca ele aldığımız eleştirel makalenin yazarları da katılıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak bilim bloglarından makaleyle ilgili iki yorum. Biyokimyacı Razib Khan’ın olumlu yorumu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://blogs.discovermagazine.com/gnxp/2011/07/the-end-of-evolutionary-psychology/"&gt;http://blogs.discovermagazine.com/gnxp/2011/07/the-end-of-evolutionary-psychology/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Santa Barbara ekolünün temsilcisi psikolog Robert Kurzban’ın eleştirel yorumu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.epjournal.net/blog/2011/07/new-paper-concludes-evolutionary-psychology-is-not-%e2%80%9cunfeasible%e2%80%9d/"&gt;http://www.epjournal.net/blog/2011/07/new-paper-concludes-evolutionary-psychology-is-not-%e2%80%9cunfeasible%e2%80%9d/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1001109"&gt;Bolhuis, J. J., Brown, G. R., Richardson, R. C., &amp;amp; Laland, K. N. (2011). Darwin in mind: New opportunities for evolutionary psychology. &lt;em&gt;PloS Biology, 9&lt;/em&gt;(7): e1001109&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-s7U7HcHWh-c/TisMKNmHNzI/AAAAAAAAAYk/FlbDb7-F6-M/s1600/ehb_cover.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-s7U7HcHWh-c/TisMKNmHNzI/AAAAAAAAAYk/FlbDb7-F6-M/s1600/ehb_cover.gif" t$="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-5784146403752303754?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/evrimsel-psikolojiden-cks-elestiriler.html' title='Evrimsel Psikolojiden Çıkış: Eleştiriler ve Yeni Fırsatlar'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/5784146403752303754/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/evrimsel-psikolojiden-cks-elestiriler.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5784146403752303754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5784146403752303754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/evrimsel-psikolojiden-cks-elestiriler.html' title='Evrimsel Psikolojiden Çıkış: Eleştiriler ve Yeni Fırsatlar'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-s7U7HcHWh-c/TisMKNmHNzI/AAAAAAAAAYk/FlbDb7-F6-M/s72-c/ehb_cover.gif' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-739279599105235470</id><published>2011-07-16T23:34:00.008+03:00</published><updated>2011-07-17T23:27:18.045+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fiziksel antropoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='biyolojik determinizm'/><title type='text'>Stephen Jay Gould, Bilimde Taraflılık ve Biyolojik Determinizm</title><content type='html'>&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Stephen Jay Gould’u uzun uzun tanıtmaya gerek yok. 20. yüzyılın en ünlü evrimsel biyologlarından ve en popüler bilim yazarlarından biriydi. Ününü bilimsel buluşları kadar ideolojik açıdan sakıncalı gördüğü görüşlere yönelttiği eleştirilerle de yapmıştı. Bu görüşler arasında bilimsel ırkçılığı, adaptasyonculuğu, sosyobiyolojiyi ve genetik determinizmi sayabiliriz. 2002’de öldüğünde belki de başyapıtı olan &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Structure&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;of&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Evolutionary&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Theory&lt;/i&gt;’yi yeni bitirmişti. Gould’un eserlerinin çoğuna şuradan ulaşılabilir:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.stephenjaygould.org/"&gt;http://www.stephenjaygould.org/&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gould’un en çok tartışma yaratan kitaplarından biri 1981’de yayınladığı &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Mismeasure&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;of&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Man&lt;/i&gt; (İnsanın Yanlış Ölçümü) idi. Gould bu kitapta tarih boyunca zeka ölçümünde kullanılan iki yöntem olan kafatası ölçümlerini ve IQ testlerini eleştiriyordu. Amacı bu yollarla insan gruplarını değerleri bakımından kategorize etmeye çalışanların bilimsel taraflılıklarını ve gizli ideolojilerini ortaya koymaktı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Ad7U0Z3xzTk/TiH2mGJJJwI/AAAAAAAAAYg/BdxBx8GBHXA/s1600/journal.pbio.1001071.g002.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-Ad7U0Z3xzTk/TiH2mGJJJwI/AAAAAAAAAYg/BdxBx8GBHXA/s200/journal.pbio.1001071.g002.png" width="161" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kitapta en ağır eleştiriye maruz kalanlardan biri 19. yüzyılda yaşayan Amerikalı fiziksel antropolog Samuel George Morton’dı. Morton sahip olduğu büyük kafatası koleksiyonunu kullanarak değişik ırkların kafatası büyüklüklerini karşılaştırmıştı. Vardığı sonuç Gould’a göre Morton’ın araştırmadan önce sahip olduğu taraflılığa tamamen uyuyordu: En büyük kafatasına sahip olan ırk beyazlardı; onları Amerikan yerlileri, onları da Moğollar ve zenciler takip ediyordu. Gould Morton’ın ham verilerinin aslında vardığı sonucu desteklemediğini, Morton’ın ham verilerle çeşitli istatistiksel yöntemler kullanarak oynadığını iddia etti. Mesela Gould’a göre Morton Amerikan yerlilerini tek bir grup gibi ele alıp ortalama kafatası büyüklüklerinin beyazlardan düşük olduğunu iddia etmişti. Oysa mesela Iroquois yerlilerinin kafatası büyüklüğü beyazların ortalamasının üstündeydi. Gould’un iddiasına göre Morton büyük kafatasına sahip yerli gruplarını örneklemine fazla katmayarak sonuçlarının kendi ırkçı önyargılarına uygun çıkmasını sağlamıştı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-OkCyGxRZ8pk/TiH1S_KnnpI/AAAAAAAAAYY/ygPKmLJcvNw/s1600/journal.pbio.1001071.g001.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="194" src="http://2.bp.blogspot.com/-OkCyGxRZ8pk/TiH1S_KnnpI/AAAAAAAAAYY/ygPKmLJcvNw/s320/journal.pbio.1001071.g001.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gould’un kitabı çeşitli hatalar içerdiği için 1981’den bu yana zaman zaman eleştirilere uğradı. Gould’un hata iddialarına kayıtsız kalması ve kitabın 1996’da çıkan ikinci baskısında vardığı sonuçlarla uyuşmayan yeni araştırmaları görmezden gelmesi de ayrıca eleştiri konusu oldu. Fakat herhalde şu ana kadarki en yıkıcı eleştiri 7 Haziran 2011’de &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;PLoS&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Biology&lt;/i&gt; dergisinde çıkan makale oldu. Bu makalede bir grup antropolog Gould’un Morton’a yönelttiği suçlamaların tamamen temelsiz olduğu gösteriyor:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;a href="http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1001071"&gt;http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1001071&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Araştırmacılar Morton’ın kullandığı 670 kafatasından 308’inin hacmini yeniden ölçmüşler. İstatistiksel analizleri de tekrar kontrol etmişler. Sadece 7 kafatasının ölçümü Morton’ın ilk ölçümünden önemli derecede farklı çıkmış. Bu sapmaların hangi kafataslarında ve ne yönde olduğuna baktıklarında Morton’ın ırkçı önyargılarını destekleyecek yönde olmadığını görmüşler. Yani hatalar Morton tarafından bilinçli olarak yapılmış gibi görünmüyor ve vardığı genel sonuçları değiştirmiyor. Ayrıca analizler Amerikan yerlilerinin genel ortalamasını düşürmek için Morton’ın yerli gruplarında herhangi bir oynama yapmadığını gösteriyor. Tam tersine, asıl büyük hatalar Gould’un yaptığı hesaplamalarda var. Gould herhangi bir açıklama vermeden Morton’ın örneklemindeki bazı grupları hesaplamalardan çıkarmış ve bunun sonucunda bütün ırkların kafatası büyüklüğünün eşit olduğunu iddia etmiş. Gould ayrıca Morton’ın bilimsel yöntemiyle ilgili başka suçlamalarda da bulunuyor ve bunlar aslında Morton’ın kitabına bakıldığında asılsız olduğu kolaylıkla görülebilecek suçlamalar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Burada araştırmacıların analizinin Morton’ı ne yönden temize çıkardığının, ne yönden çıkarmadığının net olarak ortaya koyulması gerekir. Morton kendi zamanındaki birçok bilim adamı gibi ırkçıydı ve bunu saklamıyordu. Dolayısıyla analiz Morton’ın ırkçı olmadığını gösterme amaçlı değil. Morton’ın ırkçı önyargılarının vardığı bilimsel sonuçları çarpıtıp çarpıtmadığını gösterme amaçlı. İkincisi, araştırmacılar Morton’ın bulgularından hareketle onun bahsettiği ırk kategorilerinin (zenciler, Moğollar, vs.) gerçekten varolduğunu ve bu ırkların kafatası hacmi bakımından gerçekten farklı olduğunu iddia etmiyorlar. Kadın ve erkekler ortalama vücut büyüklükleri gibi ortalama kafatası büyüklükleri bakımından da farklı ve örneklemdeki ırkların hangisinde ne kadar kadın olduğunu bilmeden ırkları anlamlı olarak karşılaştırmak ve bir sıraya dizmek mümkün değil. Dolayısıyla araştırmacılar beyazların büyük kafatasına, zencilerin küçük kafatasına sahip oldukları iddiasını da doğrulamış olmuyorlar. İddia sadece Morton’ın elindeki verileri kitabında doğru bir biçimde yansıttığı şeklinde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Araştırmacılar makaleyi bir ironiye dikkat çekerek bitiriyorlar. Gould’un kitabının yayınlanmasından bu yana Morton’ın çalışması önyargıların ve taraflılığın bilimsel sonuçları nasıl çarpıtabileceğinin örneği olarak görüldü. Gould ideolojinin ve kültürel bağlamın bilimi etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu, bu tür çarpıtmaların bilimde yaygın olarak görüldüğünü iddia etmişti. Araştırmacılara göre ise Gould’un kendi yaptığı hatalar ve çarpıtmalar bu taraflılığın çok daha iyi bir örneği. Araştırmacılar bilim adamı taraflı olsa da vardığı sonuçların taraflı olmasının gerekmediğini, bilimsel yaklaşımın güçlü olan yönünün objektif olmayan bir araştırmacının bile kültürden ve ideolojiden bağımsız objektif sonuçlara varmasını mümkün kılması olduğunu söylüyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Makalenin haberi popüler basında ve bilim bloglarında yer buldu ve genellikle olumlu tepkiler aldı. The New York Times’ın konuyla ilgili haberi:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.nytimes.com/2011/06/14/science/14skull.html?_r=4&amp;amp;ref=science"&gt;http://www.nytimes.com/2011/06/14/science/14skull.html?_r=4&amp;amp;ref=science&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Fiziksel antropolog John Hawkes’un blogundan:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://johnhawks.net/weblog/topics/meta/gould-morton-lewis-2011.html"&gt;http://johnhawks.net/weblog/topics/meta/gould-morton-lewis-2011.html&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel biyolog Jerry Coyne’un blogundan:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://whyevolutionistrue.wordpress.com/2011/06/14/steve-gould-gets-it-in-the-neck/"&gt;http://whyevolutionistrue.wordpress.com/2011/06/14/steve-gould-gets-it-in-the-neck/&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Fakat herkes makalenin yazarlarından Ralph Holloway’in verdiği demeçte Gould’u “ideolojisini bilimin önüne geçiren bir şarlatan” olarak nitelendirmesinden hoşnut olmadı. Bilim yazarı John Horgan Scientific American dergisinin Web sayfasındaki blogunda Gould’un biyolojik determinizme karşı verdiği savaşı savunmaya girişti:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.scientificamerican.com/blog/post.cfm?id=defending-stephen-jay-goulds-crusad-2011-06-24"&gt;http://www.scientificamerican.com/blog/post.cfm?id=defending-stephen-jay-goulds-crusad-2011-06-24&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Horgan Morton’ın verilerinin yorumunda Gould’un haksız olabileceğini kabul ediyor, ama biyolojik determinizme tehlikeli bir ideoloji olarak karşı çıkışında tamamen haklı olduğunu söylüyor. Biyolojik determinizmden kastettiği (Gould’dan yaptığı alıntıya göre) şu: “Değişik insan grupları (ırklar, cinsiyetler, sınıflar) arasındaki sosyal ve ekonomik farklar doğuştan gelen biyolojik özelliklerden kaynaklanır ve bu yüzden toplumsal farklılıklar biyolojik farklılıkların doğru bir yansımasıdır.”&amp;nbsp; Bu şekilde bakıldığında bir değer yargısı ima etmesi (“toplumu değiştirmeye çalışmak anlamsızdır”) nedeniyle biyolojik determinizm gerçekten bir ideoloji ve birçok insanı ahlaken rahatsız edecek bir ideoloji. Fakat Horgan’ın modern bilimde biyolojik determinizmin hala varolduğu iddiası için verdiği örnekler tuhaf: İnsandaki savaş eğiliminin kökenlerinin şempanzeyle ortak atamıza kadar uzandığı iddiası; bazı insanların genetik sebeplerle saldırganlığa daha eğilimli olduğu iddiası; beyindeki bilinçsiz süreçlerin bilinçli kararlardan önce gelmesi nedeniyle özgür iradenin varolmadığı iddiası, vs. Birincisi, bu iddialarda bir değer yargısı yok. Bunlar bilimsel araştırma yoluyla (çok yakın gelecekte olmasa bile) doğru olup olmadığı saptanabilecek iddialar. Dolayısıyla bunlar ideolojik iddialar değil. İkincisi, bunların (özellikle ilk ikisinin) doğru olması davranışlarımızın tamamen genler tarafından belirlendiği ve değiştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Bir zamanlar tamamen sosyal etkilerle ortaya çıktığı zannedilen davranış eğilimlerinde genlerin de rolü olduğu anlamına geliyor. Bilişsel yetenek ve sosyal davranış farklılıklarında genlerin hiçbir rolü olamayacağına hala inanan ve buna gerekçe olarak genetik determinizmin kötülüklerini gösteren birinin Steven Pinker’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Blank Slate&lt;/i&gt; kitabını (özelikle 6. bölümü) acilen okuması gerekiyor demektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gould’un hatalarını en başta ve en ağır şekilde orijinal anlamıyla biyolojik determinizme karşı savaşanların eleştirmesi gerekiyor. Çünkü öyle görünüyor ki Gould kendi ideolojisini savunabilmek amacıyla bilimi çarpıtma yoluna gitti. Bilimi kullanmayan, bilime güvenmeyen, işine gelmediğinde bilimi kabul etmeyen birinin kendi ideolojisini savunmaya kalktığında hiçbir inanılırlığı kalmaz. Bu yüzden Horgan gibilerin öncelikle neye karşı çıkmak anlamlıdır, neyi kabul etmek gereklidir, hangi bilimsel sonuç ne amaçla kullanılabilir konularını daha iyi düşünmesi gerekir. Ahlaki ve politik ideallerin tehdit altında olduğunu düşünmek rasyonel düşünceden vazgeçmeyi gerektirecek bir bahane değil.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Kaynaklar:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gould, S. J. (1981). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The mismeasure of man&lt;/i&gt;. New York: W. W. Norton.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Lewis, J. E., DeGusta, D., Meyer,M. R., Monge, J. M., Mann, A. E., &amp;amp; Holloway, R. L. (2011). &lt;span lang="EN"&gt;The mismeasure of science: Stephen Jay Gould versus Samuel George Morton on skulls and bias. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;PLoS Biology, 9&lt;/i&gt;(6), 1-6.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Pinker, S. (2002). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The blank slate: The modern denial of human nature&lt;/i&gt;. Londra: Penguin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-739279599105235470?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/stephen-jay-gould-bilimde-tarafllk-ve.html' title='Stephen Jay Gould, Bilimde Taraflılık ve Biyolojik Determinizm'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/739279599105235470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/stephen-jay-gould-bilimde-tarafllk-ve.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/739279599105235470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/739279599105235470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/07/stephen-jay-gould-bilimde-tarafllk-ve.html' title='Stephen Jay Gould, Bilimde Taraflılık ve Biyolojik Determinizm'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Ad7U0Z3xzTk/TiH2mGJJJwI/AAAAAAAAAYg/BdxBx8GBHXA/s72-c/journal.pbio.1001071.g002.png' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2567824166348718315</id><published>2011-03-08T13:11:00.003+02:00</published><updated>2012-01-25T00:19:22.454+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='olasılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bayesçi düşünme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karar verme süreçleri'/><title type='text'>Olasılıksal Düşünme: İstatistik ve Psikoloji</title><content type='html'>&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-style: normal;"&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-style: normal;"&gt;&lt;i&gt;Hasan G. Bahçekapılı'nın bu yazısı&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;Bilim ve Ütopya dergisin'de Mart 2011'de yayınlandı.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Önünüze şu sorunun geldiğini düşünün:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 1cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 10pt;"&gt;40 yaşın üstündeki kadınlarda göğüs kanseri görülme oranı yüzde 1’dir. Göğüs kanserini tespit etmekte yaygın olarak kullanılan bir test olan mamografi göğüs kanseri olmayan kadınlarda yüzde 10, göğüs kanseri olan kadınlarda yüzde 80 pozitif sonuç vermektedir. Söz konusu yaş grubuna giren ve testten pozitif sonuç alan bir kadının gerçekten göğüs kanseri olma olasılığı nedir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Çok zor bir soru gibi görünmüyor ama terimlere aşina değilim diyorsanız biraz açalım. Pozitif sonuç demek testin üzerinde test yapılan kişide hastalığın var olduğunu söylemesi demek. Elbette hiçbir tıbbi test yüzde 100 güvenilir değil. Bir testin güvenilirliğini iki olasılık değerine bakarak ölçeriz. Birincisi testin duyarlılığı. Yani gerçekten hasta olan birine pozitif teşhis koyma olasılığı. Yukarıdaki soruda bu değer yüzde 80 olarak verilmiş. İkincisi testin yanlış pozitif teşhis koyma olasılığı. Yukarıdaki soruda bu değer yüzde 10 olarak verilmiş. Bu iki değer birbirinden bağımsızdır ve iyi bir testte bunlardan birincinin yüksek, ikincinin düşük olmasını bekleriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Şimdi soruyu tekrar düşünün: Bu testten pozitif teşhis alan birinin gerçekten hasta olma olasılığı nedir? Yüzde 70 veya üstünde bir değer olduğunu düşünüyorsanız son 30 yılda bu soruya maruz kalan doktorların büyük çoğunluğu gibi düşünüyorsunuz demektir (Casscells, Schoenberger, &amp;amp; Graboys, 1978; Eddy, 1982). Oysa gerçek değer yaklaşık yüzde 7.5. Yani testin sonucuna bakarak testi alan kişiye kanser teşhisi koyup tedaviye başlayan bir doktor vahim bir hata yapıyor demektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Sadece sıradan insanlar değil konunun uzmanı olan doktorlar bile nasıl oluyor da soruya gerçek değerin tam 10 kat üstünde bir cevap verebiliyorlar? Matematiksel açıdan baktığımızda yapılan hata hastalığın popülasyonda görülme sıklığı olan yüzde 1’i hesaba katmamak. Standart Bayes teoremini kullanarak soruya doğru cevap vermek mümkün. Fakat teoremin standart halini bu soruda kullanmak karmaşık hesaplar gerektiriyor. Herkesin bu tür hesaplamalara alışık olmasını bekleyemeyiz. Oysa sorudaki değerleri olasılık değeri olarak değil sıklık olarak düşünürsek çözüm çok daha basit hale gelebilir. Sorudaki verilerden hareketle şöyle düşünelim:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;40 yaşın üstünde kadınlardan oluşan 1000 kişilik bir grubumuz var diyelim. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Bunların 10 tanesi göğüs kanseri, 990 tanesi sağlıklıdır (yüzde 1 değerinden hareketle).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;10 kanserli kadına test yapıldığında 8 tanesi pozitif, 2 tanesi negatif teşhis alır (yüzde 80 değerinden hareketle).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;990 sağlıklı kadına test yapıldığında 99 tanesi pozitif, 891 tanesi negatif teşhis alır (yüzde 10 değerinden hareketle).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Yani test bu gruptaki kadınların 8+99=107 tanesine pozitif teşhis koyar. Bunların sadece 8 tanesi gerçekten kanserdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Dolayısıyla testin pozitif teşhis koyduğu kadınların 8/107’si, yani yaklaşık yüzde 7.5’i gerçekten kanserdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Bu şekilde düşünüldüğünde soru hem anlaşılması hem de çözülmesi çok daha basit hale geliyor. İnsanlar bu şekilde düşünmeye teşvik edildiklerinde veya sorudaki değerler en baştan olasılık cinsinden değil sıklık cinsinden verildiğinde doğru cevap verenlerin oranı çok daha yüksek oluyor (Gigerenzer, 1996). Burada yaptığımız şey insanlara matematik öğretmek değil, onları doğal olarak düşünmeye alışık oldukları şekilde düşünmeye yönlendirmek. İnsanlar bu şekilde “Bayesçi düşünme”yi çok daha kolay öğrenebiliyorlar (Gigerenzer &amp;amp; Hoffrage, 2005).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Olasılıksal Düşünme Hataları&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Son 40-50 yılda yapılan psikolojik araştırmalar hem sıradan insanların hem de uzman olması beklenen kişilerin hem laboratuvar testlerinde hem de gerçek hayat durumlarında en temel olasılık kurallarını ihlal ettiğini ve hatalı yargılarda bulunduğunu gösteriyor. Bu hataların en belli başlı olanlarıyla ilgili örnekler verelim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Birleştirme hatası: İnsanlar “zeki, konuşkan, felsefe mezunu, ırkçılık ve nükleer silah karşıtı” olarak betimlenen bir kişinin “feminist ve veznedar” olma olasılığını “veznedar” olma olasılığından yüksek görüyorlar. Benzer şekilde aşırı kilolu ve sigara içen birinin 5 yıl içinde “kalp krizi geçirme ve ülser olma” olasılığını “ülser olma” olasılığından yüksek görüyorlar. Oysa olasılık kuralları gereği iki olayının birleşiminin olasılığı bu olaylardan tekinin olasılığından yüksek olamaz (Tversky &amp;amp; Kahneman, 1983).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Kumarbaz hatası: Birçok insan hilesiz bir para üst üste 5 kere atıldığında ve hepsi yazı geldiğinde 6. seferde tura gelme olasılığının artık daha yüksek olduğunu düşünüyor. Oysa yazı-tura atışları gibi bağımsız olaylarda daha önce ne olduğu bundan sonra ne olacağını etkilemez (Tversky &amp;amp; Kahneman, 1974).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;“Sıcak el” hatası: Kumarbaz hatasının tersi olarak düşünülebilir: Üst üste gelen tekrarların anlamlı bir örüntü oluşturduğuna ve devam edeceğine yönelik inanç. Mesela insanların çoğu üst üste birkaç atışı sokan bir basketbol oyuncusunun o anda “elinin sıcak” olduğunu ve bir sonraki atışı sokma olasılığının her zamankinden yüksek olduğunu düşünüyor. Oysa gerçek oyuncuların atış istatistikleri üzerinde yapılan analizler oyuncunun bir atışı sokmasının bir sonraki atışı sokma olasılığını etkilemediğini gösteriyor. Buradaki temel hata şu: İnsanlar eldeki gözlem verilerinde rastlantısallıktan en ufak bir sapma olduğunda bunun şansla açıklanamayacağını düşünüyorlar ve veride aslında var olmayan örüntüler fark ettiklerini zannediyorlar (Gilovich, Vallone, &amp;amp; Tversky, 1985).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Olasılık eşleştirme ve maksimize etme: Önünüzdeki ışık bazen yeşil bazen kırmızı yanıyor diyelim. Göründüğü kadarıyla kırmızı ve yeşillerin sırası herhangi bir örüntüye uymuyor. Fakat biraz gözledikçe denemelerin yüzde 70’inde kırmızı, yüzde 30’unda yeşil yandığını fark ediyorsunuz. Sizden 100 deneme boyunca mümkün olduğu kadar çok sayıda doğru tahmin yapmanız isteniyor. Tahminlerinizi kırmızı ve yeşil arasında nasıl dağıtırsınız? İnsanların büyük çoğunluğu her bir denemedeki rengi doğru tahmin edebilmek için denemelerin yüzde 70’inde kırmızı, yüzde 30’unda yeşil tahmininde bulunuyorlar. Oysa bu optimal olmayan bir strateji. Bu şekilde ortalama (70x0.70)+(30x0.30)=58 denemede doğru tahmin yaparsanız. 30 denemede tahmininizin yanlış çıkacağını kabul ederek sürekli kırmızı tahmininde bulunduğunuzda ise 70 denemede doğru tahmin yaparsınız. Yani tek tek her bir denemede doğru tahmin yapmanın mümkün olmadığını kabul etmek doğru tahmin oranını arttırıyor (Stanovich, 2010).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Klinik ve istatistiksel tahmin: Elimizde bir kişiyle ilgili çeşitli veriler (görüşme notları, test sonuçları, geçmiş hayat bilgileri, vs.) var diyelim. Bütün bu bilgileri bir araya getirip bir sonuca varmanın (mesela hastalık var-yok teşhisi koymanın veya okula kabul etme-etmeme kararı vermenin) en isabetli yolu nedir? Çoğu kişiye ve bu alandaki araştırma sonuçlarını bilmeyen birçok uzmana göre klinik/sezgisel yöntem. Yani bir uzmanın bütün o verilerden edindiği izlenimden çıkardığı tahmin. Oysa son 50 yılda yapılan araştırmalar bütün o verileri bir araya getiren lineer bir denklemden oluşan modelin uzmanlardan hemen hemen her zaman daha isabetli tahminler yaptığını gösteriyor. İstatistiksel/mekanik modele girilen hangi verinin ne kadar önemli olduğu bilgisinin tamamen uzmanın yargısına dayandığı durumda bile model uzmandan daha iyi teşhis/tahmin yapıyor. Buradaki farkı yaratan şey modelin tahmin yapma prosedürünü her vakada aynı şekilde tutarlı olarak kullanması, uzmanın ise gelen vakanın özelliğine göre isabet oranını arttırmak için prosedürde değişiklik yapması. Yani her vakayı özel sayıp her birinde ayrı bir ölçüt kullanmak isabet oranının düşmesine yol açıyor (Grove &amp;amp; Meehl, 1996; Swets ve ark., 2000).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Çözüm Yolları&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Kesinlik içermeyen, dolayısıyla olasılıksal akıl yürütme gerektiren durumlarla günlük hayatın birçok alanında karşılaşıyoruz. Kişisel sağlıkla ilgili kararlar, mahkemelerde yargıyla ilgili kararlar ve ekonomik yatırımlarla ilgili kararlar belirsizliğin olduğu durumlarda doğru akıl yürütme gerektiriyor. İnsanların böyle durumlarda daha sağlıklı karar vermelerini sağlamak için ne yapabiliriz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;En temel çözüm elbette erken yaşta başlayan eğitim. Gigerenzer ve arkadaşlarına (2007) göre ilk istatistik dersini üniversitede almak demek çok geç kalmak demek. Olasılıksal düşünme ve istatistik eğitimi ilköğretimde başlamalı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Özellikle sağlık hizmetlerinden yararlananların bu gibi konularda doğru düşünmeye başlamaları için atmaları gereken ilk adım “kesinlik yanılgısı”ndan kurtulmaları (Gigerenzer, 2002). Yani hiçbir test sonucunun, teşhisin ve tedavinin kesinlik içeremeyeceğinin farkına varmaları ve “Olasılık nedir?” diye sormaya başlamaları.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Bir başka adım olasılıkla ilgili bilgiyi kafa karıştırıcı olmayan bir şekilde aktarmak. Mesela doktor Prozac verdiği hastasına yan etki olarak cinsel sorun yaşama olasılığının yüzde 30 olduğunu söylüyor. Bu açık bir bilgi aktarımı değil çünkü verilen olasılık değerinin referans grubunun ne olduğu belli değil: Neyin yüzde 30’u? Hasta bu bilgiden hareketle cinsel deneyimlerinin yüzde 30’unda sorun yaşayacağını düşünüyor. Oysa doktorun kastettiği şey bu ilacı kullananların yüzde 30’unda cinsel sorun görüldüğü (Gigerenzer, 2002).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Önerilen bir tedavinin ne kadar etkili olduğuna hastanın karar verebilmesi için de tedavinin ölüm riskini ne kadar azalttığıyla ilgili bilginin açık bir şekilde aktarılması gerekir. Mesela doktor mamografi testine girmenin göğüs kanserinden ölme riskini yüzde 25 azalttığını söylüyor. Verilen değerin mutlak risk mi yoksa göreceli risk mi olduğunu bilmeden buradan bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Doktorun söylemek istediği aslında şu: Mamografi testine girmeyen 1000 kadından 4’ü göğüs kanserinden ölürken mamografi testine giren 1000 kadından sadece 3’ü ölüyor. Yani doktor göreceli risk azalmasından bahsediyor. Oysa teste girmenin 1000 kadından 1 tanesinin kurtulmasını sağladığı söylense, yani bilgi mutlak risk azalması şeklinde aktarılsa, hasta bilgiyi daha kolay anlayıp tedaviyle ilgili daha bilinçli bir karar verebilecek (Gigerenzer ve ark., 2007).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Son olarak gereken adım da verilen olasılıksal bilgiyi kullanarak doğru sonuçlara varabilmek. Özellikle uzun yıllar boyunca olasılık ve istatistik eğitimi almamış insanlarda bunu sağlamanın en kolay yolu yapılması gereken hesabı basitleştirerek problemi ortaya koymak. Başta verilen örnekten de görülebileceği gibi psikolojik araştırmalar insanların şartlı olasılıklar cinsinden değil sıklıklar cinsinden düşünmeyi daha doğal ve basit bulduğunu gösteriyor. Bu konudaki en basit eğitim insanlara karşılaştıkları olasılık problemini nasıl sıklık problemi haline getireceklerini öğretmek olabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Sonuç&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Ne kadar kesin bilgiye sahip olmayı istesek de tamamen yok edilemez belirsizliklerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla bu dünyayla baş edebilmek için belirsizliklerle, olasılıklarla ilgili doğru düşünmeyi öğrenmek gerekiyor. İşte bu yüzden yazının başlığında zikrettiğimiz iki şeye ihtiyacımız var. Bir tıp kurumunun başkanı bunu şu şekilde ifade ediyor (Gigerenzer, 2002, s. 94):&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 1cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 10pt;"&gt;Çok az doktor bilimsel bir araştırmayı anlayabilecek ve değerlendirebilecek bir eğitim alıyor. Ben cerrah olmayı seçtim çünkü iki şeyden uzak durmak istiyordum: istatistik ve psikoloji. Şimdi anlıyorum ki ikisi de vazgeçilmez şeyler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Kaynaklar&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Casscells, W., Schoenberger, A., &amp;amp; Graboys, T. (1978). Interpretation by physicians of clinical laboratory results. &lt;i&gt;New England Journal of Medicine, 299&lt;/i&gt;, 999-1001.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Eddy, D. M. (1982). Probabilistic reasoning in clinical medicine: Problems and opportunities. D. Kahneman, P. Slovic, &amp;amp; A. Tversky (Ed.), &lt;i&gt;Judgment under uncertainty: Heuristics and biases&lt;/i&gt; kitabında (s. 249-267). Cambridge: Cambridge University Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Gigerenzer, G. (1996). The psychology of good judgment: Frequency formats and simple algorithms. &lt;i&gt;Medical Decision Making, 16&lt;/i&gt;, 273-280.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Gigerenzer, G. (2002). &lt;i&gt;Calculated risks: How to know when numbers deceive you&lt;/i&gt;. New York: Simon &amp;amp; Schuster.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Gigerenzer, G., &amp;amp; Hoffrage, U. (1995). How to improve Bayesian reasoning without instruction: Frequency formats. &lt;i&gt;Psychological Review, 102&lt;/i&gt;, 684–704.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Gigerenzer, G., Gaissmaier, W., Kurz-Milcke, E., Schwartz, L. M., &amp;amp; Woloshin, S. (2007). Helping doctors and patients make sense of health statistics. &lt;i&gt;Psychological Science in the Public Interest, 8,&lt;/i&gt; 53-96.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Gilovich, T., Vallone, R., &amp;amp; Tversky, A. (1985). The hot hand in basketball: On the misperception of random sequences. &lt;i&gt;Cognitive Psychology, 17&lt;/i&gt;, 295-314.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-GB" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Grove, W. M., &amp;amp; Meehl, P. E. (1996). Comparative efficiency of informal (subjective, impressionistic) and formal (mechanical, algorithmic) prediction procedures: The clinical-statistical controversy. &lt;i&gt;Psychology, Public Policy, and Law, 2&lt;/i&gt;, 293-323.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 0.2pt; text-indent: -0.2pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Hoffrage, U., &amp;amp; Gigerenzer, G. (1998). Using natural frequencies to improve diagnostic &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 0.2pt; text-indent: -0.2pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; inferences. &lt;i&gt;Academic Medicine, 73&lt;/i&gt;, 538–540.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin-bottom: 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Stanovich, K. E. (2010). &lt;i&gt;How to think straight about psychology&lt;/i&gt;. New York: Pearson.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Swets, J. A., Dawes, R. M., &amp;amp; Monahan, J. (2000). Psychological science can improve diagnostic decisions. &lt;i&gt;Psychological Science in the Public Interest, 1&lt;/i&gt;, 1-26.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Tversky, A., &amp;amp; Kahneman, D. (1974). Judgment under uncertainty: Heuristics and biases. &lt;i&gt;Science, 185&lt;/i&gt;, 1124-1131.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm 0cm 0pt 35.45pt; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Tversky, A., &amp;amp; Kahneman, D. (1983). Extensional vs. intuitive reasoning: The conjunction fallacy in probability judgment. &lt;i&gt;Psychological Review, 90&lt;/i&gt;, 293–315.&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh4.googleusercontent.com/-Y_1bEMEN2TA/TXYOtXhcwfI/AAAAAAAAAYU/pUTOPnymCXc/s1600/mathdice.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://lh4.googleusercontent.com/-Y_1bEMEN2TA/TXYOtXhcwfI/AAAAAAAAAYU/pUTOPnymCXc/s1600/mathdice.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2567824166348718315?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2567824166348718315/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/03/olaslksal-dusunme-istatistik-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2567824166348718315'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2567824166348718315'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/03/olaslksal-dusunme-istatistik-ve.html' title='Olasılıksal Düşünme: İstatistik ve Psikoloji'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh4.googleusercontent.com/-Y_1bEMEN2TA/TXYOtXhcwfI/AAAAAAAAAYU/pUTOPnymCXc/s72-c/mathdice.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-9124066976421174126</id><published>2011-02-07T01:26:00.004+02:00</published><updated>2011-11-09T19:40:29.440+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrim eğitimi'/><title type='text'>“İran mı Oluyoruz” Yanlış Soru mu?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Geçen yılın Şubat ayında İsrail Eğitim Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili evrim karşıtı açıklamalar yapınca ülkenin bilim adamlarının ve eğitimcilerinin tepkisini çekmişti. Yetkili özellikle ders kitaplarında insanların maymundan geldiği fikrinin dile getirilmesinden duyduğu rahatsızlığı belirtmiş, bu konuda farklı görüşler olduğunu, evrim teorisini kabul etmeyen çok kişi olduğunu ve bakanlık olarak ders kitaplarını bu açıdan gözden geçireceklerini söylemişti. İsrail’in önde gelen bilim adamlarından jeolog Yehoşua Kolodny’nin buna gösterdiği tepki ilginçti: “İran’la savaşmamıza gerek kalmadı; biz İran olduk bile!”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Kolodny’nin ima ettiği şey açık: Bilim eğitimine bu tür bir dinsel temelli müdahale ancak İran gibi teokratik ve otoriter bir ülkede olabilir. Ama gerçekten öyle mi acaba? İran’da ve Orta Doğu’nun geri kalanında bilim eğitiminde evrim teorisinin ve yaratılışçılığın yeri nedir? &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Evolution&lt;/i&gt; dergisinin Ocak 2011 sayısında biyolog ve Orta Doğu uzmanı Elise Burton bu soruya cevap veren bir makale yayınladı. Vardığı sonuçlar çok şaşırtıcı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Burton makalede öncelikli olarak İran’da ilk ve orta öğretimde okutulan ders kitaplarında evrimle ilgili konuların nasıl geçtiğinden bahsediyor. Mesela devletin hazırladığı ve 5. sınıfta zorunlu olarak okutulan fen kitabında Kuran’da yer alan yaratılış hikayesi değil, modern bilimde kabul edilen fikirler anlatılıyor: dünyanın milyarlarca yıl önce oluştuğu, hayatın denizde başladığı, kıtaların zaman içinde yer değiştirerek bugünkü halini aldığı, vs. 8. sınıf fen kitabında ise tarihsel bağlamı içinde doğrudan evrim teorisinden bahsediliyor: Darwin’in doğal seçilimle ilgili gözlemleri, Lamarck’ın fikirlerinin reddedilmesi, genetik mutasyonların keşfi, vs. Ardından evrimi destekleyen veriler olarak karşılaştırmalı embriyolojiden ve homolog yapılardan bahsediliyor. Belki en ilginci de kitapta evrimi destekleyen geçiş formlarının var olduğunun söylenmesi ve buna örnek olarak sürüngen özelliklerine sahip bir kuş olan &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Archaeopteryx&lt;/i&gt; fosilinin gösterilmesi. 12. sınıf (yani lise son) biyoloji ders kitabında da evrimden ve popülasyon genetiğinden birkaç ünitede bahsediliyor. Bilimsel verilerin yanında Darwin de genellikle olumlu bir tarzda tanıtılıyor ve dinsel tepkilerden çekindiği için görüşlerini uzun bir süre yayınlamadığı söyleniyor. Ayrıca kitapta Darwin’in modern bilime etkisi ve onun başlattığı araştırma programını devam ettiren Batılı çağdaş bilim adamları anlatılıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Sonuç olarak İran’daki bilim eğitimi İsrail’de Kolodny’nin (ve Türkiye’de çoğumuzun) zannettiği gibi yaratılışçılıkla ve dinsel dogmalarla çarpıtılmış bir eğitim değil. Öyle görünüyor ki özellikle evrim teorisi eğitimi teokratik İran’da değil asıl laik İsrail’de ve Türkiye’de daha büyük bir tehdit altında. Burton buradan “İslam dünyası” denen şeyin kendi içinde farklılık göstermeyen tek bir bütün olmadığı, her İslam ülkesindeki eğitimin kendine özgü tarihsel ve siyasi şartlara göre şekillendiği ve her ülkenin kendi başına incelenmesi gerektiği sonucuna varıyor. Herhalde bize düşen de “Bilim eğitiminde İran’ın seviyesine nasıl ulaşabiliriz?” diye düşünmeye başlamak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;a href="http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1558-5646.2010.01113.x/abstract"&gt;Burton, E. K. (2011). Evolution and creationism in Middle Eastern education: A new perspective. Evolution, 65, 301-304.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TU8uBB4f9MI/AAAAAAAAAYQ/_e3nuDOyOL0/s1600/images_.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TU8uBB4f9MI/AAAAAAAAAYQ/_e3nuDOyOL0/s1600/images_.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-9124066976421174126?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/9124066976421174126/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/02/iran-m-oluyoruz-yanls-soru-mu.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/9124066976421174126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/9124066976421174126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2011/02/iran-m-oluyoruz-yanls-soru-mu.html' title='“İran mı Oluyoruz” Yanlış Soru mu?'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TU8uBB4f9MI/AAAAAAAAAYQ/_e3nuDOyOL0/s72-c/images_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-633757277748287553</id><published>2010-10-29T16:48:00.008+03:00</published><updated>2011-11-09T19:40:57.346+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap tanıtımı'/><title type='text'>Royal Society Kitap Ödülü: Life Ascending</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Royal Society İngiltere’nin (daha doğrusu Birleşik Krallık’ın) bilimler akademisi. Aynı zamanda dünyanın en eski bilimler akademisi olma özelliğini taşıyor. Zamanında Newton’ın ve Kelvin’in başkanlığını yaptığı bir kurum. 1988’den beri de çok saygın bir bilim kitapları ödülü veriyor. Her yıl verilen ödül bir önceki yılın en başarılı popüler bilim kitabına veriliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;a href="http://royalsociety.org/sciencebooks/"&gt;http://royalsociety.org/sciencebooks/&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Geçen yıl bildiğimiz gibi bilim çevrelerinde Darwin ve evrim yılıydı. Royal Society’nin Ağustos ayında açıkladığı altı finalist kitap arasında da bir tane evrim kitabı vardı. Bu daha önce bu blogda bahsini ettiğimiz Dawkins’in veya Coyne’un çok popüler olan Darwin yılı kitapları değil, Nick Lane’in daha az popüler &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Life Ascending&lt;/i&gt; kitabıydı. Ve geçen hafta ödülü Nick Lane’in kitabının kazandığı açıklandı. Geçen yılın bütün evrim kitaplarını ve hatta diğer bütün bilim kitaplarını geride bırakarak bu ödüle değer görülen kitap ve yazarı hakkında kısaca bilgi verelim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Nick Lane University College London’ın Genetics, Evolution and Environment bölümünde biyokimyacı. Daha önce de oksijenin ve mitokondrilerin evrimsel tarihteki rolüyle ilgili popüler kitaplar yazmış. 2009’da çıkan &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Life Ascending: The Ten Great Inventions of Evolution&lt;/i&gt; kitabı ise evrimsel sürecin en başından bugüne kadar ortaya çıkan 10 önemli değişimi veya “icadı” anlatıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;a href="http://books.wwnorton.com/books/detail.aspx?ID=12032"&gt;http://books.wwnorton.com/books/detail.aspx?ID=12032&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TMrQe90DBnI/AAAAAAAAAYE/DeBgGNTyp4k/s1600/life-ascending-cover440.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TMrQe90DBnI/AAAAAAAAAYE/DeBgGNTyp4k/s320/life-ascending-cover440.jpg" width="216" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 16px;"&gt;Kitapta ele alınan icatlar sırasıyla şunlar:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;1. Hayatın kökeni&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;2. DNA&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;3. Fotosentez&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;4. Karmaşık (ökaryotik) hücre&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;5. Cinsiyet (eşeyli üreme)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;6. Hareket&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;7. Görme&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;8. Sıcakkanlılık&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;9. Bilinç&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;10. Ölüm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 16px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 16px;"&gt;Evrimsel tarihte ortaya çıkan önemli gelişmeler bunlardan ibaret değil elbette. Lane kendi seçimlerinin biraz kişisel olduğunu kabul ediyor. Ama seçim yaparken birkaç objektif ölçüt de kullanmış. Bunlardan biri icadın dünyadaki hayat üzerinde devrimsel bir etkisinin olması. Fotosentez atmosferdeki oksijen oranını arttırması ve hayvanların ortaya çıkmasını mümkün kılması nedeniyle bu türden bir icat. Bir başka ölçüt icadın bugünkü hayatımız üzerinde önemli bir etkisinin olması. Cinsiyet ve ölüm bu türden icatlar. Aynı zamanda ilk bakışta evrimsel süreç içinde ortaya çıkmasını beklemeyeceğimiz gelişmeler. Neden ortaya çıkmış olabilecekleri hakkındaki fikirleri Lane son araştırmalar ışığında anlatıyor. Üçüncü bir ölçüt icadın doğal seçilim yoluyla evrimin ürünü olması, yani kültürel evrimin ürünü olmaması. Bu yüzden Lane bilinci listesine dahil ederken dili dışarıda bıraktığını söylüyor. Dilin biyolojik değil kültürel evrimin ürünü olduğuna fikrine ve kültürel evrimin doğal seçilim yoluyla işlemediği fikrine itiraz edilebilir elbette. Biyokimyacı olan Lane’in davranışsal ve sosyal evrimle ilgili son gelişmelere hakim olmaması çok şaşırtıcı değil. Son olarak Lane icadın sembolik veya “ikonik” önemi olması gerektiğini söylüyor. Mesela gözün evrimi Darwin’in zamanından beri bu tür bir öneme sahip. Bütün bu konular klasik fosil verileri ve genlere dayalı soy ağaçları yanında moleküler biyolojinin daha yeni yöntemleri ışığında inceleniyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;Kitap bir üniversite öğrencisinin anlayabileceği düzeyde yazılmış. Sondaki kaynakça birincil literatüre referans vermesiyle bu konularda daha öte bilgi almak isteyen okuyucuya da yol gösteriyor. Klasik konuları tekrar etmek yerine evrimi en yeni araştırma bulguları ışığında tanıtan bu kitabın en kısa zamanda Türkçe’ye çevrilmesini diliyoruz.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-633757277748287553?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/633757277748287553/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/10/royal-society-kitap-odulu-life.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/633757277748287553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/633757277748287553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/10/royal-society-kitap-odulu-life.html' title='Royal Society Kitap Ödülü: Life Ascending'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TMrQe90DBnI/AAAAAAAAAYE/DeBgGNTyp4k/s72-c/life-ascending-cover440.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7428454981476276340</id><published>2010-10-21T03:00:00.006+03:00</published><updated>2012-01-25T12:25:03.851+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim felsefesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim ve toplum'/><title type='text'>Bilimsel Özgürlük Üzerine</title><content type='html'>&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Akademik dünya içinde bilimsel özgürlük vazgeçilmezliği tartışmasız kabul edilen bir prensip. Bilim adamları günlük hayatta “bilim gerçekten özgür olmalı mı” diye oturup düşünmezler. Öyle olması gerektiğini varsayarlar. Bilimsel özgürlüğe bir tehdit olduğunda da genellikle öfkeli ve beylik laflarla özgürlüklerini savunurlar ve bunun herkes için otomatik olarak ikna edici olmasını beklerler. Oysa başka bütün hak ve özgürlükler gibi bilimsel özgürlüğün de kerameti kendinden menkul değil. Gerektiğinde sloganlara sığınmadan rasyonel düzeyde savunulabilmesi, aynı zamanda sınırlarının da belirlenmesi gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bielefeld Üniversitesi’nden felsefeci &lt;a href="http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0039368110000154"&gt;&lt;strong&gt;Torsten Wilholt (2010)&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt; birkaç ay önce tam bu konuda bir makale yayınladı. Bu yazıda Wilholt’un bilimsel özgürlüğü savunmak amacıyla ileri sürdüğü iki argümanı kısaca ele alacağız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TL-Bwk4FLMI/AAAAAAAAAX4/wqrZPbkc2ak/s1600/scientiic+freedom.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TL-Bwk4FLMI/AAAAAAAAAX4/wqrZPbkc2ak/s320/scientiic+freedom.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Öncelikle bilimsel özgürlük dendiğinde birden fazla şeyin kastedilebileceğinin farkında olmak gerekir. En temelde bilimsel özgürlük bilim adamlarının kendi seçtikleri konularda kendi seçtikleri yöntem ve yaklaşımlarla araştırma yapma hakkıdır. Biraz daha ileri gidersek bu özgürlük bilim adamlarının toplumdan veya devletten önemli gördükleri konularda araştırma yapabilmek için gerekli kaynakları isteme hakkı olarak da düşünülebilir. Bilimsel özgürlüğün bu iki yorumunun farklı argümanlarla savunulması gerektiği açıktır. Diğer bir belirsizlik özgürlüğün öznesinin kim olduğu konusunda. İlk bakışta özne bir birey olarak bilim adamı diye düşünülebilir. Fakat tek tek bilim adamlarının araştırma isteklerinin, içinde bulundukları araştırma grubunun lideri tarafından veya araştırma fonlarının nasıl dağıtılacağına karar veren kişiler tarafından kısıtlanması genellikle bilimsel özgürlüğün kısıtlanması olarak görülmez. Bu durumda bilimsel özgürlüğün öznesi bir araştırma grubu, hatta bütün bir bilim camiası olarak da düşünülebilir. Bu bakışa göre bu camianın özerk olması, bilimsel konulardaki kararları dış etkilerden bağımsız olarak verebilmesi, bilimsel özgürlükten asıl anlaşılması gereken şeydir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu girişten sonra Wilholt’un argümanlarına geçelim. İlk argümana göre bilim adamları (ve aslında herkes) araştırma ve bilgi edinme sürecinde özgür olmalıdır çünkü toplumun kolektif bilgisinin ilerlemesi en iyi bu yolla sağlanır. Araştırma konularının ve yaklaşımların özgürce seçilmesinin yarattığı çeşitlilik doğrulara ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Wilholt buna epistemolojik argüman diyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Burada yapılan birkaç varsayım var. En başta kolektif bilginin ilerlemesinin arzu edilir bir şey olduğu. Bunu sorgulamak meseleye çok baştan başlamayı gerektireceği için bu konuda genel uzlaşma olduğunu varsayalım. Diğer varsayımlar 1) bilimsel özgürlüğün çeşitliliğe yol açacağı ve 2) çeşitliliğin doğruya ulaşmayı ve bilginin ilerlemesini hızlandıracağı. Çeşitliliğin istenen etkiyi ortaya çıkarması bazı şartlara bağlı. Farklı yaklaşımlar benimseyen bilim adamlarının birbirlerinin ne yaptığından haberdar olması ve birbirlerini eleştirebilmesi ve eleştirilerden hareketle yaklaşımların değişebilmesi bu şartlardan bazıları. Aksi halde çeşitlilik doğruya ulaşma sonucunu değil yanlışlarda ısrar etme sonucunu da doğurabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bilimsel özgürlüğün zorunlu olarak çeşitliliğin artmasına yol açacağı da garanti değil. Amaç çeşitliliği sağlamaksa bilim adamlarını özgür bırakmak yerine bir merkezi otoritenin konuları ve yaklaşımları bilim adamlarına dağıtmasını sağlamak daha iyi bir yöntem olmaz mı? Prensipte mümkün olsa da Wilholt bilim adamlarının ne yaptığıyla ilgili yerel bilgileri toplamak ve buna göre bir dağılım yapmak devasa bir proje gerektireceği için pratikte bilim adamlarını özgür bırakmanın daha uygun bir yöntem olacağını söylüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Ayrıca bilimsel araştırmanın bilginin ilerlemesiyle ilgili getirilerini olası götürüleriyle beraber düşünüp tartarak karar vermek gerekir. Götürü deyince araştırmanın hem mali bedelini hem de yarattığı fiziksel ve ahlaki riskleri kastediyoruz. Aşırı pahalı, riskli veya vicdanları rahatsız edici olması araştırmanın epistemolojik getirisinin önüne geçebilir. Dünya dışı uygarlıkları saptamayla, nükleer silahlarla veya insan klonlamayla ilgili araştırmalar bunla ilgili akla gelebilecek örnekler. Tabii sırf bazı kesimleri rahatsız edebilir diye toplumsal politikaların belirlenmesinde önemli olacak bilgileri ortaya koyacak tür araştırmaların da engellenmemesi gerekir. Cinsler, sınıflar ve ırklar arasındaki yetenek farklarıyla ilgili araştırmalar bunla ilgili akla gelebilecek örnekler. Burada önemli olan getiri-götürü analizinin ve sonunda verilecek kararın dogmatik ve otoriter nitelikte olmaması, sağlam bilgilerden hareket eden geniş katılımlı rasyonel bir tartışmaya ve uzlaşmaya dayanması.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Wilholt’un ikinci argümanı politik bir argüman. Buna göre bir toplumdaki bireyler politik tercihlerini dünyanın nasıl olduğuyla ilgili inanışlarına dayanarak yaparlar. Politik tercihlerin amaca ulaşır nitelikte olması bu inanışların doğru olmasına bağlıdır. Bu inanışlar da genellikle doğrudan veya dolaylı olarak bilimsel araştırma bulgularından hareketle şekillenir. Dolayısıyla bilimsel araştırmanın politik güçlerin kontrolünden bağımsız olması gerekir. Aksi halde basının politik güçlerin kontrolünde olduğu duruma benzer şekilde demokratik süreç aksamaya uğrar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İlk bakışta makul görünse de bu argümana hemen yöneltilebilecek bir itiraz var. O da bilimsel özgürlüğün demokrasiyi sınırlandırıyor oluşu. Zira bilimin özgür olup olmamasına demokratik süreç sonunda karar verilsin demek yerine bilimin özgür olması gerektiğini en baştan kabul ediyoruz ve toplumun bu konudaki tercih hakkını sınırlamış oluyoruz. Mesela çoğunluk bir tür araştırmanın yapılmamasını istese bile bu konuda çoğunluğun tercihine öncelik vermiyoruz. Bir anlamda bilimi özel korumaya almış oluyoruz. Bilimin bu tür bir özel koruma istemeye hakkı var mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Wilholt’a göre bu itiraz çok kısıtlı bir demokrasi anlayışına sahip olmaktan kaynaklanıyor. Demokrasi temelde çoğunluğun hakimiyetine değil aklın hakimiyetine dayanan bir sistemdir. Demokrasilerde bireylerin politik tercihlerini hayata geçirmesinden daha öncelikli olan bireylerin kendi değerlerine, ihtiyaçlarına ve çıkarlarına uygun politik tercihleri geliştirebilmeleridir. Yalanın ve yanlış bilgilerin hakim olduğu bir toplumda bireylerin politik tercihleri onların gerçek çıkarlarından kopuk olacağı için o tercihlerin hayata geçmesinin zaten bir anlamı olmayacaktır. Dolayısıyla doğru bilgilerin ortaya çıkarılması ve bunların serbestçe paylaşılabilmesi demokratik sistemin sağlıklı işleyebilmesinin bir ön şartıdır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Tercihleri sorgulanamaz olarak gören ve demokratik sistemi sadece bunların hayata geçirilmesinin yolu sayan anlayış çok kısıtlı bir anlayıştır. Tercihlerin doğru bilgilerden ve rasyonel tartışmadan hareketle sorgulanabilmesi ve ancak bundan sonra oluşturulması gerekir. Bu yüzden bilimsel özgürlük demokratik sistem için vazgeçilmezdir. Bilimsel özgürlüğü kısıtlamaya kalkan bir demokrasi kendi meşruiyetini zedeliyor demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TMT-gWMuikI/AAAAAAAAAYA/zuuhNqGmUpA/s1600/Untitled1.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="76" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TMT-gWMuikI/AAAAAAAAAYA/zuuhNqGmUpA/s400/Untitled1.png" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Politik argümana bir diğer olası itiraz bilimin ideolojik açıdan masum olmadığı, kurumsallaşmış bilimin doğrudan politik güçlerin kontrolünde olmasa da zaten egemen ideolojinin çıkarlarına hizmet ediyor olduğudur. Fakat bilim-ideoloji ilişkisi aslında başka bir tartışmanın konusudur. Politik argümanı savunanlar sırf bilimsel özgürlüğü sağlamakla bireylerin kendi çıkarlarını mükemmelen yansıtan politik tercihler yapmasının sağlanacağını iddia etmezler. Önemli olan mesele bilim ideolojik açıdan tarafsız olmasa bile bilimin politik güçlerin kontrolünden bağımsız olmasının bağımlı olduğu duruma kıyasla bir ilerleme sayılıp sayılamayacağıdır. Bu argümana göre bilim merkezi bir politik otoritenin kontrolünden bağımsız olursa ideolojik açıdan da çeşitlilik sağlanmış olur ve tek tek bilim adamlarının veya araştırma gruplarının ideolojik taraflılıkları genel bir ideolojik taraflılığa dönüşmemiş olur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Buradaki gene bir varsayım yapıyoruz: Bilim özgür olduğunda yaklaşımlarda ve ideolojik taraflılıklarda da çeşitlilik olacaktır. Oysa bilim camiasının kendi içinde otoriter bir işleyiş varsa, bilimin politik kontrolden bağımsız olması bu otoritenin bilim adamlarına araştırma konularını ve yaklaşımlarını dayatması sonucunu getirebilir. Bu şekilde ortaya çıkacak taraflılığın politik güçlerin müdahalesiyle ortaya çıkacak taraflılıktan daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur. Bu yüzden bilimsel özgürlük için mücadele edenlerin bir yandan bilim camiasının kendi içinde demokratik bir şekilde işlemesini sağlamak için de mücadele etmesi gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bilimsel özgürlüğü sadece bilim adamlarının istediği araştırmayı yapma hakkı olarak değil aynı zamanda başta da belirttiğimiz gibi bu araştırma için gerekli kaynakları toplumdan isteme hakkı olarak düşündüğümüzde bilimsel özgürlüğün de sınırları vardır. Toplum sınırlı kaynakları nasıl dağıtacağına demokratik süreç sonucunda karar verir ve elbette bütün kaynaklar bilimsel araştırma için kullanılamaz. Toplumdaki bireyler toplumun ilerlemesi için önemli gördükleri projelere öncelikli olarak kaynak aktarımı yapmayı tercih edebilirler. Var olan kaynakların bilimsel araştırma projelerine dağıtımının ne iyi nasıl yapılacağı gene ayrı bir tartışmanın konusundur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Sonuç olarak Wilholt’a göre bilimin özgür olduğunu savunmak bilimsel araştırmayla ilgili kamusal tartışmayı bitirici nitelik taşımaz. Tam tersine, bilimsel özgürlük prensibi tartışmaların başlangıç noktasıdır. Sınırlarıyla beraber bu prensip kabul edildiğinde bilim adamları, politikacılar, yatırımcılar, entelektüeller ve toplumun diğer kesimleri arasında daha makul bir diyalog mümkün olacaktır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Wilholt, T. (2010). Scientific freedom: Its grounds and their limitations. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Studies in History &lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;and Philosophy of Science, 41&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="TR"&gt;, 174-181.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7428454981476276340?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7428454981476276340/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/10/bilimsel-ozgurluk-uzerine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7428454981476276340'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7428454981476276340'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/10/bilimsel-ozgurluk-uzerine.html' title='Bilimsel Özgürlük Üzerine'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TL-Bwk4FLMI/AAAAAAAAAX4/wqrZPbkc2ak/s72-c/scientiic+freedom.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7257672003548529679</id><published>2010-09-23T14:59:00.004+03:00</published><updated>2011-11-14T14:57:42.739+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan sosyalliğinin evrimi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ekonomik oyunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karar verme süreçleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsiyet farkları'/><title type='text'>Cezalı Diktatör Oyunu ve Kadın-Erkek Farkları</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; mso-border-bottom-alt: solid windowtext .75pt; mso-element: para-border-div; padding-bottom: 1pt; padding-left: 0cm; padding-right: 0cm; padding-top: 0cm;"&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; line-height: normal; mso-border-bottom-alt: solid windowtext .75pt; mso-padding-alt: 0cm 0cm 1.0pt 0cm; padding-bottom: 0cm; padding-left: 0cm; padding-right: 0cm; padding-top: 0cm;"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Cezalı Diktatör oyununda (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;third party punishment game&lt;/i&gt;) görülen işbirliği davranışında kadın-erkek farkları üzerine bir makale.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; line-height: normal; mso-border-bottom-alt: solid windowtext .75pt; mso-padding-alt: 0cm 0cm 1.0pt 0cm; padding-bottom: 0cm; padding-left: 0cm; padding-right: 0cm; padding-top: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;b&gt;The influence of cooperative environment and gender on economic decisions in a third party punishment game &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;b&gt;Emel &lt;a href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=1484872129400273491&amp;amp;postID=7257672003548529679" name="hit1"&gt;&lt;/a&gt;Kromer and Hasan G. Bahçekapil&lt;a href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=1484872129400273491&amp;amp;postID=7257672003548529679" name="bcor0005"&gt;&lt;/a&gt;i&lt;/b&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=1484872129400273491&amp;amp;postID=7257672003548529679" name="implicit0"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;b&gt;Abstract&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=1484872129400273491&amp;amp;postID=7257672003548529679" name="spar0005"&gt;&lt;/a&gt;The influence of social context on men's and women's cooperative behaviour was investigated in a third party punishment game. The results of the analyses showed that, in general, people significantly deviated from rational norms since their decisions were not fit to maximization of their economic benefits. Female participants’ behaviour was more cooperative in terms of first offer rates than male participants when they were dictators. On the other hand, male participants were more willing to pay money to punish unfair allocations and to reward fair offers when they played the role of third party. Taken together these results imply that explaining the behaviour of people in economic exchange situations require going beyond classical definitions of rationality based on profit maximization and embracing social considerations to account for the influence of the situation and for gender differences.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; mso-border-bottom-alt: solid windowtext .75pt; mso-element: para-border-div; padding-bottom: 1pt; padding-left: 0cm; padding-right: 0cm; padding-top: 0cm;"&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; line-height: normal; mso-border-bottom-alt: solid windowtext .75pt; mso-padding-alt: 0cm 0cm 1.0pt 0cm; padding-bottom: 0cm; padding-left: 0cm; padding-right: 0cm; padding-top: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Keywords: &lt;/b&gt;Cooperation; gender differences; third party punishment game&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; mso-border-bottom-alt: solid windowtext .75pt; mso-padding-alt: 0cm 0cm 1.0pt 0cm; padding-bottom: 0cm; padding-left: 0cm; padding-right: 0cm; padding-top: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tam metne ulaşmak için:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.sciencedirect.com/science?_ob=ArticleURL&amp;amp;_udi=B9853-512NGCS-1H&amp;amp;_user=4879597&amp;amp;_coverDate=12%2F31%2F2010&amp;amp;_rdoc=43&amp;amp;_fmt=high&amp;amp;_orig=browse&amp;amp;_origin=browse&amp;amp;_zone=rslt_list_item&amp;amp;_srch=doc-info(%23toc%2359087%232010%23999949999%232414780%23FLP%23display%23Volume)&amp;amp;_cdi=59087&amp;amp;_sort=d&amp;amp;_docanchor=&amp;amp;_ct=435&amp;amp;_acct=C000057088&amp;amp;_version=1&amp;amp;_urlVersion=0&amp;amp;_userid=4879597&amp;amp;md5=8dcbc9b0e96152c9e1b8674e0c6e2670&amp;amp;searchtype=a"&gt;Kromer, E., &amp;amp; Bahçekapili, H. G. (2010). The influence of cooperative environment and gender on economic decisions in a third party punishment game. Procedia – Social and Behavioral Sciences, 5, 250-254.&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJtBImi2f2I/AAAAAAAAAXs/bEC2ciqobEo/s1600/men-women-stress.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJtBImi2f2I/AAAAAAAAAXs/bEC2ciqobEo/s200/men-women-stress.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7257672003548529679?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7257672003548529679/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/cezal-diktator-oyunu-ve-kadn-erkek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7257672003548529679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7257672003548529679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/cezal-diktator-oyunu-ve-kadn-erkek.html' title='Cezalı Diktatör Oyunu ve Kadın-Erkek Farkları'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJtBImi2f2I/AAAAAAAAAXs/bEC2ciqobEo/s72-c/men-women-stress.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7232606033558752879</id><published>2010-09-23T03:33:00.009+03:00</published><updated>2011-11-09T02:17:05.864+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan sosyalliğinin evrimi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ekonomik oyunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nörobilim'/><title type='text'>İnsanlarda Özgeci İşbirliğinin Psikolojik ve Beyinsel Temelleri</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormalCxSpFirst" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Türk Psikoloji Yazıları&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="TR"&gt;, Haziran 2010, &lt;i&gt;13 &lt;/i&gt;(25), 29-38.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Şule Güney&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Hasan G. Bahçekapılı, Doğuş Üniversitesi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Özet&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İnsanlarda görülen işbirliği klasik evrimsel modeller açısından da, klasik ekonomik modeller açısından da açıklanması güç bir bilmece olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda ekonomik oyunların deneysel prosedür olarak kullanıldığı çalışmalarda insanların akrabaları olmayan kişilerle, anonim ve tek seferlik etkileşimlerinde özgeci işbirliğine (&lt;i&gt;altruistic cooperation&lt;/i&gt;) giriştikleri, yani kişisel çıkar peşinde koşma dürtüsüyle açıklanamayacak&amp;nbsp;&lt;/span&gt;davranışlar sergiledikleri gösterilmiştir. Burada açıklanması gereken insana özgü olduğu düşünülen özgeci işbirliğini ortaya çıkaran psikolojik, beyinsel ve evrimsel mekanizmaların ne olduğudur. Özgeci işbirliğinin altında yatan iki önemli psikolojik mekanizmanın “adalet duygusu” (&lt;i&gt;sense of fairness&lt;/i&gt;) ve “güven” (&lt;i&gt;trust&lt;/i&gt;) olduğu düşünülmektedir. Adalet duygusunun incelenmesinde genellikle Ültimatom oyunu kullanılmaktadır. Ültimatom oyunundaki davranışsal bulgulara bakıldığında insanların adil davranışları ödüllendirdiği ve adil olmayan davranışları cezalandırdığı görülürken, beyinsel düzeydeki bulgular insanların bu tür ödüllendirmeden ve cezalandırmadan haz aldığını göstermektedir. Güven duygusunun incelendiği ekonomik oyun ise Güven oyunudur. Sosyal yakınlaşmayı arttıran bir nöropeptidin kullanılmasıyla güvenme davranışının artması ve insanların güvenlerini suistimal edenlerin cezalandırılmasından haz aldığının görülmesi ise Güven oyununun oynatıldığı durumlarda elde edilen beyinsel bulgulardır. Bu bulgular insanların ekonomik işbirliği içeren ortamlarda ekonomik tercihler yanında sosyal tercihleri de göz önüne aldıkları ve bu davranışlarının arkasında adalet duygusu ve güven duygusu diyebileceğimiz özel psikolojik mekanizmalar olduğu fikrini destekler niteliktedir. Literatürde özgeci işbirliğini ortaya çıkaran evrimsel mekanizmanın ne olduğu konusunda grup seçilimi ve bireysel seçilim savunucuları arasındaki tartışmalar sürmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqgQwV2UjI/AAAAAAAAAXk/xBXPuaSGcS4/s1600/brain_injury.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqgQwV2UjI/AAAAAAAAAXk/xBXPuaSGcS4/s320/brain_injury.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Anahtar kelimeler: &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Özgeci işbirliği, adalet duygusu, güven duygusu, Ültimatom oyunu, Güven oyunu, nöroekonomi, evrim kuramı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Abstract&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Cooperation in humans is a puzzle from the perspective of classical economic and evolutionary models. In recent years, laboratory experiments using economic games have revealed that humans show altruistic cooperation towards non-kin in anonymous one-shot encounters. What needs to be explained are the psychological, neural and evolutionary mechanisms that give rise to altruistic cooperation that is thought to be uniquely human. Two&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;psychological mechanisms proposed to explain altruistic behaviour are sense of fairness and trust. Sense of fairness is usually investigated by using the Ultimatum game. Behavioural findings in the Ultimatum game show that humans reward behaviours that conform to fairness norms and that they punish behaviours that violate fairness norms, even when it is not in their self-interest to do so. Activation of reward centres in the brain during such behaviour suggests that&amp;nbsp;&lt;/span&gt;they get pleasure from doing so. Trust is investigated by using the Trust game. Behavioural findings in the Trust game show that humans make generous offers at first and they punish their partner if their trust is violated. At the neural level, it has been shown that administration of a neuropeptide that promotes social attachment increases trusting behaviour and that punishing violations of trust activates reward centres in the brain. These findings suggest&amp;nbsp;that in economic exchange situations, humans take into account social, as well as economic, preferences, and that such behaviour is underpinned by special psychological mechanisms. Debate continues between proponents of individual selection and group selection as to how best to explain the evolutionary basis of altruistic cooperation.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Key words: &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Altruistic cooperation, sense of fairness, trust, Ultimatum game, Trust game, neuroeconomics, evolutionary theory&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormalCxSpMiddle" style="line-height: normal; mso-mirror-indents: yes;"&gt;&lt;i&gt;Tam metne ulasmak icin hbahcekapili@dogus.edu.tr adresine e-mail yollayabilirsiniz.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7232606033558752879?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7232606033558752879/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/insanlarda-ozgeci-isbirliginin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7232606033558752879'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7232606033558752879'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/insanlarda-ozgeci-isbirliginin.html' title='İnsanlarda Özgeci İşbirliğinin Psikolojik ve Beyinsel Temelleri'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqgQwV2UjI/AAAAAAAAAXk/xBXPuaSGcS4/s72-c/brain_injury.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-389350279326171796</id><published>2010-09-23T03:02:00.005+03:00</published><updated>2011-11-14T14:57:18.368+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsiyet farkları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nörobilim'/><title type='text'>Oyuncaklar, Hormonlar ve Cinsiyet Farkları</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Darwin’in cinsel seçilim teorisinden hareketle eş bulma rekabeti ve eş seçimi kriterlerinin farklılığı yüzünden kadın ve erkek davranışının farklılaşmasını bekleyebiliriz (Geary, 2010). Fakat evrimsel açıklamaları doğrudan test etmek çoğu zaman zor. Davranışta cinsiyet farklarının evrimsel (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;distal&lt;/i&gt;) sebebi ne olursa olsun bunların daha doğrudan incelenebilecek fizyolojik (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;proximal&lt;/i&gt;) temelleri olmalı. Melissa Hines’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Trends in Cognitive Sciences&lt;/i&gt; dergisinin Ekim 2010 sayısında çıkan makalesi bu temellerle ilgili son araştırmaların bir özetini sunuyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqaXPkFVII/AAAAAAAAAXc/AZ4RZXWJOlQ/s1600/Vervetmonkeys.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqaXPkFVII/AAAAAAAAAXc/AZ4RZXWJOlQ/s320/Vervetmonkeys.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Hines makalede özellikle kız ve erkeklerin doğum öncesinde maruz kaldıkları testosteron düzeyi üzerinde duruyor. Testosteron vücudu şekillendiren ana erkeklik hormonu. En fazla testisler tarafından salgılanıyor. Fakat böbreküstü bezi ve yumurtalıklar tarafından da bir miktar salgılandığından kadınları da etkiliyor. Diğer hormonlar gibi testosteron da uygun reseptörlerin olduğu her vücut bölgesini etkiliyor. Buna elbette beyin de dahil.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kadın ve erkek davranışı arasında birçok fark olduğunu biliyoruz. Bu farkların ortaya çıkmasında gelişim sırasındaki sosyal etkilerin önemli bir rol oynadığını da biliyoruz (Bussey &amp;amp; Bandura, 1999). Acaba bu farklarda doğumdan ve dolayısıyla sosyalleşmenin başlamasından önce maruz kalınan testosteron da rol oynuyor olabilir mi? Özellikle de geleneksel olarak ancak sosyalleşmeyle açıklanabileceği düşünülen oyun tarzı ve oyuncak tercihi farkları üzerinde?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Birkaç farklı tür araştırmadan gelen veriler cevabın muhtemelen evet olduğunu gösteriyor. Birincisi doğuştan gelen androjen fazlalığı (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;congenital adrenal hyperplasia, &lt;/i&gt;CAH) denen genetik bozukluğa sahip kızlar üzerinde yapılan araştırmalar. Bu bozukluk doğum öncesinden itibaren böbreküstü bezinden aşırı testosteron salgılanması yüzünden kızlarda cinsel organlarda erkeksileşmeye yol açıyor. Aynı zamanda bu kızlar daha erkeksi davranışlar sergiliyorlar. Mesela daha fazla vurdulu kırdılı oyun oynuyorlar. Ve normal kızlara göre kız oyuncaklarıyla (bebekler, makyaj malzemeleri, vs.) oynama süreleri azalırken erkek oyuncaklarıyla (arabalar, silahlar, vs.) oynama süreleri artıyor (Pasterski ve ark., 2005).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqYR7QTUVI/AAAAAAAAAXE/OUWZuwvIYSM/s1600/fig1.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqYR7QTUVI/AAAAAAAAAXE/OUWZuwvIYSM/s320/fig1.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu farklar doğrudan testosteronun etkisinden değil de sosyal etkilerden kaynaklanıyor olamaz mı? CAH’lı kızlar erkeksi bir görünüme sahip oluyorlar. Sırf bu yüzden anne-babaları tarafından farklı muameleye maruz kalıyorlar, mesela erkeksi davranış göstermeleri daha fazla hoş görülüyor olabilir mi? Son araştırmalar durumun bunun tam tersi olduğunu gösteriyor: CAH’lı kızlar anne-babaları tarafından tipik kız davranışları göstermeye normal kızlara göre daha da fazla teşvik ediliyorlar (Pasterski ve ark., 2005).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İkinci tür araştırma normal düzeydeki doğum öncesi hormonların etkisine bakanlar. Hamilelik sırasında normal gelişen fetüslerin amniyotik sıvısındaki testosteron yoğunluğunun yüksek olması daha sonra çocukluk yıllarında kızların oyun tarzının daha erkeksi olmasına yol açabiliyor (Hines ve ark., 2002). Bu kızların cinsel organları görünüş olarak normal olduğu için ve anne-babalar çocuklarındaki testosteron düzeyini bilmedikleri için bu davranış farklılığını sosyal etki farklılığıyla açıklamak mümkün görünmüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqY8pcegRI/AAAAAAAAAXU/nV6JCmWBBxU/s1600/vervet.png" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="210" src="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqY8pcegRI/AAAAAAAAAXU/nV6JCmWBBxU/s320/vervet.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Gene de insan gelişimi söz konusu olduğunda sosyal etkileri tamamen dışarıda bırakmak çok zor. Bu yüzden üçüncü tür araştırma diğer primatlarda benzer farkların varolup olmadığına bakıyor. Alexander ve Hines’ın (2002) bulgularına göre erkek Afrika yeşil maymunları (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;vervet monkey&lt;/i&gt;) dişilerle karşılaştırıldığında erkek oyuncaklarını daha çok tercih ederken kız oyuncaklarını daha az tercih ediyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Testosteronun oyuncak tercihi üzerindeki etkisi giderek daha tartışmasız hale gelse de hormonların davranışı doğrudan etkilemediğini biliyoruz. Hormonlar beyni uyarır, beyin de davranışı üretir. Testosteron hangi beyinsel ve psikolojik mekanizmayla oyuncak tercihini etkiliyor olabilir? İlk akla gelebilecek psikolojik sebeplerden biri şekil ve renk tercihi farklılıkları. Erkek oyuncakları genellikle köşeli ve mavi olurken kız oyuncakları yuvarlak ve pembe oluyor. Fakat Hines’ın henüz baskıda olan bir başka araştırmasında 12-24 aylık çocukların bakma tercihinde standart farkı bulunurken (erkekler erkek oyuncaklarına, kızlar kız oyuncaklarına daha çok bakıyorlar) oyuncakların rengine ve şekline bağlı bir tercih farkı bulunmamış. Öyle görünüyor ki oyuncak tercihlerindeki fark renk tercihlerindeki farktan önce ortaya çıkıyor. Bir başka ihtimal erkek çocukların hareket ettirilebilen oyuncaklardan hoşlanıyor olması. Bu da doğum öncesi testosteronun beyindeki görme sisteminin gelişimini özel bir şekilde etkilemesinden kaynaklanıyor olabilir (Alexander, 2003; Amunts ve ark., 2007). &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Oyuncak tercihi konusu ilk bakışta tamamen sosyal bilimlerin alanına giren bir konu olarak görülebilir. Fakat evrimsel, genetik, hormonal, beyinsel ve bilişsel temelleri olması nedeniyle aslında bütün davranış bilimcilerin ilgisini çeken bir konu. Bu yüzden de hem sosyal bilimlerde hem de biyolojik bilimlerde yetkin olan davranış bilimcilere ihtiyaç duyan bir konu. Bu iki bilim alanının politik kaygılarla birbirinden ayrı tutulmasına karşı çıkanlar çoğaldığında bilimsel ilerleme de şüphesiz daha hızlı olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kaynaklar&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="line-height: normal; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Alexander, G. M. (2003). An evolutionary perspective of sex-typed toy preferences: Pink, blue, and the brain. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Archives of Sexual Behavior, 32&lt;/i&gt;, 7-14.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Alexander, G. M., &amp;amp; Hines, M. (2002). Sex differences in response to children’s toys in&amp;nbsp;nonhuman primates (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Cercopithecus aethiops sabaeus&lt;/i&gt;). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Evolution and Human&amp;nbsp;Behavior, 23&lt;/i&gt;, 467-479.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Amunts, K., ve ark. (2007). Gender-specific left-right asymmetries in human visual cortex.&amp;nbsp;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Journal of Neuroscience, 27&lt;/i&gt;, 1356-1364.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bussey, K., &amp;amp; Bandura, A. (1999). Social cognitive theory of gender development and&amp;nbsp;differentiation. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Psychological Review, 106&lt;/i&gt;, 676-713.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Geary, D. C. (2010). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Male, female: The evolution of human sex differences&lt;/i&gt;. Washington, DC:&amp;nbsp;APA Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Hines, M. (2010). Sex-related variation in human behavior and the brain. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Trends in Cognitive&amp;nbsp;Sciences, 14,&lt;/i&gt; 448-456.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Hines, M., Golombok, S., Rust, J., Johnston, K. J., Golding, J., the ALSPAC study team (2002)&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;. Testosterone during pregnancy and gender role behavior of children: A&amp;nbsp;longitudinal population study. &lt;i&gt;Child Development,&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;73&lt;/i&gt;, 1678-1687.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Pasterski, V. L., Geffner, M., Brain, C., Hindmarsh, P., Brook, C., &amp;amp; Hines, M. (2005)&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;.&amp;nbsp;Prenatal hormones versus postnatal socialization by parents as determinants of male-typical toy play in girls with congenital adrenal hyperplasia. &lt;i&gt;Child Development,&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;76&lt;/i&gt;, 264-278.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-389350279326171796?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/389350279326171796/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/oyuncaklar-hormonlar-ve-cinsiyet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/389350279326171796'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/389350279326171796'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/09/oyuncaklar-hormonlar-ve-cinsiyet.html' title='Oyuncaklar, Hormonlar ve Cinsiyet Farkları'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TJqaXPkFVII/AAAAAAAAAXc/AZ4RZXWJOlQ/s72-c/Vervetmonkeys.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2559833082073564455</id><published>2010-08-18T07:46:00.005+03:00</published><updated>2011-11-14T14:57:57.175+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrim eğitimi'/><title type='text'>Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinin Evrim Teorisini Anlama ve Kabul Etme Düzeyi</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="tab-stops: 450.0pt;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Evrim sürecini anlama ve kabul etme arasındaki ilişki, bu konuya ilgi duyan insanlar arasında ister istemez bir merak duygusu uyandırıyor. Bitirme tezi aşamasına gelmeden önce de evrimsel konular hakkında konuştuğumuz tartışma grubunda geçen “acaba Türkiye’de durum nasıl?” sorusu beni bu araştırmayı yapmaya yönlendirdi. Hocam Hasan Bahçekapılı’nın yönlendirmesiyle ve literatür araştırması sonucunda evrim teorisini anlamaya ve kabul etmeye etki edecek değişkenleri saptamaya giriştim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="tab-stops: 450.0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Önceden yapılan bazı araştırmalar evrimi anlama ve kabul etme arasında anlamlı bir ilişki bulmamıştır (örneğin Lombrozo ve ark., 2008). Bununla birlikte başka etkenlerin kabul etme açısından önemli olduğu bulunmuştur. Bunların arasında yaş, cinsiyet, biyoloji ve evrim bilgisi, kişinin anne babasının eğitim düzeyi, dini ve politik görüş, bilimin doğasını anlamış olma gibi etkenler bulunmaktadır (Lombrozo, 2008; Miller ve ark., 2006; Apaydın ve Sürmeli, 2009). &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu tez çalışması Türkiye’deki üniversite öğrencilerinin evrimi anlama ve kabul etme düzeyine bakmayı hedeflemekle beraber önceki araştırmalardan yola çıkarak evrimi kabul etmeyi etkileyen diğer faktörler ile bu düzey arasındaki ilişkiye de bakmayı amaçlamıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Araştırmanın prosedürü, önceki çalışmalarda kullanılan ölçeklerden seçilerek hazırlanmıştır. Demografik veriler ile beraber 5 ölçek (Lombrozo, 2008; Stanovich, 2008) ve 1 envanter (Anderson et al, 2002) kullanılarak anket şeklinde öğrencilere dağıtılmıştır. Katılımcılar 1. ve 2. sınıf Psikoloji öğrencilerinden seçilmiştir. Demografik soru formu; yaş, cinsiyet, en uzun yaşanan şehir, ebeveynlerin eğitim düzeyi, politik görüş, biyoloji eğitimi alıp almadıkları ve biyoloji eğitimi aldılarsa bu eğitim sırasında evrim hakkında eğitim alıp almadıklarının sorulduğu bağımsız değişkenlerden oluşmaktadır. Kullanılan ölçekler; evrimi kabul etme, bilime karşı tutum, bilimin doğasını anlama, dindarlık ve rasyonalite ölçekleridir. Ölçekler, ‘kesinlikle katılmıyorum’dan ‘kesinlikle katılıyorum’a, 5 noktalı Likert tipi olarak kullanılmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TGtlemM7HQI/AAAAAAAAAW4/MFbbyJXEPZU/s1600/foto_5859.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TGtlemM7HQI/AAAAAAAAAW4/MFbbyJXEPZU/s320/foto_5859.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Doğal seçilim evrimin en kritik süreci olmakla beraber bu kavramın hemen kavranması kolay değildir. Biyoloji bilgisine güvenen birçok kişi bile doğal seçilim sürecini anlamada zorluk çekebilir. 1. ve 2. sınıf Psikoloji öğrencilerini seçerken çalışacağımız grubun çoğunun biyoloji eğitimi almış olduklarını öngördük. Asıl ilgilendiğimiz soru şuydu: Öğrencilerin evrimi, özel olarak da doğal seçilim sürecini, kabul edip etmemeleri anlama düzeylerine bağlı mı? &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Bu amaçla öncelikle katılımcılara Doğal Seçilim Kavramları Envanteri’ni verdik. Bu envanter Anderson ve ark. (2002) tarafından öğrencilerin doğal seçilim sürecini anlayıp anlamadıklarını saptamak amacıyla hazırlanmıştır. Envanterin hakkında bilgi için:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2009/09/dogal-secilim-kavramlar-envanteri.html"&gt;&lt;span style="color: windowtext;"&gt;http://insandogasi.blogspot.com/2009/09/dogal-secilim-kavramlar-envanteri.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bulgular, önceki araştırmalarda olduğu gibi, evrimi anlama ve kabul etme arasında anlamlı bir korelasyon olmadığını gösterdi. Yani bulduğumuz sonuca göre doğal seçilim sürecini anlıyor ya da anlamıyor olmak evrim teorisine olan tutumumuzu etkilemiyor. Ancak envantere verilen cevapları incelediğimizde puanların ve dolayısıyla varyasyonun çok düşük olduğunu gördük. Varyasyonun düşük olması da böyle bir sonuç elde etmemizin bir sebebi olabilir. Bu yüzden belki de asıl çıkarılması gereken sonuç evrimi kabul edenlerin de etmeyenlerin de doğal seçilimi anlama düzeyinin çok düşük olduğu.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Demografik veriler ile evrimi kabul etme arasındaki ilişkiye baktığımızda, yaş, cinsiyet, en uzun yaşanan şehir (İstanbul ve İstanbul dışı), biyoloji eğitimi ve evrim bilgisi ile kabul etme arasında anlamlı bir ilişki olmadığını gördük. Anne-baba eğitim düzeyine baktığımızda (lise öncesi eğitim, lise eğitimi ve lise üstü eğitim) çıkan sonuçlar kabul etme ile anlamlı bir ilişki göstermiştir. Yani anne-baba eğitimi arttıkça, öğrencilerin evrim teorisine olan olumlu tutumları da artmaktadır. Politik görüşün kabul etme ile olan ilişkisi de anlamlıdır: Sol görüşe eğilimi olan öğrencilerin evrim teorisine karşı daha olumlu tutumları olduğu görülmüştür. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kullandığımız ölçeklerin kabul etme ile olan ilişkisine baktığımızda, Lombrozo ve arkadaşlarının 2008 araştırmasından farklı olarak, bilimin doğasını anlama ile evrimi kabul etme arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ayrıca bilimin doğasını anlama ölçeği ile doğal seçilim kavramları envanterinin sonuçları yine anlamlı bir ilişki göstermemiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İstatistiksel analiz, bilime karşı tutum ölçeğiyle kabul etme arasında anlamlı bir ilişki göstermiştir: Beklenebileceği gibi bilime karşı olumlu tutuma sahip katılımcıların evrimi kabul düzeyleri de daha yüksekti. Önceki çalışmalarda olduğu gibi, dindarlıkla evrimi kabul etmenin negatif korelasyon göstereceğini bekliyorduk. Çıkan sonuçlar da bu öngörüyü desteklemekle kalmamış, oldukça yüksek bir korelasyon oranı göstermiştir. Dindarlığın doğal seçilim sürecini anlama ile olan ilişkisine baktığımızda anlamlı bir ilişki bulamadık. Bunu gene anlama düzeyini ölçen envanter puanlarının çok düşük olmasına bağlayabiliriz. Rasyonalite ölçeğini, rasyonel düşünme eğilimi ile kabul etme arasında bir ilişki olup olmadığını anlamak amacı ile araştırmaya dâhil etmiştik. Ancak rasyonalite ölçeği ile evrimi kabul etme ölçeğini karşılaştırdığımızda anlamlı bir ilişki olmadığını gördük. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Elde ettiğimiz sonuçlar doğrultusunda, evrim sürecini anlıyor ya da anlamıyor olmanın evrimi kabul etme ile bir ilişkisi olmadığını söyleyebiliriz. Nitelikli ebeveyn eğitimi, bilime karşı tutumumuzun olumlu olması ve politik olarak sol görüşe yakın olmak evrimi kabul etmeyi ne kadar olumlu yönde etkiliyorsa dindarlık da o kadar olumsuz yönde etkiliyor diyebiliriz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu araştırma sürecinde elde ettiğim deneyime dayanarak söyleyebilirim ki, Türkiye’de evrimi anlama ve kabul etme ile ilgili yapılan araştırmalar literatürüne ufak bir katkıda bulunduk çünkü Türkiye’de bu başlık altında yapılmış çok az araştırma mevcuttur ve bu araştırma, bu konuya ilgisi olan üniversite öğrencilerine yol gösterebilecek niteliktedir. Ayrıca tez çalışmamız diğer ülkelerden toplanan veriler ile zenginleştirilebilir, kültürler arası benzerlikler ve farklılıklar incelenebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Efsun Annaç&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kaynaklar&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; mso-layout-grid-align: none; text-align: justify; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Anderson, D.L., Fisher, K.M., &amp;amp; Norman, G.J. (2002). Development and evaluation of the conceptual inventory of natural selection. &lt;i&gt;Journal of Research in Science Teaching, 39&lt;/i&gt;, 952-978.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Apaydın, Z., &amp;amp; Sürmeli, H. (2009). &lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold;"&gt;Üniversite öğrencilerinin evrim teorisine yönelik &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-bidi-font-weight: bold;"&gt;tutumları. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;İlköğretim Online, 8&lt;/i&gt;, 820-842.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; mso-layout-grid-align: none; text-align: justify; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bloom, P., &amp;amp; Weisberg, D.S. (2007). Childhood origins of adult resistance to science. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science,&lt;/i&gt; 316, 996.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; text-align: justify; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Lombrozo, T., Thanukos, A.,&amp;amp; Weisberg, M. (2008). The importance of understanding the nature of science for accepting evolution. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Evolution: Education and Outreach&lt;/i&gt;, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;1&lt;/i&gt;, 290-298.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; text-align: justify; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Miller, J.D., Scott, E.C., &amp;amp; Okatomo, S. (2006). Public acceptance of evolution. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science, 313&lt;/i&gt; (5788),&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt; &lt;/i&gt;765–766.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; text-align: justify; text-indent: -35.45pt;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Stanovich, K. E. (2008). Higher-order preferences and the Master Rationality Motive. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Thinking &amp;amp; Reasoning, 14&lt;/i&gt;, 111-127.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2559833082073564455?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2559833082073564455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/08/turkiyede-universite-ogrencilerinin.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2559833082073564455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2559833082073564455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/08/turkiyede-universite-ogrencilerinin.html' title='Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinin Evrim Teorisini Anlama ve Kabul Etme Düzeyi'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TGtlemM7HQI/AAAAAAAAAW4/MFbbyJXEPZU/s72-c/foto_5859.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-2042699367011800501</id><published>2010-07-01T22:58:00.006+03:00</published><updated>2011-11-14T14:58:06.417+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='olasılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karar verme süreçleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayvan davranışı'/><title type='text'>Güvercinler İnsanlardan Daha mı Zeki?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bu sorunun sorulmasına vesile olan ilginç bir araştırma (“Are birds smarter than mathematicians?”) birkaç ay önce &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Journal of Comparative Psychology&lt;/i&gt;’de yayınlandı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;a href="http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20175592"&gt;http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20175592&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TCzuMaBvn_I/AAAAAAAAAV4/aYu3bM0mhEY/s1600/pigeon.jpeg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TCzuMaBvn_I/AAAAAAAAAV4/aYu3bM0mhEY/s320/pigeon.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;Hayvanların belirsizlik içeren bazı özel problemlerde insanlardan daha rasyonel (olası kazancı maksimize eden) tercihler yaptığı biliniyor (Arkes &amp;amp; Ayton, 1999). Bu durumun sebebi olarak genellikle insanların problemin gerektirdiğinden daha karmaşık düşünmeleri, özel olarak da konuyla ilgili eski bilgilerini ve sosyal bağlamı gereksiz bir şekilde problemin çözümünde kullanmaya çalışmaları gösteriliyor (Stanovich, 2004). Dolayısıyla hayvanlar insanlardan daha zeki oldukları için değil, paradoksal bir şekilde daha az zeki oldukları için bu tür özel problemlerde insanlardan daha rasyonel davranabiliyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Herbranson ve Schroeder (2010) insan zekasını yeniden tartışmaya açan araştırmalarında güvercinlerin Monty Hall probleminde insanlara kıyasla nasıl bir performans göstereceğini bulmayı amaçlamışlar. Monty Hall problemi (içinde matematikçilerin de bulunduğu) birçok kişi tarafından kolayca çözülemeyen ve insanların kendilerine doğru çözüm gösterildikten sonra bile yanlış çözümde ısrar ettikleri bir olasılık problemi. (Monty Hall problemini hatırlamak isteyenler bu blogda daha önce yayınladığımız &lt;a href="http://insandogasi.blogspot.com/2009/12/kargalar-keciler-ve-taksiler-psikolojik.html"&gt;Kargalar, Keçiler ve Taksiler&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #1f497d;"&gt; &lt;/span&gt;yazımıza bakabilirler.) &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TCzynFI-qRI/AAAAAAAAAWA/yNE5PzVKTTU/s1600/keypeck1.jpeg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TCzynFI-qRI/AAAAAAAAAWA/yNE5PzVKTTU/s320/keypeck1.jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;Araştırmadaki ilk deneyin prosedürü orijinal Monty Hall’un düzeneğine benzetilmeye çalışılmış. Orijinal Monty Hall’da bir yarışma ortamı, sunucunun stratejisi hakkında akıl yürütme imkanı ve soruya tek seferde cevap verebilme hakkı vardır. Burada ise düzenek güvercinlerin yapabileceği hale gelecek şekilde biraz değiştirilmiş. Deneyde 6 güvercin var ve deney klasik bir Skinner kutusunda geçiyor. Güvercinlerin önünde yemeği bulmak için gagalayabilecekleri 3 tane tuş var. Deney başladığında bu tuşlardan bir tanesi bir bilgisayar programı tarafından rastgele seçiliyor ve bu seçilen tuş gagalandığında ödül verecek olan tuş oluyor. İlk önce bu 3 tuş beyaz ışıkla ışıklandırılmış durumda. Güvercin bu 3 tuştan herhangi birini gagaladığında ışıklar bir süreliğine sönüyor ve bu sürede bilgisayar ödülün olmadığı tuşu (eğer güvercinin ilk gagaladığı tuşta ödül varsa kalan 2 tuştan herhangi birini) pasif hale getiriyor. Yani güvercin bu tuşu ne kadar gagalarsa gagalasın, bu tuş hiçbir şekilde tepki vermeyecek şekilde ayarlanıyor. Bu durum orijinal Monty Hall’da sunucunun ödül olmayan (arkasında keçi bulunan) herhangi bir kapıyı açmasına denk geliyor. Kalan 2 tuş (güvercinin ilk gagaladığı tuş ve diğer tuş) yeşil ışıkla ışıklandırılıyor. Buradan sonra güvercin ödülün bulunduğu tuşu gagalarsa ödül, yani yem veriliyor; diğer tuşu gagalarsa hiçbir şey verilmiyor. Bu prosedürde aslında bakılan şey şu: Güvercin kalan 2 tuştan birini gagalaması gerektiğinde yine ilk gagaladığını mı yoksa diğer tuşu mu seçecek? Yani bakılan şeyin orijinal Monty Hall’daki karşılığı, sunucu arkasında arabanın olmadığı kapıyı açtıktan sonra yarışmacının ilk seçtiği kapıda ısrar etmesi ya da diğer kapıya geçmeyi tercih etmesi durumu. Monty Hall’da olduğu gibi burada da optimal strateji ilk seçilende ısrar etmemek, tercih değiştirmek. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TC4kECxsS1I/AAAAAAAAAWY/DD6qhaWJeaQ/s1600/Fig%C3%BCr+1.bmp" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TC4kECxsS1I/AAAAAAAAAWY/DD6qhaWJeaQ/s320/Fig%C3%BCr+1.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Veriler güvercinlerin 1. ve 30. günlerdeki denemelerin ortalama yüzde kaçında diğer tuşa geçtiklerine bakılarak inceleniyor. 1. gün 10 denemeyle başlıyor ve her geçen gün deneme sayısı arttırılarak 30. gün bu sayı 100’e ulaşıyor. Sonuçlar 1. gün güvercinlerin toplam denemelerin yaklaşık yüzde 36’sında diğer tuşu seçtiklerini (ki yüzde 50 gibi bir sonuç elde edilmediği için bu, güvercinlerin rastgele bir tuşu seçmedikleri anlamına geliyor), 30. gün denemelerinin ise yaklaşık yüzde 96’sında diğer tuşa geçtiklerini gösteriyor. Yani güvercinlerin 1 ay sonunda optimal stratejiye rahatlıkla ulaştığını görüyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;İlk deneyde hayvanlar her bir tuşu gagaladıklarında ne sıklıkla ödül aldıklarını deneme-yanılma yöntemi ile görüyorlar ve bu yüzden de zaman içinde diğer tuşu seçmenin daha fazla ödül kazandırdığını öğrendikleri için sürekli diğer tuşu seçmeye başlıyorlar. Bu durum “30 gün boyunca devam eden deney sonucunda en avantajlı stratejinin hangisi olduğunu öğrenmek pek de zor olmasa gerek” fikrini akla getirebilir. Klasik Monty Hall probleminde insanların doğru tercih yapıp yapamadıklarını göstermek için tek bir hakkı bulunuyor. 30 gün boyunca tercih yapıp ne tür tercihlerin ne oranda kazanmaya yol açtığını görseler insanlar da optimal stratejiye ulaşamazlar mı?&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TC4kzayO2II/AAAAAAAAAWg/ENowZUNhEpo/s1600/Fig%C3%BCr+4.bmp" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TC4kzayO2II/AAAAAAAAAWg/ENowZUNhEpo/s320/Fig%C3%BCr+4.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;Araştırmacıların bu soruya cevap vermek amacıyla yaptıkları bir diğer deney şaşırtıcı bir şekilde cevabın “hayır” olduğunu gösteriyor. Güvercinlerin test edildiği düzeneğin hemen hemen aynısıyla sınanan üniversite öğrencilerinin, 200 denemenin ardından bile stratejilerinde pek bir değişim/gelişim olmadığı görülüyor. Öğrencilerin ilk denemelerin yaklaşık yüzde 57’sinde, son denemelerin ise yüzde 66’sında diğer tuşu seçtiklerini görüyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bu durumun açıklaması ne olabilir? İnsanlar güvercinlerden çok daha yavaş öğrendikleri için mi son denemelerde hala ancak yüzde 66 oranında diğer tuşu seçiyorlar? Burada bakılması gereken şey sadece optimal stratejiye ulaşılıp ulaşılmadığı değil, ilerleyen zaman içinde optimal olan stratejiyi bulmada gösterilen gelişim. Güvercinler optimal olmayan bir stratejiyle başlıyorlar ve sonuncu gün neredeyse denemelerin tamamında optimal stratejiyi kullanıyorlar. Yani önemli olan nokta 30 gün boyunca en iyi stratejiye doğru giden değişimleri ve en sonunda optimal olanda karar kılmış olmaları. İnsanlar ise ilk denemelerde seçimlerini iki seçenek arasında şans düzeyinden (istatistiksel anlamda) farksız olarak yapıyorlar ama yine de optimal olan stratejiye daha yakınlar (denemelerin yüzde 57’sinde diğerine geçmeyi seçiyorlar). Fakat en son denemelere baktığımızda katılımcıların seçimlerinin, ilk denemelerindekilerden çok da farklı olmadığını görüyoruz. İlk denemelerin yüzde 57’sinde, son denemelerin ise sadece yüzde 66’sında optimal stratejiyi kullanıyorlar ve bu iki değer arasında istatistiksel anlamda bir fark yok. Yani toplamda 200 deneme boyunca stratejilerini geliştirme ve değiştirme anlamında kat ettikleri yol, güvercinlerinkinden çok daha az. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bu sonuçlar bize güvercinlerin insanlardan daha zeki olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Araştırma güvercinlerin özel olarak bu problemde optimal stratejiyi insanlardan daha kolay bulduğunu gösteriyor. Fakat bu durum güvercinlerin insanlardan daha zeki olmasından kaynaklanmıyor. En makul açıklama, başta da söylediğimiz gibi, insanların bu tür yapay problemlerle karşılaştıklarında hemen eski bilgilerini, uygun olup olmadığına bakmadan, kalıp olarak yeni probleme taşımaları. Klasik Monty Hall’da iki tercihin olasılığının da yüzde 50 olması gerektiğinde ısrar etme, eski bilgilerin ve başka ortamlarda işe yarayan stratejilerin uygun olmadığı halde yeni ortama taşınmasının bir örneği. Güvercinler ise böyle bir problemi çözerken sadece deney sırasında deneme-yanılma sonucu elde ettikleri deneyimlerine başvuruyorlar ve deneyimlerinden öğrendikleri kadarıyla kazancı maksimize eden stratejiye bağlı kalıyorlar. Kısacası güvercinlerin başarısının sebebi problemin üzerinde gereğinden fazla “düşünmüyor” oluşları. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bu yorum başka araştırma bulguları tarafından da destekleniyor. Mesela yetişkin insanlar olasılık problemlerinde daha önceden öğrendikleri soyut analizleri uygulamaya çalıştıkları için başarısız oluyorlarsa, formel matematik eğitimi almamış çocukların tıpkı güvercinler gibi bu tür problemlerde yetişkinlerden daha başarılı olmaları beklenebilir. Nitekim 8. sınıf öğrencilerinden üniversite öğrencilerine kadar uzanan yaş aralığına bakan bir araştırma, yaş küçüldükçe öğrencilerin Monty Hall’da optimal stratejiye daha çok yaklaştığını, diğer seçeneği seçmenin en avantajlı strateji olduğunu daha kolay fark ettiğini gösteriyor (DeNeys, 2006). Bir başka araştırma da dil yeteneğinden ve soyut düşünmeden sorumlu olduğu düşünülen sol beyin yarımküresi hasar görmüş insanların olasılık problemlerinde, sağlıklı insanlarla karşılaştırıldığında, daha yüksek oranda kazançlarını maksimize eden stratejiyi benimsediğini ortaya koyuyor (Wolford, Miller &amp;amp; Gazzaniga, 2000).&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bütün bu bulgular soyut düşünme yeteneğinin, yani deneyimin yanında eski bilgileri de hesaba katma yeteneğinin bazı durumlarda optimal çözüme ulaşmayı sağlamak yerine tam tersine bunu zorlaştırdığını gösteriyor. Fakat yetişkin, eğitimli ve beyni normal çalışan insanlar olarak soyut düşünmekten vazgeçmemiz elbette mümkün değil. Bu durumda yapılabilecek tek şey kendi kendimizi eğitmeye devam ederek daha iyi soyut düşünmeyi öğrenmek.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm; text-align: center;"&gt;Kaynaklar&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Arkes, H. R., &amp;amp; Ayton, P. (1999). The sunk cost and Concorde effects: Are humans less rational than lower animals? &lt;i&gt;Psychological Bulletin, 125,&lt;/i&gt; 591–600.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;DeNeys, W. (2006). Developmental trends in decision making: The case of the Monty Hall dilemma. In J. A. Ellsworth (Ed.), &lt;i&gt;Psychology of&lt;/i&gt; &lt;i&gt;decision making in education. &lt;/i&gt;Haupauge, NY: Nova Science Publishers.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Herbranson, W. T., &amp;amp; Schroeder, J. (2010). Are birds smarter than mathematicians? Pigeons (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Columba livia&lt;/i&gt;) perform optimally on a version of the Monty Hall dilemma.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Journal of Comparative Psychology, 124&lt;/i&gt;, 1-13.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Stanovich, K. E. (2004). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The robot’s rebellion. Finding meaning in the age of Darwin&lt;/i&gt;. Chicago: The University of Chicago Press.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Wolford, G.L., Miller, M.B., &amp;amp; Gazzaniga, M.S. (2000). The left hemisphere’s role in hypothesis formation.&amp;nbsp;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Journal of Neuroscience&lt;/i&gt;, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;20&lt;/i&gt; (RC64), 1–4.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-2042699367011800501?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/2042699367011800501/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/07/guvercinler-insanlardan-daha-m-zeki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2042699367011800501'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/2042699367011800501'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/07/guvercinler-insanlardan-daha-m-zeki.html' title='Güvercinler İnsanlardan Daha mı Zeki?'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TCzuMaBvn_I/AAAAAAAAAV4/aYu3bM0mhEY/s72-c/pigeon.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-5920549852453673606</id><published>2010-06-21T17:11:00.002+03:00</published><updated>2011-11-14T14:58:21.171+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaratılışçılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap tanıtımı'/><title type='text'>Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;(18 Haziran 2010’da Radikal Kitap’ta Hasan Bahçekapılı imzasıyla yayınlanan yazı)&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TB9zFZbbsQI/AAAAAAAAAVQ/8YMAwR__TIs/s1600/radikal+yaz%C4%B1s%C4%B1_+g%C3%B6rsel.Jpeg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TB9zFZbbsQI/AAAAAAAAAVQ/8YMAwR__TIs/s320/radikal+yaz%C4%B1s%C4%B1_+g%C3%B6rsel.Jpeg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-weight: bold;"&gt;EVRİM BİLİMİ VE YARATILIŞ EFSANESİ&lt;br /&gt;Neyin Gerçek ve Neden Önemli Olduğunu Bilmek&lt;br /&gt;Ardea Skybreak&lt;br /&gt;Çeviren: Betül Çelik, Yordam Kitap &lt;br /&gt;2010, 416 sayfa&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrim teorisinin doğru olup olmadığı, temel prensipleri itibariyle kabul edilebilir olup olmadığı modern bilimde artık tartışılan bir konu değil. Modern evrim teorisi biyolojik bilimlerin temel taşı konumunda. Evrimin halk arasında tanınma ve kabul edilme düzeyine baktığımızda ise karşımıza çok farklı bir tablo çıkıyor. Dünyanın birçok ülkesinde evrimin orta öğretim ve üniversite eğitimine gerçek anlamda entegre edilmemesinden ve genellikle dinsel kaynaklı yoğun karşı propagandanın sebep olduğu yanlış bilgilenmeden dolayı evrim teorisi reddedilebiliyor ve bilim dışı görüşler evrime rakip olarak görülebiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu durum özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye için geçerli. 2006 yılında &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science&lt;/i&gt; dergisinde yayınlanan bir araştırma Batı Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında bu iki ülke halkının evrim teorisini kabul etmede çok geride olduğunu göstermişti. İşte bu yüzden ABD halkı göz önünde bulundurularak yazılmış evrim teorisini tanıtan bir kitabın Türkiye halkının bilimsel okuryazarlığına katkıda bulunmak amacıyla çevrilmesi çok yerinde bir seçim. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Ardea Skybreak’in “Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi” adlı kitabı hem evrim teorisini biraz bilen hem de hiç bilmeyen okuyucuya teorinin temel prensiplerini ve teoriyi destekleyen bilimsel verileri ayrıntılı olarak ama teknik olmayan bir dille aktarmayı amaçlıyor. Bunun yanında kitap bir biyoloji ders kitabından farklı olarak evrim teorisinin etrafında dönen politik tartışmalar içinde de kendisini keskin bir şekilde konumlandırıyor. Skybreak muhafazakarların ve köktendincilerin politik görüşlerinin uzantısı olan yaratılışçılığa şiddetle karşı çıkarken evrim teorisini sadece bilimsel düzeyde değil, ilerici ve sosyalist dünya görüşü adına da savunuyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kitabın 1. bölümü evrenin ve dünya üzerindeki hayatın tarihini kısaca özetledikten sonra Darwin’in evrim teorisinin temel kavramlarını tanıtıyor. Ortak bir atadan türeyen canlıların birbirinden farklılaşmasını ve giderek karmaşıklaşmasını sağlayan evrimsel süreç çeşitlilik, seçilim ve kalıtım kavramlarına dayanıyor. Bu bölümde canlılığın tarihinin bilimsel açıklamasıyla çeşitli kültürlerin yaratılış efsaneleri karşılaştırılıyor. Darwin’in ünlü kitabı &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Türlerin Kökeni&lt;/i&gt;’nde bahsettiği gibi doğal seçilim süreciyle tarım ve hayvancılıkta kullanılan yapay seçilim süreci arasındaki paralellik vurgulanıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bundan sonraki bölümler büyük ölçüde en yeni bulgular ışığında evrim teorisini destekleyen verileri ortaya sermek amaçlı. 2. bölümde güvelerde, sirke sineklerinde, Büyük Kanyon sincaplarında görülen evrimsel değişiklikler kolayca anlaşılır bir dille aktarılıyor. Bilinçsiz ilaç tedavisinin ilaca dirençli virüslerin evrimleşmesine sebep olabileceği anlatılarak evrim teorisi bilgisinin tıp alanında da vazgeçilmez olduğu gösteriliyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;4. ve 5. bölümler doğrudan gözlenmesi zor olduğu için özel olarak tartışmalı olan türleşme (farklı türlere ayrılma) konusuna ayrılmış. Doğal seçilimin mikro düzeyde olduğu gibi makro düzeydeki değişimlerin de temel mekanizması olduğu vurgulanıyor. Aynı türün değişik grupları arasında ortaya çıkan üreme yalıtımının nasıl türleşmenin başlamasına sebep olabileceği gösteriliyor. Ayrıca evrimsel değişikliğin hızıyla ve türleşmenin mekanizmalarıyla ilgili evrimsel biyoloji içindeki tartışmaların neden yaratılışçıların iddia ettiği gibi evrim teorisi içinde bir kriz olduğu anlamına gelmediği açıklanıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;6. bölüm kısa başlıklar altında değişik alanlardan evrimi destekleyen bulguları özetliyor. Bunların en başında ortak bir atadan ayrılıp farklılaşma fikrini destekleyen fosil kayıtları geliyor. Ayrıca farklı canlı türleri arasındaki genom karşılaştırmaları, morfolojik özellik karşılaştırmaları, embriyolojik gelişim karşılaştırmaları, işlevini yitirmiş özelliklerin varlığı, kusurlu tasarım örnekleri, canlıların coğrafi dağılımı ancak evrim teorisi çerçevesinde anlam kazanan olgular olarak sunuluyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;7. bölüm bilim dünyası dışında en çok tartışmaya sebep olan insanın evrimi konusuna ayrılmış. İnsanın insan olmayan hayvan türlerinden evrimleştiği fikri hem fosil bulgularından hem de insan-şempanze DNA’sı karşılaştırmalarından hareketle oldukça ayrıntılı ve güçlü bir şekilde savunuluyor. İnsansıların evrimsel gelişimindeki iki önemli atılımın iki ayaklılığa geçiş ve beyin büyüklüğündeki muazzam artış olduğu belirtiliyor. Bu bölümde yan konu olarak yine büyük tartışmalara yol açan biyolojik ırk kavramı ve Sosyal Darvinizm görüşü ele alınıyor ve ikisinin de bilimsel bir dayanağının olmadığı söyleniyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kitabın son ve en uzun bölümü yaratılışçılık konusunun ele alındığı 8. bölüm. Başlıktan da anlaşılabileceği gibi kitabın bir amacı evrimin neden bir gerçek olduğunu göstermekken diğer bir amacı da yaratılışçılığın neden efsaneden ibaret olduğunu göstermek. Evrimin karşısında yer alan yaratılışçılık görüşünden genellikle kastedilen “Evreni Tanrı yaratmıştır” şeklinde ifade edilebilecek çok genel bir fikirden ziyade “Canlı türleri birbirlerinden ayrı olarak nispeten kısa bir süre önce yaratılmıştır” şeklinde ifade edilebilecek daha özel bir fikir. (Dolayısıyla dindar bir insan bu özel anlamıyla yaratılışçı olmak zorunda değil; “tanrıcı evrim” denen bir görüşü de benimseyebilir.) Bölümde öncelikle evrim ve bilim karşıtı politik bir hareket olarak ABD’deki yaratılışçılığın tarihi anlatılıyor ve 2000’li yıllarda bu hareketin sempatizanlarının ABD yönetiminde oldukça etkili noktalarda bulunduğu belirtiliyor. Daha sonra bilimsel bir teorinin ne olduğu anlatılarak evrim teorisi ve yaratılış görüşünün bilimsel statüleri arasındaki fark vurgulanıyor. Ayrıca yaratılışçıların bilimsel gerçekleri çarpıtmaları da çeşitli örneklerle gösteriliyor. Termodinamiğin 2. yasasının neden evrimle çelişmediği, dünyanın neden 10,000 değil 4.5 milyar yaşında olduğu gösterilerek eski moda yaratılışçıların klasik itirazlarına cevap veriliyor. Bölümde daha ayrıntılı olarak ele alınan konu daha yeni olan Akıllı Tasarım görüşü ve bu görüşün “indirgenemez derecede karmaşık” olduğunu ve dolayısıyla evrimleşmiş olamayacağını iddia ettiği biyolojik yapılar. Akıllı tasarımcıların bakteri kamçısı, kanın pıhtılaşmasını sağlayan sistem, göz, kulak gibi üzerinde ısrarla durduğu yapılar ele alınarak bunların nasıl ortaya çıktığının en iyi açıklamasının neden yine evrim teorisi tarafından verilebileceği açıklanıyor. Bölüm ve kitap evrim ne kadar sağlam bir bilimsel temele oturmuş olsa da evrime saldırıların durmayacağı, bu yüzden evrimi ve bilimsel yaklaşımı aktif bir şekilde savunmak ve öğretmek gerektiği uyarısıyla son buluyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Modern evrim teorisini bilimsel verilere sadık kalarak aktaran kitapta bazı ufak hatalar yok değil. Her türlü kayadan fosil çıktığının söylenmesi (s. 33; fosiller genellikle sadece tortul kayalardan çıkar), “fitness” teriminin çevirisiyle ilgili sorunlar (s. 42), bir teorinin kesin olarak ispatlanmasıyla ilgili yanlış anlamaya yol açabilecek ifadeler (s. 45; bilimsel bir teori matematikteki anlamıyla ispatlanamaz), J. B. S. Haldane’in bir sözünün yanlışlıkla T. H. Huxley’ye atfedilmesi (s. 107) bunlardan bazıları. Ayrıca Kaynakça’nın daha kapsamlı olması ve metin içinde birincil kaynaklara referans verilmesi kitabı bilim dışı görüşlerle mücadelede kaynak olarak kullanmak isteyecek okuyucu için daha yararlı olurdu. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Yazarın bilimsel bir görüşle beraber politik bir görüşü de savunma tercihini eleştirenler çıkabilir. Fakat bu tercih aslında yazarın genel amacıyla uyumlu. Skybreak aslen bilim adamlarını ikna etmeye değil halkı bilimsel konularda bilinçlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de bilim dışı görüşlerin politik temelinin ne olduğunu göstererek okuyucuyu bilimsel gerçeği tanıma, talep etme ve onun için savaşma konusunda motive etmeye çalışıyor. Türkçe basımın önsözünü yazan Prof. Ali Nihat Bozcuk’un belirttiği gibi, genel okuyucunun zorluk çekmeden okuyabileceği bir dille yazılmış ve Betül Çelik’in akıcı Türkçesi’yle çevrilmiş kitabın bu amacı başarıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-5920549852453673606?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/5920549852453673606/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/06/evrim-bilimi-ve-yaratls-efsanesi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5920549852453673606'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/5920549852453673606'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/06/evrim-bilimi-ve-yaratls-efsanesi.html' title='Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TB9zFZbbsQI/AAAAAAAAAVQ/8YMAwR__TIs/s72-c/radikal+yaz%C4%B1s%C4%B1_+g%C3%B6rsel.Jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7494682742172873111</id><published>2010-06-02T20:45:00.003+03:00</published><updated>2012-01-26T18:08:20.304+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akıllı tasarım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genetik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim ve din'/><title type='text'>İnsan Genomundaki Akıllı Olmayan Tasarım</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Geçen ay bilim dünyasında din-bilim ilişkisinin tekrar sorgulanmasına yol açan birkaç gelişme oldu. Bunların herhalde en göze batanı Craig Venter ve ekibinin, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science&lt;/i&gt; dergisinde yayınladıkları makalede gösterdikleri gibi, bir bakteri genomunu sentezlemeleri ve bu bir hücrenin içine yerleştirildiğinde hücrenin normal metabolik faaliyetlerini gerçekleştirmeye başlamasıydı. Beklenebileceği gibi bu bilimsel başarı “Bilim adamları Tanrı olmaya mı soyunuyorlar?” gibi soruları da beraberinde getirdi:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://news.discovery.com/tech/do-synthetic-biologists-play-god.html"&gt;http://news.discovery.com/tech/do-synthetic-biologists-play-god.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Yeni bir buluş içermediği için daha az göze batan ama birbirinden ilginç iki ayrı argüman içeren bir başka makale de evrimsel genetikçi John C. Avise’in &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Proceedings of the National Academy of Sciences&lt;/i&gt;’da (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;PNAS&lt;/i&gt;) yayınlanan “Footprints of nonsentient design inside the human genome” başlıklı makalesiydi:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.pnas.org/content/early/2010/05/04/0914609107.short?rss=1"&gt;http://www.pnas.org/content/early/2010/05/04/0914609107.short?rss=1&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu aslında 2009 Aralık’ında dördüncüsü düzenlenen “In the Light of Evolution” başlıklı sempozyum dizisinde Avise’in yaptığı konuşmanın makale haline getirilmiş şekli. Sempozyumların dördüncüsü insanın evrimine ve “insanlık durumuna” ayrılmıştı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.nasonline.org/site/PageServer?pagename=SACKLER_Human_Condition"&gt;http://www.nasonline.org/site/PageServer?pagename=SACKLER_Human_Condition&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Makale aynı zamanda Avise’in bu sene Oxford University Press’ten çıkan &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Inside the human genome: A case for non-intelligent design&lt;/i&gt; adlı kitabının da çok kısa bir özeti niteliğinde:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.us.oup.com/us/catalog/general/subject/LifeSciences/EvolutionaryBiology/?view=usa&amp;amp;ci=9780195393439"&gt;http://www.us.oup.com/us/catalog/general/subject/LifeSciences/EvolutionaryBiology/?view=usa&amp;amp;ci=9780195393439&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Makalenin önce Avise’in uzmanlık alanına giren kısmına bakalım. Avise’in belirttiği gibi evrim teorisi savunucuları da akıllı tasarım görüşü savunucuları da aslen belli bir işlev için özel olarak tasarlanmış gibi görünen biyolojik yapı ve süreçlerin nasıl ortaya çıktığının açıklamasını vermeye çalışıyorlar. İki taraf da kendi önerdiği mekanizmanın daha iyi bir açıklama olduğunu iddia ediyor (akıllı tasarımın gerçek bir mekanizma önerip önermediği meselesini şimdilik bir kenara bırakalım). Fakat Avise’e göre akıllı tasarım için asıl zorluk biyolojik dünyadaki yetersiz ve verimsiz tasarım örnekleri. Mühendislik bakış açısından optimal sayılamayacak biyolojik yapılar evrim teorisinin beklemeyeceği şeyler değil. Hemen sayılabilecek birkaç sebep:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;1. Doğal seçilim evrimsel değişikliğin tek mekanizması değil; genetik sürüklenme gibi diğer mekanizmalar tasarımın optimalden sapmasına yol açabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;2. Zararlı mutasyonlar doğal seçilimin eleyemeyeceği bir hızla ortaya çıkıyor olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;3. Eşeysel seçilim ve doğal seçilim biyolojik özellikleri farklı yönlere çekebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;4.&amp;nbsp;Pleitropi: Genotip birden fazla fenotipe yol açıyor olabilir ve bunlardan bazıları zararlı olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;5. Doğal seçilim sadece bireysel organizma düzeyinde çalışmaz; organizma düzeyinde zararlı ama “bencil genler” düzeyinde yararlı özellikler seçilebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Akıllı tasarım görüşü ise biyolojik özellikleri bilinçli ve herhangi bir yetersizliği olmayan bir tasarımcının ürünü olarak gördüğü için optimal olmayan özellikleri açıklayamaz. Bu yüzden Avise’e göre akıllı tasarım için asıl yıkıcı argüman doğrudan doğal seçilimin şekillendirdiği mükemmel işleyen özellikleri ön plana çıkaran değil, optimal olmayan özellikleri ön plana çıkaran argümandır. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Peki insanda bu tür hatalı tasarım özellikleri var mı? Avise “var, hem de binlerce” diye cevap veriyor. Örnekleri de insan genomundan seçmiş. Örnekler oldukça teknik ve ayrıntılı olduğu için burada ancak ana başlıklar halinde kısa bir özetini yapabiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;1. Mutasyonların sebep olduğu tasarım hataları: Genetik temelli binlerce hastalık bunun örnekleri.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;2. Genomdaki gereksiz karmaşıklığın sebep olduğu tasarım hataları: DNA transkripsiyonundan (RNA oluşumu) önce DNA’nın intron bölgelerinin (protein kodlamayan bölgeler) ayrılmasının gerekmesi gereksiz metabolik enerji harcanmasına sebep oluyor ve bu karmaşıklık bir şeylerin ters gitmesi ihtimalini arttırıyor. Benzer şekilde gen regülasyonu (protein sentezinin başlamasının ve durmasının kontrolü) sürecinin karmaşıklığı da birçok sağlık problemine yol açabiliyor. Son olarak mitokondrideki DNA’nın faaliyetindeki tasarım hataları da ancak mitokondrilerin milyarlarca yıl önce ökaryot hücreler tarafından yutulmuş bir zamanlar bağımsız olan bakteri hücreleri olduğu fikriyle anlam kazanabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;3. DNA’daki tekrarların ve müsrifliğin sebep olduğu tasarım hataları: DNA’mızın büyük kısmı herhangi bir işlevi olmayan, sürekli tekrar eden nükleotit dizilerinden oluşuyor. Bu dizilerin bir kısmı sonradan bir işlev kazanmış olsa da yapıyı ve gördüğü işlevi göz önüne aldığımızda optimal olmayan bir tasarım olduğunu hemen farkedebiliriz. Ayrıca eskiden işlev gören fakat bugün etkisiz olan sahte-genlerin genomumuzda hala bulunuyor olması da akıllı tasarım açısından değil ancak evrimsel tarih açısından baktığımızda anlam kazanır. Son olarak genomdaki hareketli parçalar da (mesela transpozonlar) birçok genetik hastalığa sebep oluyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son yıllarda genomumuzun protein kodlamayan yüzde 98’lik kısmının başka yararlı işlevleri olduğu fikri yaygınlık kazanmaya başlamış olsa da geçen ay yayınlanan bir araştırmanın sonuçları bu fikri desteklemiyor:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1000371"&gt;http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1000371&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Sonuç olarak insan genomu kesinlikle akıllı bir tasarımcının elinden çıkmış gibi görünmüyor. Makalenin ilk argümanı bu. Buraya kadar Avise standart bir evrimsel biyoloğun kendi alanına dinsel temelli görüşleri karıştırmaya çalışan akıllı tasarımcılara vermesi beklenebilecek tepkiyi gösteriyor. Fakat makalenin son kısmında Avise bambaşka bir iddia ortaya atıyor: Geleneksel dinler akıllı tasarım görüşünü değil evrim görüşünü benimserlerse teolojinin klasik sorunlarından biri olan kötülüğün varlığı sorununu daha kolay çözebilirler!&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bilimsel bir makalede teolojik sorunların ne işi var diye merak edebiliriz. Veya bir evrimsel genetikçinin teolojiyle ilgili yeni tezler ortaya atabilecek yetkinliğe sahip olup olmadığını sorgulayabiliriz. Bunların hepsini bir kenara bırakıp Avise’in tezine bakalım. Kötülük sorunu dediğimiz şey herşeye gücü yeten iyi bir Tanrı’nın varlığıyla dünyadaki kötülüğün ve acı çekmenin varlığının uzlaştırılması sorunu. Avise’e göre yaratılışçıların ve akıllı tasarımcıların yaptığı gibi Tanrı’yı en küçük ayrıntısına kadar dünyadaki herşeyin tasarlayıcısı olarak görürsek dünyadaki bütün kötülüklerden de sorumlu tutmak zorunda kalırız. Oysa biyolojik dünyadaki birçok sonucu ortaya çıkaranın evrimsel süreç olduğunu kabul edersek Tanrı da mesela genomumuzdaki tasarım hatalarının sebep olduğu acılardan doğrudan sorumlu olmamış olur. Yani evrimsel süreç Tanrı’nın hayatı yaratma planının parçasıdır, ama Tanrı bu sürecin ayrıntılarına karışmaz. Bu görüş aynı zamanda dini de bilimin alanına giren konularda açıklama verme zorunluluğundan kurtarıp asıl alanı olan ahlak, ruhsallık, kutsallık gibi konularda saygın bir yol gösterici haline sokar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Avise’in makaledeki bu ikinci argümanı için ne diyebiliriz? Herhalde söylenebilecek en kibar şey yeterince geliştirilmemiş bir argüman olduğu. Birincisi, dünyadaki kötülüğün tek sebebi evrimsel sürecin sebep olduğu tasarım hataları değil. Evrimden önce doğal afetler var. Dolayısıyla tasarım hatalarını evrime yüklemek kötülük sorununu kökten çözmüyor. İkincisi, dünyaya her an müdahale edebilecek bir Tanrı anlayışını kabul ettiğimizde “bu Tanrı neden bütün işleri evrimin bilinçsiz mekanizmalarına bırakıyor, neden insanların acısını hafifletmek için yararlı mutasyonların daha fazla ortaya çıkmasını sağlamıyor?” gibi sorular akla geliyor. Yani evrimi kabul etmek Tanrı’yı biyolojik tasarım hatalarından kaynaklanan kötülüklerin sorumluluğundan da kurtarmıyor. Son olarak, “Tanrı değil evrim yaptı” demek doğal süreçleri yöneten yasaları yapan, daha sonra olanlara ise karışmayan, deist görüştekine benzer bir Tanrı anlayışını çağrıştırıyor. Böyle bir Tanrı’ya mesela dua etmenin anlamı yoktur. Oysa Avise’in ulaşmak, hitap etmek istediği dindar insanların büyük çoğunluğu bu tür bir Tanrı’ya değil, dünyaya her an müdahale eden (veya etme potansiyeline sahip olan) teist görüşe uygun bir Tanrı’ya inanıyorlar. Dolayısıyla Avise’in evrimle uzlaştırmaya çalıştığı din, dindar insanların büyük çoğunluğunun benimsediği din değil. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Sonuç olarak Avise’in makalesinin, akıllı tasarıma yönelik eleştirisi bakımından başarılı, geleneksel dinle asıl uyumlu biyolojik görüşün akıllı tasarım değil evrim olduğu iddiası bakımından başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Geleneksel dinle modern evrim görüşünü uzlaştırmak bir makalenin son yarım sayfasında başarılabilecek bir iş kesinlikle değil. Karşı iddianın, yani dinle evrimin uzlaştırılamayacağı iddiasının başarılı bir savunması için bir diğer ünlü evrimsel biyolog Jerry Coyne’un adeta bir kitap uzunluğunda olan şu kitap eleştirisi yazısına bakılabilir:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.tnr.com/article/books/seeing-and-believing"&gt;http://www.tnr.com/article/books/seeing-and-believing&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TAaYwpaaFiI/AAAAAAAAAVA/HZ1CPHwjp8o/s1600/god_ribozyme.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TAaYwpaaFiI/AAAAAAAAAVA/HZ1CPHwjp8o/s320/god_ribozyme.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7494682742172873111?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7494682742172873111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/06/insan-genomundaki-akll-olmayan-tasarm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7494682742172873111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7494682742172873111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/06/insan-genomundaki-akll-olmayan-tasarm.html' title='İnsan Genomundaki Akıllı Olmayan Tasarım'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/TAaYwpaaFiI/AAAAAAAAAVA/HZ1CPHwjp8o/s72-c/god_ribozyme.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-8544536809362480763</id><published>2010-05-20T20:12:00.001+03:00</published><updated>2012-01-26T18:08:06.717+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sahte bilim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilim felsefesi'/><title type='text'>2012’de Dünyanın Sonu mu Gelecek?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tabii ki hayır. Daha doğrusu böyle bir şey olacağını düşünmek için ortada makul bir sebep yok. Ama inanmak için makul sebebe ihtiyaç duymayan bir kesim ve bundan yararlanmak isteyen bir başka kesim sayesinde 2012 felaket senaryoları başını aldı gidiyor. Bilimsel ve eleştirel düşünce bir kenara bırakıldığında insanların nelere inanabileceği ve inandırılabileceğini bir kere daha göz önüne seren bu durum hakkında güvenilir kaynaklara dayanan bir bilgilendirme yazısı yazma ihtiyacı duyduk.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;2012’yle ilgili senaryoların başında 21 Aralık 2012’de dünyaya Nibiru adlı bir gezegenin çarpacağı veya çok yakınından geçeceği, güneş fırtınalarının maksimum düzeye çıkacağı, veya dünyanın bazı gök cisimleriyle ve galaksinin merkeziyle aynı hat üzerine geleceği iddiası yer alıyor. Bunun sonucunda beklenen de dünyanın yok olması veya görülmemiş şiddette depremler gibi büyük felaketlere maruz kalması, böylece insanlığın ya yok olması ya da bu büyük felaketler karşısında bir bilinç sıçraması yaşaması ve yeni bir çağın başlaması. Bütün bu olayların (veya bir kısmının) yüzlerce yıl önceki Maya kehanetlerinde ve Sümer mitolojisinde haber verildiği iddia ediliyor. Habervesaire sayfası iddiaların yorumsuz bir özetini yapmış:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.habervesaire.com/haber/1617/"&gt;http://www.habervesaire.com/haber/1617/&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Ustaca yazılmış izlenimi veren ama aslında birçok dayanaksız iddiadan oluşan bir yazı da ntvmsnbc’nin sayfasında var:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25003751/"&gt;http://www.ntvmsnbc.com/id/25003751/&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;İnsanların bu iddiaları ciddiye aldığını gösteren örneklerden biri felaket gününden korunmak amacıyla sığınak yerlerinin kişi başı 50,000 dolardan satılmaya başlaması ve bunlara talebin de hiç fena olmaması:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.physorg.com/news190293536.html"&gt;http://www.physorg.com/news190293536.html&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Ortada çok fazla iddia olduğu için bunların başlıcalarını kısa başlıklar halinde ele alalım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;2012’yle ilgili Maya kehanetlerinin kaynağı ve geçerliliği&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;2012’yle ilgili muhtemelen en popüler iddia Maya takviminin 21 Aralık 2012’de bitiyor olması, bunun da bu tarihte dünyanın sonunun veya büyük bir dönüşümün gerçekleşeceğinin habercisi olduğu, ve Mayalar’ın astronomide ve takvimcilikte çok ileri gittiği için bu kehanete güvenilebileceği. Mayalar Meksika’da ve Orta Amerika’da hala yaşayan, fakat uygarlıklarının altın çağı M.S. 250-900 yıllarına denk düşen bir halk. Mayalar’ın “uzun sayım” takvimini incelediğimizde şunu görüyoruz: En küçük birim “gün” anlamındaki kin. Bir vinal 20 kinden, bir tun (yaklaşık bir yıl) 18 vinalden, bir katun 20 tundan, bir baktun da 20 katundan oluşuyor. Bir baktun yaklaşık 394 yıl uzunluğunda. Takvim toplam 13 baktundan oluşuyor. 13 baktun tamamlandığında takvim başa dönüyor. 13 baktun da yaklaşık 5125 yıl ediyor. Mayalar takvimin başlangıcını M.Ö. 11 Ağustos 3114&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;kabul ediyorlar. Bu tarihin anlamı bilinmese de önemli bir göksel olaya karşılık geldiği tahmin ediliyor. Başlangıç gününden tam 13 baktun sonrası da M.S. 21 Aralık 2012’ye denk düşüyor. Fakat Maya yazıtlarında bu günün dünyanın sonu veya büyük felaketlerin başlangıcı olduğuna dair bir ibare yok. Bildiğimiz kadarıyla klasik Mayalar bir dönemin bitişi olarak bu günü önemli ve kutlanacak bir gün olarak düşünüyorlar. Zira Maya yazıtları bu günden sonra olacak olaylardan da bahsediyor ve bunlar gene gündelik olaylar. Ayrıca modern Mayalar arasında da 21 Aralık 2012’de büyük felaketlerin olacağına dair bir inanış yok. 2012’ye dair Maya kehaneti fikri göründüğü kadarıyla tamamen Batı kaynaklı ve 20. yüzyılın ürünü. Bu konuda University of Calgary arkeoloji profesörü Kathryn Reese-Taylor’la yapılmış kısa bir röportaj üniversitenin sayfasından okunabilir:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.ucalgary.ca/news/november2009/mayanprophecy"&gt;http://www.ucalgary.ca/news/november2009/mayanprophecy&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Orta Amerika Çalışmalarını İlerletme Vakfı’nın (FAMSI; Foundation for the Advancement of Mesoamerican Studies, Inc.) sayfasında Maya uzmanı Mark Van Stone’un çok daha ayrıntılı bir açıklaması var:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.famsi.org/research/vanstone/2012/index.html"&gt;http://www.famsi.org/research/vanstone/2012/index.html&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Maya yazıtları 2012’de dünyanın sonunun geleceğini söyleseydi bile bunu ciddiye almanın gerekip gerekmediği, bizim bugünkü yöntemlerimizle önceden göremediğimiz bir felaketi Mayalar’ın 1500 yıl önceki yöntemleriyle tahmin edip edemeyecekleri de ayrı bir soru tabii. Maya takviminin bizimkinden daha “doğru” olup olmadığıyla ilgili bir soruyu gene Stone cevaplıyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.famsi.org/research/vanstone/2012/faq.html%23accurate"&gt;http://www.famsi.org/research/vanstone/2012/faq.html%23accurate&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bunların ışığında Maya kehanetlerinin güvenilir olduğunu düşünmek için hiçbir sebep olmadığı sonucuna varabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Nibiru gezegeni iddialarının kaynağı ve geçerliliği&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bir diğer popüler iddia Nibiru gezegeniyle ilgili. Nibiru Sümer mitolojisinde ve Babil astronomisinde güneşin gökte en yüksekte olduğu nokta ve bazan da Jupiter veya Merkür gezegeni anlamında kullanılıyor. Bazan da gökün en yüksek noktası olarak en büyük tanrı Marduk’la özdeşleştiriliyor. Nibiru’nun modern çağda henüz keşfedilmemiş bir gezegen olduğu, güneşin çevresinde 3600 yıllık bir yörüngede döndüğü, dünyanın bu gezegenden gelmiş akıllı yaratıklar tarafından geçmişte ziyaret edildiği ve gezegenin yakında tekrar dünyanın yakınından geçeceği iddiaları ise 20. yüzyılda Sümer efsanelerinden esinlenmiş hikayeler yazan Zecharia Sitchin’den kaynaklanıyor. Sitchin iddialarını Sümer efsanelerine dayandırıyor ama bunlar Sümerologlar tarafından kabul edilmiyor. Nibiru’nun 2012’de dünyaya çarpacağı veya çok yakınından geçeceği iddiası ise medyum Nancy Lieder’a dayanıyor. Lieder aslında önce çarpışmanın 2003’te olacağını iddia etmişti ama bu gerçekleşmeyince tarih 2012’ye çekildi. 2012 tarihini Sitchin’in kabul etmediğini de belirtelim. Son yıllarda amatör astronomik gözlemlere veya bazı sahte fotoğraflara dayanarak Nibiru’nun dünyadan görülür hale geldiği haberleri İnternet’te yaygınlaştı. NASA ve diğer astronomi kurumları ise böyle bir gezegenin varolduğu iddialarını reddediyorlar. NASA’da çalışan astrobiyolog David Morrison &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Skeptical&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Inquirer&lt;/i&gt; dergisinin Kasım/Aralık 2009 sayısındaki yazısında son iddiaları ve soruları cevapladı:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.csicop.org/si/show/update_on_the_nibiru_2012_doomsday"&gt;http://www.csicop.org/si/show/update_on_the_nibiru_2012_doomsday&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Morrison’ın kısa bir konuşması NASA’nın sayfasından dinlenebilir:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://astrobiology.nasa.gov/ask-an-astrobiologist/intro/nibiru-and-doomsday-2012-questions-and-answers"&gt;http://astrobiology.nasa.gov/ask-an-astrobiologist/intro/nibiru-and-doomsday-2012-questions-and-answers&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;NASA’nın diğer 2012 iddialarına cevapları:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.nasa.gov/topics/earth/features/2012.html"&gt;http://www.nasa.gov/topics/earth/features/2012.html&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Dolayısıyla Nibiru iddialarının güvenilir olduğunu düşünmek için de bir sebep yok. Burada dikkat çekici olan şeylerden biri şu: İnsanlar bir yandan ABD hükümetinin bir kurumu olan NASA’ya ve onun bilim adamlarına güvenmeyip NASA’dan gelen açıklamalara karşı aşırı bir şüphecilik gösterirken bir yandan da NASA’dan çok daha az güvenilmesi gereken, hiçbir bilimsel değeri olmayan İnternet kaynaklarından gelen haberlere ve fotoğraflara ve tamamen ticari amaç güden filmlere ve kitaplara şaşırtıcı bir safdillikle yaklaşıyorlar. Bu ironik durumda insanların eleştirel düşünememesinin rolü olduğu kadar hükümetlerin yıllar yılı halklarını kandırmalarının sonucu güvenilirliklerini kaybetmelerinin de rolü olduğu söylenebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Felaket yaratacağı söylenen diğer astronomik olaylarla ilgili iddiaların geçerliliği&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;2012’de gerçekleşeceği söylenen iki astronomik olayı daha kısaca ele alalım. Bunlardan biri, yaşanacak büyük güneş patlamalarının dünyanın manyetik alanında zayıflamaya yol açacağı ve kuzey ve güney kutuplarının yer değiştireceği iddiası. Kutupların yer değiştirmesi dünya tarihi boyunca görülen olaylardan. Fakat bu genellikle binlerce yıl alan bir süreç ve dünya üzerinde herhangi bir felakete yol açmıyor. Ayrıca 2012’de birdenbire bu tür bir değişimin başlayacağını düşünmek için de bir sebep yok. Universe Today adlı astronomi blogundan bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi veren iki yazı:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.universetoday.com/2008/06/21/2012-no-killer-solar-flare/"&gt;http://www.universetoday.com/2008/06/21/2012-no-killer-solar-flare/&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.universetoday.com/2008/10/03/2012-no-geomagnetic-reversal/"&gt;http://www.universetoday.com/2008/10/03/2012-no-geomagnetic-reversal/&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Son olarak 21 Aralık 2012’de dünya, güneş ve galaksinin merkezinin aynı hat üzerinde yer alacağı ve bunun büyük felaketlere yol açacağı iddiasına bakalım. Modern astronomik bilgiler ışığında baktığımızda bu iddianın da hiçbir tutar tarafı yok. Birincisi, bu üçünün tamamen aynı hat üzerinde olması mümkün değil zira galaksinin merkezi dünyanın yörünge düzleminin dışında kalıyor. Ancak yaklaşık olarak aynı hat üzerinde olmaktan bahsedebiliriz. Fakat bu yaklaşık durum zaten 1998 yılında gerçekleşti ve bu hiçbir özel olaya sebep olmadı. 2012’de bu olayın bir daha gerçekleşeceği ve bu sefer özel olaylara sebep olacağı beklentisinin hiçbir temeli yok. 2012hoax sayfasından bu konuyla ilgili kısa bir yazı:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;a href="http://www.2012hoax.org/solstice-alignment"&gt;http://www.2012hoax.org/solstice-alignment&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kuşkuculuk ve bilimsel yaklaşım&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bilim adamlarının her söylediği şey doğru mudur? Herşeyden kuşkulanacaksak bilime neden kayıtsız şartsız güvenelim ki?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Aslında ilk bakışta hiç fena bir soru değil. Rasyonel kuşkuculuğun yılmaz savunucusu olan bilimsel yaklaşım sıra bilim adamlarından gelen iddiaların değerlendirilmesine geldiğinde koşulsuz güveni savunuyor olsaydı gerçekten kendi kendisiyle çelişmiş olurdu. Ama istenen şey zaten bilim adamlarının söylediği herşeye güvenmek değil. Bilim adamlarının tamamen aynı fikirde olduğu konu bulmak zordur. Bilimsel veriler genellikle tek bir sonuca kesin olarak işaret etmediği için bilim adamları aralarında hangi sonuca varmanın daha makul olduğu konusunda tartışır dururlar. Kesin bir sonuca varmayıp tartışmaların sonuçlanmasını beklemenin en makul davranış olduğu durumlar da vardır. Fakat bilimsel yöntem sonucu elde edilen veriler ve bilimsel akıl yürütme süreçleri bizi tek bir sonuca yöneltiyorsa, bu konuda bilim dünyasında mutabakat varsa, bu sonucu değil de başka bir sonucu kabul etmenin nasıl bir savunması olabilir? Bir iddiayı sırf yerleşik otoriteden geldiği gerekçesiyle reddetmek mi bizi asıl özgürleştirecek olan tavırdır, yoksa nereden gelirse gelsin her iddiayı rasyonel düşünce süzgecinden geçirdikten sonra kabul edip etmemeye karar vermek mi? Aşırı bilim kuşkucularının cevap vermesi gereken soru budur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Savunduğumuz tavrı özetleyecek olursak: Güvenilir bilgi edinmenin uzun ve zahmetli bir süreç olduğunu unutmamak; neye inanacağımıza karar verirken sadece iddianın geldiği kaynağa bakarak karar vermemek; ortada ciddi tartışma var gibi görünüyorsa bir süreliğine kesin karara varmayı askıya almak; konuyla ilgili güvenilir kaynakları bulmak ve ciddi olarak incelemek; kaynakların hangi iddiayı desteklediğine ancak bundan sonra karar vermek; vardığımız sonuçların gene de tartışmaya açık olabileceğini aklımızda bulundurmak; bu sonuçları başkalarıyla paylaşmaya, tartışmaya ve gerektiğinde değiştirmeye hazırlıklı olmak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Eleştirel düşünce ve bilimsel yaklaşım dediğimiz budur. En temel varsayımı da insan aklına güvenmektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S_VtZkZAHwI/AAAAAAAAAU4/bJ-72KCqCwI/s1600/2012.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S_VtZkZAHwI/AAAAAAAAAU4/bJ-72KCqCwI/s320/2012.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-8544536809362480763?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/8544536809362480763/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/2012de-dunyann-sonu-mu-gelecek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/8544536809362480763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/8544536809362480763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/2012de-dunyann-sonu-mu-gelecek.html' title='2012’de Dünyanın Sonu mu Gelecek?'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S_VtZkZAHwI/AAAAAAAAAU4/bJ-72KCqCwI/s72-c/2012.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-8798654942693473927</id><published>2010-05-18T18:35:00.002+03:00</published><updated>2011-07-24T12:10:14.149+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='etkinlikler'/><title type='text'>Alman Lisesi ve İzmir Evrim Kursu İzlenimleri</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 16px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;times new roman&amp;quot;;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: small;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 13px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;times new roman&amp;quot;;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: small;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 13px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bu yazıyı kendim (Hasan Bahçekapılı) adına yazıyorum zira izlenimler sadece benim izlenimlerim.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İki hafta önce evrimle ilgili iki sunum yaptım. İlki 4 Mayıs’ta İstanbul Alman Lisesi’nde resmi adı “Moleküler Biyoloji, Genetik, Bilim Felsefesi” olan seminerler dizisi dahilindeydi. Resmi adı buydu diyorum zira seminerler dizisinin asıl konusu evrim teorisiydi. Etkinliğin adında “evrim teorisi” gibi sakıncalı bir konu geçtiğinde Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin almak mümkün olmadığı için lise böyle bir adı uygun bulmuş. Gene öğrendiğime göre Celal Şengör de Milli Eğitim’in sakıncalı konuşmacılar listesindeymiş.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Milli Eğitim’in evrim ve bilim karşısındaki tavrına ve bunun sonucunda birçok ilköğretim kurumu ve lisedeki bilimsel anlayış düzeyine kızıp üzülebiliriz. Fakat ben bu duruma rağmen en azından bazı liselerin dışarıdan akademisyenleri davet ederek öğrencilerine çeşitli bilim dallarındaki son gelişmeleri öğrenme fırsatı sağlamasını yeterince sevindirici buldum. Daha da sevindirici olanı böyle bir etkinliği düzenleme fikrinin ve girişiminin öğrencilerden gelmesiydi. Daha önce Bilim ve Ütopya’nın etkinliklerinde yaptığım “Bilim Felsefesi Açısından Akıllı Tasarım Düşüncesi” başlıklı konuşmayı Alman Lisesi’nde de yapmam için benle ilk temasa geçen ve daha sonra konuşmaların organizasyonunu yapan Can Sönmezer adlı öğrenciydi. Bunu üniversitede bölümdeki arkadaşlarıma anlattığımda onlar da şaşkınlık ve takdirlerini ifade ettiler. Konuşmadan birkaç gün önce lisenin felsefe öğretmeni Serap Parmaksızoğlu tarafından da resmen davet edildim. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Konuşma benim açımdan gayet tatmin edici geçti. Öğrenciler lise düzeyi için biraz ağır sayılabilecek bir saatten uzun bir konuşmayı pür dikkat dinlediler ve arkasından da gayet akıllıca sorular sordular. Bilimsel ve felsefi konulara böyle bir ilgi ve öğrenme isteğini ben üniversite öğrencilerinde bile seyrek görüyorum. Dolayısıyla karşımda uyuklayan öğrenci görmeyi artık kanıksamaya başlamış biri olarak beni Türkiye’nin bilimsel geleceği konusunda yeniden umutlandıran bir tecrübeydi Alman Lisesi etkinliği. Öncelikle beni davet eden Can Sönmezer’e, ayrıca konuşmadan önce ve sonra konukseverlik gösteren Türk Müdür Başyardımcısı Güneş Yetiş’e ve Serap Parmaksızoğlu’ya tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Haftanın ikinci etkinliği Bilim ve Ütopya’nın üçüncüsünü İzmir’de düzenlediği Evrim Kursu’ydu. Kurs bağlamında 8 Mayıs günü “Evrimsel Psikolojiye Giriş: Temel Kavramlar, Bulgular, Tartışmalar” başlıklı konuşmayı yaptım. Aslında öncelikle kursun kendisinden birkaç gün önce kurs etrafında dönen tartışmadan kısaca bahsetmek gerekiyor. Vakit Gazetesi’nin İnternet organı habervaktim.com sayfası 3 Mayıs’ta “İzmir ‘Evrim’ kıskacında!” başlığıyla Evrim Kursu’yla ilgili ilginç bir haber yazısı yayınladı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.habervaktim.com/haber/120450/izmir_evrim_kiskacinda.html"&gt;http://www.habervaktim.com/haber/120450/izmir_evrim_kiskacinda.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;“Üniversite eğitimi kimlere emanet” ibaresi altında kendi adımı görmeyi doğrusu oldukça eğlenceli buldum. Fakat bazı arkadaşlarım ve öğrencilerim bunun hedef gösterme olarak görülebileceğini düşünüp endişelendiler. Bilim ve Ütopya da gülüp geçilemeyecek bir haber olduğunu düşünmüş ki 5 Mayıs’ta cevap niteliğinde bir açıklama yaptı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.bilimveutopya.com/?p=121"&gt;http://www.bilimveutopya.com/?p=121&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Ben olay herhalde daha uzamaz diye düşünüyordum ama habervaktim.com hemen arkasından bir yazı daha yayınladı. Hem de “Evrimciler hedef gösterdi!” başlığıyla:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.habervaktim.com/haber/120739/evrimciler_hedef_gosterdi.html"&gt;http://www.habervaktim.com/haber/120739/evrimciler_hedef_gosterdi.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bilim ve Ütopya’nın açıklamasını “pişkinlik”, “alçaklık”, “skandal” nitelendirmeleriyle yorumlayan bu haber bir Freud’cunun aklına hemen “projection” denen savunma mekanizmasını getirirdi herhalde. “Bu adamlar ciddi mi yoksa okuyucularını aptal mı zannediyorlar” sorusu biraz kafamı meşgul ettiyse de daha sonra sosyal veya klinik psikolog olmadığımı, dolayısıyla olaya tatmin edici bir açıklama getirmemin gerekmediğini hatırlayarak rahatladım ve kendi işlerime döndüm.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kursun kendisine beklendiği kadar katılım olmadı. Bilim ve Ütopya yetkililerinden öğrendiğime göre bunun ana sebebi o gün İzmir’de evrimle ilgili bir etkinlik daha olmasıymış. Fakat gene de karşımda ilgili ve sorgulayıcı bir dinleyici topluluğu buldum. Psikolojik konulara yeni gelişmekte olan bir yaklaşım olarak tanıttığım evrimsel psikoloji bazılarınca çok ilginç bulunurken bazılarınca fazlasıyla spekülatif bulundu. Sonradan düşününce fark ettim ki aslında ikisi de çok yanlış değerlendirmeler değil. Bilimsel gelişimin bazı aşamalarında spekülasyona da ihtiyaç olduğunu aklımızda bulundurursak spekülasyonla sağlam bilgiyi nasıl ayırt edeceğimizi bildiğimiz sürece evrimsel psikoloji takip edilmeye değer bir akım. Kurs sırasında ve sonrasında konukseverlik gösteren Bilim ve Ütopya ekibine ve gönüllülerine tekrar teşekkür ediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bilim dergilerini ve bilim bloglarını takip edenlerin farkında olduğu gibi evrim teorisi bilim dünyasının en aktif ve en hızlı gelişen alanlarından biri. Üniversite dışında yapılan akademik konuşmalar birincil kaynakları takip edebilecek bilgi birikimine sahip olmayanların bu gelişmeleri öğrenmesi için iyi bir fırsat olduğu gibi aslında konuşmayı yapanın kendisi için de bir öğrenme fırsatı. Zira bir konuyu uzman olmayan kişilere anlatmak uzmanlara anlatmaktan çok daha fazla maharet istiyor. En azından kendi adıma konuşma (ve blog yazısı) hazırlarken çok şey öğrendiğimi ve konuyu daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Umarım beni dinleyenlerin çoğunluğu da salondan benzer bir öğrenmişlik hissiyle ayrılıyorlardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S_KzrlWyRKI/AAAAAAAAAUw/tJEnpzx6yu0/s1600/evolution-1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S_KzrlWyRKI/AAAAAAAAAUw/tJEnpzx6yu0/s320/evolution-1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-8798654942693473927?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/8798654942693473927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/alman-lisesi-ve-izmir-kursu-izlenimleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/8798654942693473927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/8798654942693473927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/alman-lisesi-ve-izmir-kursu-izlenimleri.html' title='Alman Lisesi ve İzmir Evrim Kursu İzlenimleri'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S_KzrlWyRKI/AAAAAAAAAUw/tJEnpzx6yu0/s72-c/evolution-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-3930259834548561822</id><published>2010-05-12T21:36:00.007+03:00</published><updated>2012-01-26T18:05:38.086+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Genetik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsanın Evrimi'/><title type='text'>Neandertaller ve Biz</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-sBVHxrNpI/AAAAAAAAATQ/ZLRX5DpnB78/s1600/328_680_F1.gif" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-sBVHxrNpI/AAAAAAAAATQ/ZLRX5DpnB78/s320/328_680_F1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Geçen haftanın bilim dünyasındaki en flaş haberi hiç kuşkusuz Leipzig’deki &lt;span lang="EN"&gt;Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology’den &lt;/span&gt;Svante Pääbo önderliğindeki uluslararası bir ekibin Neandertal insanı genomunun taslağını yayınlamasıydı. Taslağın en ilgi çekici yönü de modern insan (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Homo sapiens&lt;/i&gt;) ile Neandertal insanı arasında gen alışverişi olduğunu göstermesiydi. Diğer bir ifadeyle bu iki insan grubu arasında zamanında çiftleşme olmuş ve günümüzde en azından bir grup insan kısmen Neandertal genleri taşıyor. Bu aynı zamanda iki grubun genellikle farzedildiği gibi ayrı türler olmayıp aynı türün alt grupları olduğu anlamına da geliyor. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science&lt;/i&gt; dergisinde yayınlanan iki rapor ve konuyla ilgili diğer haberlere şu sayfadan ulaşılabilir:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.sciencemag.org/special/neandertal/"&gt;http://www.sciencemag.org/special/neandertal/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son moleküler bulgular ışığında Neandertal insanıyla modern insanın son ortak atasının 270 ila 440 bin yıl önce yaşadığı tahmin ediliyor. 30,000 yıl kadar önce de Neandertaller yok oldular. Genomlarımızın yüzde 99.84’ü aynı. İlk bulunan fosil örneklerinden biri 1856’da Almanya’nın Neander Vadisi’nden (Neander Thal) geldiği için &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Homo&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;neanderthalensis&lt;/i&gt; adı verilmiş. Daha sonra Almanca’da “vadi” anlamına gelen kelime “tal” şeklinde yazılmaya başladığı için türün ismi de zaman içinde Neanderthal’den Neandertal’e dönmüş. Neandertal fosillerine kuzeyi hariç bütün Avrupa’da, ayrıca Orta Doğu’nun ve Orta Asya’nın bazı kısımlarında rastlanıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Pääbo ekibinin daha önce Neandertal mitokondriyel DNA’sı üzerinde yaptığı karşılaştırma Neandertaller’in modern insanın mitokondriyel DNA’sına herhangi bir katkı yapmadığını göstermişti. Fakat mitokondriyel DNA nükleer DNA’ya göre çok küçük olduğu için buradan gen alışverişi olup olmadığıyla ilgili kesin bir sonuç çıkmayacağı biliniyordu. Pääbo ekibi bu sefer Hırvatistan’daki Vindija Mağarası’nda bulunan 38–44 bin yıllık üç Neandertal’in kemiklerinden hareketle nükleustaki (hücre çekirdeği) DNA’ları karşılaştırmış. 5 yıl önce başlayan bu proje Neandertal genomunun ancak yüzde 60’ını tarayabilmiş. 4 milyardan fazla nükleotit incelenmiş. Doğru dizilimden emin olmak için bugünkü şempanze ve insan genomları referans olarak kullanılmış.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-r1Im6w-QI/AAAAAAAAATI/tJqbObu3ZfA/s1600/neanderthals_786.gif" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-r1Im6w-QI/AAAAAAAAATI/tJqbObu3ZfA/s320/neanderthals_786.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yeterince güvenilir bir dizilim ortaya çıktıktan sonra Neandertal genomu Fransa, Çin, Papua Yeni Gine, Güney Afrika (San) ve Batı Afrika’dan (Yoruba) beş modern insanın genomuyla karşılaştırılmış. Avrupa, Asya ve Okyanusya genomları Neandertaller’le yüzde 1–4 arası ortaklık gösterirken iki Afrikalı genomu herhangi bir ortaklık göstermemiş. Burada ilginç olan Neandertal kalıntılarının hiçbir zaman Çin ve Papua Yeni Gine kadar doğuda bulunmamasına rağmen buralarda yaşayan modern insanların Neandertaller’e Avrupalılar’la aynı ölçüde benzemesi. Bundan haraketle araştırmacılar modern insanların Afrika’yı yaklaşık 100,000 yıl önce terk ettikten sonra, muhtemelen Orta Doğu’da veya Doğu Akdeniz’de, 45–80 bin yıl önce Neandertaller’le gen alışverişi yaptığını düşünüyorlar. Bu bulgu aynı zamanda Neandertaller’in modern Asyalı ve Avrupalı insanlara Sahra-altı Afrikalılar’dan daha yakın olduğunu gösteriyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tabii bütün modern insanlarda ortak olan ve bizi Neandertaller’den ayıran genler de var. Araştırmacılar kodlanan proteinde farklılık yaratan 78 nükleotit farklılığı saptamış. Bunların bazılarının enerji metabolizması, yaraların iyilişmesi, bilişsel gelişim, iskelet gelişimi, sperma hareketliliği ve deri fizyolojisiyle ilgili olduğu biliniyor. Mesela bilişsel gelişimle ilgili genlerin mutasyonunun Down sendromu, şizofreni ve otizmle bağlantısı var. Diğer farkların neyle ilgili olduğu ve modern insanlara herhangi bir avantaj sağladığı için mi seçilime uğradığı henüz cevaplanmamış sorular. Bunun cevabının verilmesi neden Neandertaller’in yok olduğunu ve tek insan türü olarak &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Homo sapiens&lt;/i&gt;’in kaldığını da açıklayabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bulgular modern insanın evrimiyle ilgili iki rakip teori arasındaki tartışmayı da yeniden alevlendirdi. Genel olarak kabul edilen “Afrika’dan Dışarı” (Out of Africa) teorisine göre modern insan (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Homo sapiens&lt;/i&gt;) 200,000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktı ve 100,000 yıl kadar önce Afrika’dan dünyanın diğer kısımlarına yayılmaya başladı. Bu süreçte Homo cinsinin diğer türleri modern insanın gen havuzuna herhangi bir katkıda bulunmadan yok oldular. Bu görüşün baş savunucusu İngiliz antropolog Chris Stringer yeni bulguların teorinin tamamen doğru olamayacağını gösterdiğini kabul ediyor. Rakip teori olan “Çokbölgeli Evrim” (Multiregional Evolution) teorisi ise modern insanın dünyanın değişik bölgelerinde değişik Homo türlerinin karışmasıyla ortaya çıktığını, yani sadece Afrika kökenli olmadığını söylüyor. Bu görüşün baş savunucusu ABD’li antropolog Milford Wolpoff yeni bulguların kendi teorisini desteklediğini söylüyor. Fakat muhtemelen paleoantropologların çoğunluğu hala Afrika’dan Dışarı teorisine yakın durmaya devam ediyorlar.&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Konuyla ilgili daha ayrıntılı ama çok teknik olmayan bilgi almak isteyenler aşağıdaki sayfalara göz atabilirler.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science&lt;/i&gt; dergisinden Ann Gibbon’ın dergide yayınlanan iki raporla ilgili haberi:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Close Encounters of the Prehistoric Kind&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.sciencemag.org/cgi/content/full/328/5979/680"&gt;http://www.sciencemag.org/cgi/content/full/328/5979/680&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Scientific American&lt;/i&gt;’dan Kate Wong’un haberi:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Neandertal Genome Study Reveals That We Have a Little Caveman in Us&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=neandertal-genome-study-r"&gt;http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=neandertal-genome-study-r&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Nature News’dan bir haber:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN" style="color: #545454;"&gt;European and Asian genomes have traces of Neanderthal&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.nature.com/news/2010/100506/full/news.2010.225.html"&gt;http://www.nature.com/news/2010/100506/full/news.2010.225.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son olarak İnternet’teki en popüler bilim bloglarının ikisinden nispeten uzun yorumlar. İlki paleoantropolog John Hawks’un blogundan:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN"&gt;NEANDERTALS LIVE!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://johnhawks.net/weblog/reviews/neandertals/neandertal_dna/neandertals-live-genome-sequencing-2010.html"&gt;http://johnhawks.net/weblog/reviews/neandertals/neandertal_dna/neandertals-live-genome-sequencing-2010.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Ve bilim yazarı Carl Zimmer’ın blogu:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Skull Caps and Genomes&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://blogs.discovermagazine.com/loom/2010/05/06/skull-caps-and-genomes/"&gt;http://blogs.discovermagazine.com/loom/2010/05/06/skull-caps-and-genomes/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; mso-layout-grid-align: none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; mso-layout-grid-align: none;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: white;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: normal; mso-layout-grid-align: none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-3930259834548561822?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/3930259834548561822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/neandertaller-ve-biz.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3930259834548561822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/3930259834548561822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/neandertaller-ve-biz.html' title='Neandertaller ve Biz'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-sBVHxrNpI/AAAAAAAAATQ/ZLRX5DpnB78/s72-c/328_680_F1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-6451619136943849319</id><published>2010-05-06T17:50:00.001+03:00</published><updated>2012-02-04T20:16:03.567+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrimsel psikoloji'/><title type='text'>Evrimsel Psikolojiye Giriş: Temel Kavramlar, Bulgular, Tartışmalar</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Bu yazı Bilim ve Ütopya, Mayıs 2010 sayısında Hasan G. Bahçekapılı imzasıyla yayımlandı.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikoloji geniş anlamıyla psikolojik konulara evrimsel açıdan yaklaşan, yani zihinsel ve davranışsal süreçlerin evrimsel kökenini araştıran her türlü disipline verilebilecek isim. Dar anlamıyla evrimsel psikoloji ise evrimsel biyolojideki adaptasyoncu yaklaşımı psikolojik konulara taşıyan ve psikolojik mekanizmalarla ilgili bazı ek varsayımlar yapan özel bir disiplinin adı. Özellikle son 20 yılda psikolojiye evrimsel yaklaşımın popülerleşmesine sebep olan dar anlamıyla evrimsel psikoloji olduğu için bu yazıda tanıtılacak olan bu özel disiplin olacak. Bu disiplinin önemli temsilcileri arasında birçok adaptasyondan oluşan modüler zihin anlayışının teorik temellerini ortaya koyan John Tooby ve Leda Cosmides’i, erkek ve kadınların eş seçimi kriterlerini inceleyen David Buss’ı, aile içi ilişkiler ve şiddet konusunda araştırma yapan Martin Daly ve Margo Wilson’ı ve psikolinguist Steven Pinker’ı sayabiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-LXDoKRZyI/AAAAAAAAAS4/cKc3Q52QdYg/s1600/evo-psych.png" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-LXDoKRZyI/AAAAAAAAAS4/cKc3Q52QdYg/s320/evo-psych.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Tarihsel gelişim&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bütün modern evrimsel yaklaşımlar gibi evrimsel psikolojinin de çıkış noktası Charles Darwin’in doğal ve eşeysel seçilime dayalı evrim teorisi. Bunun yanında evrimsel biyolojide özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan teorik gelişmeler de evrimsel psikolojinin gelişimine zemin hazırladı. Bu gelişmelerin arasında William Hamilton’ın kapsayıcı uyumluluk (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;inclusive&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;fitness&lt;/i&gt;) ve akraba seçilimi (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;kin&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;selection&lt;/i&gt;) fikrini, George Williams’ın grup seçilimi fikrinin gerilemesine sebep olan ve adaptasyonların saptanma kriterlerini belirleyen kitaplarını, Robert Trivers’ın karşılıklı özgecilik (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;reciprocal&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;altruism&lt;/i&gt;), ebeveyn yatırımı (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;parental&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;investment&lt;/i&gt;) ve ebeveyn-yavru çatışması (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;parent&lt;/i&gt;-&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;offspring&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;conflict&lt;/i&gt;) teorilerini, ve John Maynard-Smith’in ekonomiden evrimsel biyolojiye taşıdığı oyun teorisini ve evrimsel açıdan dengeli strateji (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;evolutionarily&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;stable&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;strategy&lt;/i&gt;) kavramını sayabiliriz. Ayrıca yeni bir fikir içermese de Edward Wilson’ın sosyal davranışın evrimsel temelleriyle ilgili devasa bir sentez olan &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Sociobiology&lt;/i&gt; kitabının ve Richard Dawkins’in bütün bu fikirleri popülerleştirip yeni bir bakış açısıyla sunduğu &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Selfish Gene&lt;/i&gt; kitabının da evrimsel psikolojinin gelişimini etkilediği söylenebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Temel kavramlar&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir araştırma programı olarak evrimsel psikolojinin temel amacı evrimsel sürecin ürünü olan ve davranışı yönlendiren psikolojik mekanizmaları saptamak. Psikolojik mekanizma denince kastedilen dil edinme becerisi, yılan korkusunu öğrenme eğilimi, akrabaları tanıma becerisi, karşı cinsin bazı özelliklerini çekici bulma eğilimi, başkalarının duygularını ve niyetlerini tahmin edebilme yeteneği gibi zihinsel kapasiteler. Evrimsel psikologlar bu psikolojik mekanizmaların çoğunun geçmişte hayatta kalmayla ve üremeyle ilgili sorunların çözümünü sağlamış adaptasyonlar olduğu varsayımından hareket ediyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Diğer bir varsayım zihnin bu türden birçok özelleşmiş psikolojik adaptasyondan oluşuyor olması. Evrimsel psikologlara göre insanlarda evrimleştikleri çevre şartlarında karşılaştıkları birçok farklı adaptif problemin çözümüne yönelik farklı adaptasyonlar ortaya çıktı. Bu yüzden zihin genel problem çözümüne yönelik tek bir mekanizmadan oluşmak yerine özel problemlerin çözümüne yönelik birçok farklı mekanizmadan oluşuyor olmalı. Bu görüş bilişsel bilimlerde “modüler zihin” denen görüşün bir uzantısı. Diğer bir ifadeyle, vücutta nasıl farklı işlevler göre farklı organlar varsa zihin de bu türden farklı adaptasyonlardan oluşuyor olmalı.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikologların yaptığı kavramsal ayrımlardan biri de psikolojik (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;proximate&lt;/i&gt;) açıklama düzeyiyle evrimsel (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;ultimate&lt;/i&gt;) açıklama düzeyi arasında. Bunlardan birincisi mekanizmanın bilişsel ve beyinsel düzeyde nasıl çalıştığı sorusuyla ilgiliyken ikincisi neden var olduğu, neden evrimsel süreçte seçildiği sorusuyla ilgili. Mesela insanların afet durumlarında akrabalarını kayırma davranışı göstermelerinin arkasındaki psikolojik mekanizma duygusal yakınlık hissiyken bu davranışın evrimsel düzeydeki açıklaması genlerin devamını sağlaması olabilir. Evrimsel düzeydeki açıklama psikolojik düzeyde bir iddiada bulunmaz. Dolayısıyla bu davranışın genlerin devamını sağlamaya yönelik olduğunu söylemek insanların bilinçli veya bilinçsiz olarak böyle bir motivasyona sahip oldukları anlamına gelmez. Tatmin edici bir evrimsel psikolojik teori iki düzeydeki soruya da cevap verebilmelidir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Evrimsel sürecin ürünleri: Adaptasyonlar, yan ürünler, rastgele ürünler&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel biyolojideki adaptasyoncu geleneğe göre evrimsel sürecin üç ayrı ürünü vardır. Biyolojik bir özellik ya doğal seçimin doğrudan ürünü olan bir adaptasyondur, ya bir adaptasyonun yan ürünüdür, ya da rastgele ortaya çıkmış bir üründür. Bunlara şöyle bir basit biyolojik örnek verebiliriz: Göbek bağı embriyon ile plasenta arasındaki kimyasal madde alış verişini sağlayan ve bunu sağladığı için evrimsel süreç içinde seçilmiş bir adaptasyondur. Göbek deliği özel bir işlevi olmamasına rağmen göbek bağına sahip bütün türlerde görülen ve onun yan ürünü olan bir özelliktir. Göbek deliğinin özel şekli ise bireyden bireye değişen, evrimsel ve gelişimsel tarih içinde kazayla ortaya çıkmış olaylara dayanan ve özel bir açıklaması verilemeyecek olan rastgele bir özelliktir. Bu üçlü ayrıma verilebilecek basit bir psikolojik örnek yılan korkusu olabilir. Yılan korkusu geçmişte hayatta kalma şansını arttırdığı için seçilmiş bir adaptasyondur. Yılana benzer cisimlerden (mesela kıvrılarak hareket eden bir hortumdan) korkmak ise o adaptasyonun herhangi bir yararı olmayan bir yan ürünüdür. Güneş ışığından korkmak ise türün üyelerinin çok küçük bir kısmında görülen, herhangi bir adaptasyonla ilişkili olmayan bir rastgele üründür.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir özelliğin adaptasyon olduğunun iddia edilmesi her zaman sorunlu olmuştur. George Williams’dan sonra kabul edilen kriterlere göre bir özelliğe adaptasyon diyebilmemiz için her şeyden önce genetik bir temelinin olduğunun ya doğrudan ya da dolaylı olarak gösterilmesi gerekir. Diğer bir kritere göre adaptasyonlar (belli bir cinse özgü olanlar hariç) genellikle türün bütün üyelerinde vardır. Adaptasyonların doğuştan var olması gerekmez ama gelişim sürecinde tutarlı olarak ortaya çıkarlar. Son olarak adaptasyonlar bir işlev için özel olarak tasarlanmış izlenimi verirler: Genellikle karmaşık yapıları vardır ve bir problemi etkili, ekonomik ve tutarlı bir şekilde çözerler.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kriterler belirlenmiş olsa da bu kriterlerle ilgili verilerde önemli eksiklikler olduğu için birçok psikolojik mekanizmanın adaptasyon olup olmadığıyla ilgili tartışmalar sürmektedir. Bu tartışmaların en ünlülerinden biri dille ilgili olandır. Yaklaşık 20 yıldır psikolog Steven Pinker ve dilbilimci Ray Jackendoff gibi araştırmacılar dilin insanın ihtiyaç duyduğu türden etkili iletişimi sağlayan bir adaptasyon olduğunu savunurken dilbilimci Noam Chomsky ve psikolog Marc Hauser dilin daha temel bilişsel kapasitelerin bir yan ürünü olduğunu savunmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Adaptasyon örnekleri&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Teorik argümanlara ve ampirik bulgulara dayanılarak adaptasyon olduğu iddia edilmiş psikolojik mekanizmalara iki örnek verelim. Biri erkekte görülen romantik kıskançlık türü.&amp;nbsp; Evrimsel başarı (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;fitness&lt;/i&gt;) açısından bir organizmanın başına gelebilecek en kötü şey yavru edinememek ve bilmeden başkasının yavrusuna yatırım yapmaktır. Özellikle döllenmenin dişinin vücudu içinde gerçekleştiği türlerde yavrunun babalığı konusundaki belirsizlik erkek için çözülmesi gereken bir adaptif sorundur. Bu yüzden bazı evrimsel psikologlara göre insanlarda erkek cinsinde eşin veya partnerin cinsel sadakatsizliğini saptamaya ve önlemeye yönelik bir mekanizma adaptasyon olarak ortaya çıkmıştır. Bu mekanizma tetiklendiğinde kıskançlık gibi duygular ve şiddet eğilimi gibi davranışlar üreterek eşin sadakatsizliğini önlemeye çalışır. Erkeklerin genellikle cinsel aldatmadan, kadınlarınsa daha çok duygusal aldatmadan rahatsız olması erkeğe özgü bu mekanizmanın varlığına destek olarak sunulmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İkinci bir adaptasyon örneği fikri teoriye dayalı akıl yürütmeden değil doğrudan bir günlük hayat gözleminden kaynaklanmıştır. Hamile kadınların özellikle hamileliğin ilk dönemlerinde sık sık midelerinin bulandığı ve bazı yiyeceklere karşı aşırı hassasiyet geliştirdikleri öteden beri bilinir. Bu durum genellikle hamilelik sırasında salgılanan hormonların istenmeyen yan etkisi olarak yorumlanmıştır. Fakat bazı evrimsel psikologlara göre bu durum aslında anneyi embriyona zarar verebilecek bazı yiyecekleri yemekten alıkoymaya yönelik, yeme davranışıyla ilgili bir adaptasyondur.&amp;nbsp; Ayrıntıya girmeden özetlemek gerekirse, özel olarak embriyona zarar verebilecek yiyeceklere karşı bir hassasiyet oluşması, özel olarak embriyonun hayati organlarının gelişmekte olduğu dönemde bu hassasiyetin şiddetli olması, bu hassasiyetin incelenen bütün kültürlerde görülmesi, ve hassasiyetin daha şiddetli görüldüğü kadınlarda hamilelik başarısının daha yüksek olması bu adaptasyoncu teze destek sağlayan bulgular olarak sunulmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Evrimsel psikolojide analiz düzeyleri&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel psikolojideki teoriler, hipotezler ve tahminler arasındaki hiyerarşik ilişkilerle ilgili şöyle bir örnek verebiliriz: En temeldeki teori doğal seçilim yoluyla evrim teorisidir. Daha üst düzey teoriler bu teoriyle uyumlu olmak zorundadır ama doğrudan o teorinin bir sonucu değildir. Mesela Trivers’ın ebeveyn yatırımı teorisi böyle bir teoridir. Evrim teorisinin üstüne bazı ek varsayımlar yaparak ebeveyn yatırımı teorisini elde ederiz. Ebeveyn yatırımı teorisinin yanlış çıkması evrim teorisinin de yanlış olduğu anlamına gelmez. Ebeveyn yatırımı teorisinden de daha özel hipotezler türetilebilir. İkisi arasındaki ilişki gene aynıdır: Hipotez teoriyle uyumlu olmak zorundadır ama onun zorunlu bir sonucu değildir. Bu tür bir hipoteze örnek olarak kadınların eş seçimi sırasında kaynak aktarımı yapabilecek erkekleri tercih ettiği hipotezini verebiliriz. Son olarak hipotezden de doğrudan gözlem yoluyla test edilebilecek tahminler türetilebilir. Bu tür bir tahmin örneği kadınların toplumdaki yüksek statülü erkekleri çekici bulacağı tahminidir. Tahminin doğru çıkması hipotezi dolaylı olarak destekler. Hipotezin desteklenmesi de gene dolaylı olarak teoriye güvenimizi arttırır. Yukarıda saydığımız ilişkileri şematik olarak şöyle ifade edebiliriz:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Genel evrim teorisi (doğal seçilim yoluyla evrim)&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp; &lt;span style="font-family: Wingdings;"&gt;à&lt;/span&gt; Ebeveyn yatırımı teorisi&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;span style="font-family: Wingdings;"&gt;à&lt;/span&gt; Kadınların kaynak aktarımı yapabilecek erkekleri tercih ettiği hipotezi&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;span style="font-family: Wingdings;"&gt;à&lt;/span&gt; Kadınların yüksek statülü erkekleri çekici bulacağı tahmini&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Psikolojik mekanizmaların işleyişi&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Psikolojik mekanizmaları çevresel etkiler tetikler. Bu mekanizmalar bilgi işleyen birimler olarak düşünülebilir. Her mekanizma ayrı bir problemin çözümüyle ilgili olduğu için değişik çevresel etkiler değişik mekanizmaları harekete geçirir. Bu mekanizmaların “Eğer &lt;span style="font-family: Wingdings;"&gt;à&lt;/span&gt; Öyleyse” şeklindeki karar verme kurallarına göre çalıştıkları söylenebilir. Yani mekanizmalar refleksler gibi her etkiye tek bir sabit tepki verecek şekilde çalışmazlar. Ortam şartlarına duyarlıdırlar. Mesela yılan korkusunun harekete geçmesi zorunlu olarak tek bir davranışa yol açmaz. Ortama göre kaçma, saldırma veya sessiz kalma davranışlarına yol açabilir. Bunların her biri yerine göre adaptif olabilir. Evrimsel psikologlara göre bu türden mekanizmaların sayısının fazla olması bu mekanizmaların tepkilerinin arasındaki olası uyumsuzlukları giderme zorunluluğuna yol açar ve bu da davranışta daha büyük bir esnekliği sağlar. Yani bu mekanizmaları bir tür içgüdü diye düşünürsek insanlar diğer hayvanlara göre daha az içgüdüye değil tam tersine daha çok içgüdüye sahip oldukları için çevresel ve sosyal şartlara daha kolay uyum sağlama becerisine sahiptirler.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Çevrenin, öğrenmenin ve kültürün rolü&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bazı eleştirmenlerin iddiasının aksine evrimsel psikoloji davranışın ortaya çıkmasında çevrenin rolünü yadsımaz. Çevrenin davranış üzerinde üç ayrı düzeyde vazgeçilmez bir etkisi vardır. Çevre ilk olarak evrimsel tarihte adaptasyonların oluşmasını sağlayan seçici faktördür. Aynı zamanda bireyin gelişim sürecinde adaptasyonun normal gelişimini sağlayan girdileri sağlar. Son olarak, adaptasyonu “şimdi ve burada” harekete geçiren girdiler de çevreden gelir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Doğuştan gelen adaptasyonların önemini vurguladığı için evrimsel psikolojide öğrenme kavramı da zaman zaman tartışmalara neden olur. Bu konudaki en tutarlı görüş insandaki birçok davranışın doğuştan gelmeyip öğrenme sonucunda ortaya çıktığı, ama öğrenmeyi sağlayan şeyin evrimleşmiş psikolojik mekanizmalar olduğudur. Mesela yılan korkusu doğuştan gelmez. Öğrenme sonucunda ortaya çıkar. Ama evrimsel psikologlara göre yılan korkusunu kolayca öğrenmeyi sağlayan (ve bazı durumlarda patolojik davranışa yol açabilen) özel bir psikolojik mekanizma vardır. Dolaysıyla şu veya bu davranışın evrimin mi yoksa öğrenmenin mi ürünü olduğu sorusu anlamlı bir soru değildir. Cevap her zaman ikisinin de vazgeçilmez bir rolü olduğudur. Bu bakımdan evrimsel psikoloji davranış konusunda gerçek anlamda etkileşimci bir görüşü savunur.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Son olarak, davranışın ortaya çıkmasında çevresel etki önemli olduğundan evrimsel psikoloji kültürel farklılıklara da önem verir. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Erkek için prestij sahibi olmak önemlidir zira bu, kadınların eş seçiminde dikkate aldıkları kriterlerden biridir. Bu yüzden erkeklerde muhtemelen prestij sahibi olmaya yönelik bir psikolojik mekanizma vardır. Ama prestij kriterleri kültürden kültüre farklılık gösterir ve dolayısıyla herkes kendi kültürünün özel prestij kriterlerini öğrenmek zorundadır. Buna bağlı olarak prestij elde etmek için gereken davranışlar da kültürden kültüre değişir. Buradan görülebileceği gibi evrimsel ve kültürel açıklamalar birbiriyle çatışan açıklamalar olmak zorunda değildir. Tam tersine, birbirini tamamlayıcı açıklamalar olabilirler.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Sonuç&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evrimsel yaklaşım psikolojinin ve diğer davranış bilimlerinin bütün alt alanlarını ortak bir teorik temelde bir araya getirme ve bütünsel bir paradigma oluşturma potansiyeline sahip bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın son yıllardaki en popüler şekli dar anlamıyla evrimsel psikoloji denen ve bu yazıda tanıtılan akımdır. Evrimsel psikolojinin bazı teorik varsayımları ve adaptasyonlarla ilgili bazı ampirik iddiaları zaman zaman eleştiriye uğramaktadır. Bu eleştirilerin bazan sertleşmesinde evrimsel psikologların ara sıra takındıkları dogmatik tavrın da rolü olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat evrimsel psikoloji kendi meşruiyetini savunma aşamasını geçip diğer evrimsel yaklaşımlarla verimli işbirliğine girmeye başladığında hem ampirik bilginin gelişmesi hem de alanlar arasında teorik bütünleşmenin oluşması daha hızlı bir şekilde gerçekleşebilecektir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Kaynaklar&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Confer, J. C., Easton, J. A., Fleischman, D. S., Goetz, C. D., Lewis, D. M. G., Perilloux, C., &amp;amp; Buss, D. M. (2010). Evolutionary psychology: Controversies, questions, prospects, and limitations. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;American Psychologist, 65&lt;/i&gt;, 110-126.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Evans, D., &amp;amp; Zarate, O. (2004). &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Evrimsel psikolojiye giriş&lt;/i&gt; (Çeviren: Hakan Çetinkaya). Ankara: Türk Psikologlar Derneği.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-6451619136943849319?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/6451619136943849319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/evrimsel-psikolojiye-giris-temel.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/6451619136943849319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/6451619136943849319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/evrimsel-psikolojiye-giris-temel.html' title='Evrimsel Psikolojiye Giriş: Temel Kavramlar, Bulgular, Tartışmalar'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-LXDoKRZyI/AAAAAAAAAS4/cKc3Q52QdYg/s72-c/evo-psych.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7095733902937957725</id><published>2010-05-06T17:47:00.005+03:00</published><updated>2011-07-27T16:17:19.498+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan sosyalliğinin evrimi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karar verme süreçleri'/><title type='text'>Adalet Duygusu Sonradan mı Ortaya Çıktı?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0cm 70.8pt; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0cm 70.8pt; text-indent: 35.4pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Yaklaşık 10.000 yıl önce insanlar sadece akrabalarının değil yabancıların da bulunduğu büyük topluluklar içinde yaşamaya başladı. Bu türden büyük topluluklar içinde yaşamak yabancılarla karşılıklı olarak sıkça yardımlaşmayı ve kar etmeye dayanan ilişkiler kurmayı da beraberinde getirdi. Son yıllarda ekonomik oyunlar kullanılarak yapılan araştırmalar insanların hiç tanımadıkları ve bir daha karşılaşmayacaklarını bildikleri kişilerle işbirliğine giriştiğini ve bu ilişki sırasında adil olmayan bir davranışla karşılaştıklarında kendilerine para kaybettirse bile bu davranışı cezalandırdığını göstermiştir (Fehr &amp;amp; Fischbacher, 2003). Bu durum insanların “adalet duygusu” (sense of fairness) gibi bir psikolojik mekanizmaya sahip olduğu fikrinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Fakat adalet duygusunun insanlık tarihi içinde nasıl evrimleştiği konusu bilim dünyasında hala tartışılmaktadır. “Adalet duygusu, ilişkilerin sıkı sıkıya bağlı olduğu avcı-toplayıcı gruplarda yaşadığımız en eski günlerimizden kalma bir özelliğimiz mi yoksa toplumun evrimleşmesiyle ortaya çıkan nispeten yeni bir özellik mi?” sorusu da bu tartışmanın bir parçası. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Geçen ay &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science&lt;/i&gt; dergisinde antropolog Joseph Henrich ve arkadaşlarının tam da bu soruya cevap vermeye çalışan yeni bir çalışması yayımlandı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;a href="http://www.sciencemag.org/cgi/content/abstract/327/5972/1480"&gt;http://www.sciencemag.org/cgi/content/abstract/327/5972/1480&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Çalışma adalet duygusunun evrimi ile iki önemli faktörün arasındaki bağlantıyı göstermeyi amaçlıyor. Grubun bu çalışmayı yaparkenki çıkış noktası, büyük gruplarda işbirliğinin ortaya çıkması ve devam ettirilebilmesi için gereken şeyin adil olmayı ve güven duygusunu geliştirmeyi sağlayacak normlar olduğu fikridir. Bu türden normların ortaya çıkmasıyla iki önemli faktörün toplum içinde yayılması arasında bağlantı olduğunu savunmaktadırlar: büyük gruplarda mal alış-verişinin yaygınlaşması ve küresel dinlerin yayılması. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Günümüzde yabancılarla yapılan alış-verişin yaygınlığı ve sıklığı herkes tarafından bilinen bir gerçek. Fakat insan olmayan primatlar ve küçük gruplarda yaşayanlarla yapılan çalışmalar, evrimsel tarih boyunca lokal gruplar dışında gerçekleştirilen alış-verişin güvensizlik ve sömürülme tehdidi korkusuyla yapıldığı fikrini vermektedir.&lt;span style="color: red;"&gt; &lt;/span&gt;Bu nedenle Henrich ve arkadaşlarının ilk hipotezi “mal alış-verişi normları”nın, akrabalık, karşılıklılık (reciprocity), statü gibi sosyal ilişkilerin yetersiz kaldığı durumlarda, karşılıklı kar sağlayan ilişkilerin devam ettirilebilmesini sağlamak adına ortaya çıkmış olabileceği ve bunun toplumsal evrimin bir parçası olarak evrimleşmiş olabileceği yönündedir. İkinci hipotez ise bazı dinsel kurumların, inançların ve davranışların, büyük ölçekli grupların oluşumunu ve yaygın mal alış-verişini sağlayan normlarla birlikte evrimleşmiş olabileceği fikridir. Bu fikirle uyumlu olarak, etnografik veriler ahlaki kurallar koyan dinlerin ortaya çıkışının toplulukların boyutları ve karmaşıklığının artmasıyla arttığını göstermektedir. Ayrıca bazı deneysel çalışmalar inançlı kişilere dinsel kavramların örtük olarak hatırlatılmasının bu kişilerde yabancılara karşı daha fazla adil olma eğilimini ortaya çıkarttığını göstermektedir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bu araştırma, görece büyük toplulukların mensubu olan Afrikalı çobanlar, Kolombiyalı balıkçılar ve Missouri’li gündelikçi işçilerin de içinde bulunduğu 15 farklı toplulukta yaşayan kişilerden oluşmaktadır. Katılımcıların adaletsizliği cezalandırmaya ne kadar eğilimli olduğunu test etmek amacıyla yola çıkılmış ve katılımcılara 3 farklı oyun oynatılmıştır. Birinci oyun katılımcının bir miktar parayı (burada o kişinin normal hayatında bir günde kazandığı miktarda parayı) hiç tanımadığı, görmediği ve bir daha da karşılaşmayacağı bir kişiyle bölüşeceği Diktatör oyunudur (Dictator Game). İkinci oyun katılımcının bir miktar parayı (yine anonim ve tek seferli olarak etkileşime geçtiği) karşısındaki oyuncuya teklif ettiği, fakat karşısındaki oyuncu bu teklifi reddederse iki tarafın da para kazanamayacağı Ültimatom oyunudur (Ultimatum Game). Üçüncü oyun ise yine katılımcının bir miktar parayı karşısındaki oyuncuya teklif ettiği fakat bu defa üçüncü bir kişinin bu teklifin adil olmadığını düşündüğü anda cebinden para ödeyerek bu teklifi cezalandıracağı ve bu nedenle teklif yapan oyuncunun para kaybedeceği Üçüncü Taraf oyunudur (Third Party Punishment Game). Ültimatom ve Üçüncü Taraf oyununda adil olmayanı reddeden/cezalandıran kişi aynı zamanda zararlı da çıkmaktadır, çünkü Ültimatom oyununda yapılan teklifi reddeden oyuncular hiç para alamayacak ve Üçüncü Taraf oyununda ceza veren üçüncü kişi cebinden para vererek karşısındakini cezalandıracaktır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bulgular görece büyük ve karmaşık topluluklarda yaşayanların, küçük topluluklarda yaşayanlara göre adil olmaya daha fazla özen gösterdiğini ve adil olmayanı cezalandırmaya daha fazla eğilimli olduğunu göstermekte. Oynanan üç ekonomik oyunda da büyük topluluklarda yaşayanların diğer katılımcılarla karşılaştırıldığında %25 ile %51 arasında değişen oranlarda daha fazla para teklifi yaptıkları ve küçük topluluklarda yaşayanların genel olarak haksızlığı cezalandırıp para kaybetmeye yanaşmadıkları görülmüş. Özel olarak ise mal alış-verişinin yaygın olduğu topluluklarda yaşayan kişilerin “adil olma” konusunda daha hassas olduğu saptanmıştır. Bir dünya dininin mensubu olmak ile adalet duygusu arasındaki ilişki oynanan üç oyunun hepsinde gözlemlenmemiş.&lt;span style="color: red;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Araştırmayı yapan grubun ulaştığı sonuç şu: Grupların büyüklüğüne ve karmaşıklığına göre değişiklik gösteren sonuçlar bize adalet duygusunun ve adil olmayanı cezalandırma eğiliminin binlerce yıl önce ortaya çıkmış olamayacağını göstermektedir. Eğer öyle olsaydı, toplumlar arasında bu denli büyük farklılıklar gözlemlenmezdi. Bu durumda yabancılara karşı gösterdiğimiz adalet ve bize yabancılar tarafından uygulanan haksızlığın cezalandırılmasını destekleyen davranışımız, toplumların karmaşıklaşmasıyla evrimleşen diğer normlarla birlikte sonradan ortaya çıkmıştır. Yani insan türünün ortaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkmış ve nesilden nesile bozulmadan aktarılmış bir özellik değildir adalet duygusu, bu araştırmacıların ulaştığı sonuca göre.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Diğer yandan araştırmanın sonuçlarının bu yönde değerlendirilmesinin ne derece doğru olduğunu sorgulayan kesim ise bu türden araştırmaların yorumunda daha temkinli olunması gerektiğinin altını çizmektedir. Örneğin Harvard Üniversitesi’ndeki evrimsel oyun teorisyenleri Martin Nowak ve David Rand küçük kabilelerde yaşayan insanlara kültürel bağlam dışında ve anonim olarak oynatılan ekonomik oyunların “yorumlanamaz” sonuçlar verebileceğini vurgulamaktadır. David Rand ekonomik oyunların “yapay” durumlar olduğunu, karmaşık ve büyük toplumlarda yaşayanların, özellikle üniversite öğrencilerinin, bu türden durumlara avcı-toplayıcılardan çok daha fazla aşina olduğunu ve avcı-toplayıcıların bu oyunları gerçekten anlayıp anlamadığını bile bilmenin imkansız olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle üniversite öğrencileriyle yapılan araştırmaların sonuçlarıyla bu araştırmanın sonuçlarını kıyaslayıp bir sonuca ulaşmanın zor olduğunu görüşü de yaygındır. Daha ayrıntılı bilgiye şu link'ten ulaşabilirsiniz:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;a href="http://news.sciencemag.org/sciencenow/2010/03/playing-fair-came-late.html?etoc"&gt;http://news.sciencemag.org/sciencenow/2010/03/playing-fair-came-late.html?etoc&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bu araştırma test etmeye çalıştığı durum ve bulguları açısından gerçekten ilginç bir araştırma. Fakat bulgulardan yola çıkarak ulaştıkları sonuç da bir o kadar tartışmalı çünkü kültürler arası hemen her araştırmanın karşılaşabileceği temel bir sorunla karşı karşıya. Bu araştırmadaki sorun şu: Küçük ve karmaşık olmayan toplumlarda yaşayan insanlar için adalet duygusu ve adil olmayanı cezalandırma eğilimini ölçebileceğimiz araç gerçekten bu ekonomik oyunlar mı? Ya da bu durumda bu türden ekonomik oyunları kullanmak ne kadar uygun ve işe yarar? &amp;nbsp;Bu oyunlarda ortaya konulan/kazanılacak/kaybedilecek şey “para” ya da parasal bir değer. Dünya üzerindeki birçok büyük ve karmaşık topluluk için paranın günlük hayatın çok önemli bir parçası olduğunu biliyoruz. Tam da bundan ötürü adalet normları daha çok parasal değerler üzerinden gerçekleşiyor/tartışılıyor/değerlendiriliyor olabilir. Belki bu nedenle paranın işin içine girdiği durumlarda (ya da parasal değerler işin içine girdiği için) büyük toplumlarda yaşayanlar daha hassaslar bu oyunlardaki norm ihlallerine/adaletsiz tekliflere. Ve belki de doğrudan “para” veya parasal olarak değerli olan şeyler bu küçük topluluklar için fazla bir şey ifade etmiyor olabilir. Ortaya konulan şey para değil de başka türden bir şey olsaydı, o zaman ne olacaktı? Kültürler arası yapılan çalışmalarda sonuçların farklı çıkıyor olmasının sebebi toplumların büyük-küçük, basit-karmaşık yapıda olması değil, kullanılan testin/ölçülen şeyin para ya da parasal bir değer üzerinden olması olabilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;İnsan olmayan primatlarla yapılan çalışmalarda oynatılan oyunların yapısı orijinal halleri ile aynı olmasına rağmen kullanılan araç, yani ortaya konulan/kazanılacak/kaybedilecek olan şey, niteliği cinsinden bu oyunların öngördüğü şeyden (yani paradan) farklı. Örneğin muz. “Dünyanın farklı yerlerinde, farklı değerlerle yaşayan ve “para” kavramıyla içli dışlı olmayan insanlardaki “adalet duygusu”nu, onların daha fazla maruz kaldığı ve toplumsal değerleriyle daha uyumlu olan araçlarla ölçmek daha uygun olmaz mı?” sorusu ise bu tartışmada akla gelen ilk sorulardan biri. Bu soru sorulduktan sonra yapılacak ilk şey “para” dışında ne tür bir değerin üzerinden bu oyunların oynatılması gerektiğini bulmak. Fakat bu da kültürlerin kendilerine has özelliklerinin araştırılmasına ya da daha önceden bununla ilgili elimizde olan verilere başvurmamıza gerek olduğunu göstermektedir. O değer bulunduktan sonra tartışmanın sağlam deneysel çalışmalar ve ampirik veriler üzerinden devam ettirilmesi daha yararlı olacaktır. Çünkü sosyal ilişkiler ve sosyal kararlar işin içine girdiğinde yukarıdaki araştırmanın ulaştığı türden bir sonuca ulaşmak da, küçük toplumlarda yaşayan insanların bu oyunları anlayıp anlamadığını bilmenin imkansızlığını öne sürmek de adalet duygusunun kökenini tam olarak anlamamızda bize yardımcı olamayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Fehr, E., &amp;amp; Fischbacher, U. (2003). The nature of altruism.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Nature, 425&lt;/i&gt;, 785-.791.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Henrich, J. et al. (2010). Markets, religion, community size, and the evolution of fairness and punishment. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Science, 327,&lt;/i&gt; 1480-1484.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-LWIHmjxCI/AAAAAAAAASo/7zn3xhvJ0ZI/s1600/sn-games.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-LWIHmjxCI/AAAAAAAAASo/7zn3xhvJ0ZI/s320/sn-games.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7095733902937957725?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7095733902937957725/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/adalet-duygusu-sonradan-m-ortaya-ckt.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7095733902937957725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7095733902937957725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/05/adalet-duygusu-sonradan-m-ortaya-ckt.html' title='Adalet Duygusu Sonradan mı Ortaya Çıktı?'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S-LWIHmjxCI/AAAAAAAAASo/7zn3xhvJ0ZI/s72-c/sn-games.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-9111828214460575496</id><published>2010-03-15T16:21:00.006+02:00</published><updated>2012-02-04T20:16:28.726+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrimsel psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nörobilim'/><title type='text'>Kıvrımlı Hatlar ve Beyin</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Adına ince belli de dense, kum saati şekli de dense birçok değişik kültürde erkeklerin özel bir tür kadın vücudunu çekici bulduğu biliniyor. Bu şeklin bilimsel ölçümünün adı bel-kalça oranı. Yani bel çevresinin kalça çevresine oranı. Sağlıklı kadınlarda bu oran 0.67-0.80 arasında değişirken sağlıklı erkeklerde 0.85-0.95 arasında değişiyor. Ve nispeten düşük (0.70 civarındaki) oranlar erkekler tarafından en çekici bulunan oran. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Bunun gelişigüzel bir bulgu olmayıp evrimsel temelleri olabileceğine işaret eden bazı veriler var. Mesela düşük bel-kalça oranına sahip kadınlar doğurganlık ve çeşitli sağlık göstergeleri bakımından diğer kadınlardan daha avantajlı durumdalar. Burada nedensel etkiyi yaratan muhtemelen yumurtalıklar tarafından salgılanan estradiol hormonu. Estradiol salgılanması hem doğurganlık ve sağlık avantajlarına sebep oluyor, hem de vücuttaki yağın karın bölgesinden kalça bölgesine aktarılmasını sağlıyor. Bol estradiol salgılanmasının dolaylı göstergesi olarak da düşük bel-kalça oranı evrimsel tarih içinde erkekler için bir çekicilik unsuru haline gelmiş. Yani evrimsel teze göre düşük bel-kalça oranının çekici bulunması bir adaptasyon.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Düşük bel-kalça oranının daha çekici bulunduğunu gösteren araştırmalarla ilgili iki hususa dikkat çekmek gerekir. Birincisi, bu araştırmalarda gösterilen kadın fotoğraflarında bel-kalça oranı değiştirilirken vücuttaki toplam yağ oranı sabit tutuluyor. Diğer bir ifadeyle, bir başka çekicilik unsuru olabilecek beden-kütle endeksi (kilo bölü boyun karesi) kontrol ediliyor. Yani düşük bel-kalça oranı zayıf olmak anlamına gelmiyor. Vücuttaki yağın karın bölgesinden ziyade kalça bölgesinde toplanması anlamına geliyor. İkincisi, bunun sadece modern Batı toplumlarına özgü bir çekicilik unsuru olduğuna dair hemen akla gelebilecek itiraza karşı çeşitli kültürler arası araştırmalar çok benzer tercihlerin başka kültürlerde ve eski zamanlarda da var olduğunu gösteriyor. Kısacası, bazı istisnalar olsa da ortada kolayca geçiştirilemeyecek sağlam bir bulgu var gibi görünüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Bu tercihin beyinsel temeliyle ilgili ilk araştırma geçen ay &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;PLoS&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;ONE&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt; dergisinde yayınlandı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0009042"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0009042&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Bu alanın önde gelen araştırmacılarından evrimsel psikolog Devendra Singh ve bilişsel nörobilim uzmanı Steven Platek’in beraber yaptıkları araştırmada 14 erkek katılımcıya, bel-kalça oranlarını düşürmek için ameliyata girmiş kadınların ameliyat öncesi ve sonrası resimleri gösterilmiş. Katılımcılar bir yandan resimleri ne kadar çekici bulduklarıyla ilgili yargıda bulunurken bir yandan da fMRI yöntemiyle beyin aktivasyonlarına bakılmış. Beklenen şey düşük bel-kalça oranına sahip resimlerin daha çekici bulunması ve daha çekici bulunan resimlerin beynin haz merkezlerinde daha fazla aktivasyona yol açması imiş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Bulgular bu beklentileri doğrulamış. Ameliyatla bel-kalça oranları düşürülen ama beden-kütle endeksinde bir değişiklik olmayan kadınlar ameliyat sonrasında daha çekici bulunmuşlar. Aynı zamanda, ameliyat öncesi resimlerle karşılaştırıldığında, ameliyat sonrası resimler özellikle ön singülat kortekste ve orbital frontal kortekste aktivasyona yol açmış. Bu bölgelerin ödül algılamayla ve sosyal ortamlarda karar vermeyle ilgili olduğu biliniyor. Kadından kadına değişen beden-kütle endeksi ise beynin ödül bölgelerinde değil sadece görsel algıyla ilgili bölgelerinde aktivasyon değişikliğine yol açmış. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Bu bulgular bize ne söylüyor? Beyin görüntüleme araştırmalarının anlamlı hiçbir şey söylemediğini düşünen bir grup davranış bilimci olduğu için öncelikle bulguların gerçekten yeni bir şey gösterdiğini söyleyelim. En başta bel-kalça oranının çekicilik ölçekleri kullanılarak ortaya çıkan önemi beyin aktivasyonu yöntemiyle de bir kere daha gösterilmiş oldu. İki farklı yöntemin aynı bulguya işaret etmesi önemli. Fakat bazılarının hemen çıkarabileceği sonucun aksine, araştırma bel-kalça oranının öneminin Batı kültürüne özgü yapay bir bulgu olmayıp biyolojimizin derinliklerinden geldiğini ispat etmiyor. Zira ölçek sorularına verilen cevaplar nasıl kültür tarafından etkilenebilirse beyin aktivasyonu örüntüsü de kültür tarafından etkilenebilir. Davranış düzeyindeki bir bulgunun beyinde de karşılığı olduğunun gösterilmesi bulgunun ortaya çıkmasında kültürün ve evrimin oynadığı rolle ilgili doğrudan bir şey söylemez. Benzer şekilde, çekicilik yargılarında rol oynadığı bilinen beden-kütle endeksinin bu araştırmada beynin haz merkezleriyle ilişkisinin çıkmaması bu endeksin çekicilikte “gerçek” (biyolojik temeli olan) bir rol oynamadığı anlamına gelmez. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;Sonuç olarak araştırma önceki bulgularla uyumlu ek bir bilgi sağladığı için önemli. Fakat bel-kalça oranıyla ilgili evrimsel tezi doğrulamada elbette tek başına yeterli değil. Adaptasyoncu tezlerin nasıl doğrulanacağı meselesi kendi başına bir yazı gerektirmekle beraber en azından değişik yöntemlerle elde edilen bulguların bir araya gelmesinin, bu bulguların özel bir evrimsel senaryoyla uyumlu tutarlı bir bütün oluşturmasının, ve bu senaryonun eldeki bulguların en iyi açıklaması olduğunun gösterilmesinin gerektiğini söyleyebiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S55CWgwQVyI/AAAAAAAAASY/5pTY1abPOcA/s1600-h/1-hourglass.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: inherit;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S55CWgwQVyI/AAAAAAAAASY/5pTY1abPOcA/s320/1-hourglass.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-9111828214460575496?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/9111828214460575496/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/03/kvrml-hatlar-ve-beyin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/9111828214460575496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/9111828214460575496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/03/kvrml-hatlar-ve-beyin.html' title='Kıvrımlı Hatlar ve Beyin'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/SehVZQe1HaI/AAAAAAAAACw/Ajw65QTD00I/S220/36.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S55CWgwQVyI/AAAAAAAAASY/5pTY1abPOcA/s72-c/1-hourglass.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1484872129400273491.post-7711294760637106200</id><published>2010-03-15T14:53:00.003+02:00</published><updated>2012-02-04T20:20:38.604+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türlerin Kökeni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap tanıtımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Darwin'/><title type='text'>Türlerin Kökeni’ni Okumak Üzerine</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&amp;nbsp;&lt;br /&gt;2009 Darwin yılında evrim teorisini en yeni bulgular ışığında tanıtan birçok popüler bilim kitabı yayınlandı. Bunların en başarılıları arasında Richard Dawkins’in &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Greatest Show on Earth: The Evidence for Evolution&lt;/i&gt; ve Jerry Coyne’un &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Why Evolution is True&lt;/i&gt; adlı kitaplarını sayabiliriz. Fakat evrim teorisini gerçekten öğrenmek isteyen birinin eninde sonunda okuması gereken asıl kitap Darwin’in klasik eseri &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Türlerin Kökeni&lt;/i&gt;, veya orijinal adıyla &lt;i&gt;On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kitabın en yeni Türkçe basımı geçen yıl Evrensel Basım Yayın’dan Ömer Ünalan’ın çevirisiyle çıktı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://www.evrenselbasim.com/index.php?page=shop.product_details&amp;amp;flypage=flypage.tpl&amp;amp;product_id=405&amp;amp;category_id=6&amp;amp;keyword=darwin&amp;amp;option=com_virtuemart&amp;amp;Itemid=1"&gt;http://www.evrenselbasim.com/index.php?page=shop.product_details&amp;amp;flypage=flypage.tpl&amp;amp;product_id=405&amp;amp;category_id=6&amp;amp;keyword=darwin&amp;amp;option=com_virtuemart&amp;amp;Itemid=1&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kitabı anlayacak derecede biyoloji temeline sahip olmayanlar için kitabın çizgi roman uyarlaması da gene geçen yıl Murat Gülsaçan’ın çevirisiyle çıktı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/12/kitap-ve-yarisma-%E2%80%9Cturlerin-kokeni%E2%80%9Dni-okumak-artik-daha-kolay/"&gt;http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/12/kitap-ve-yarisma-%E2%80%9Cturlerin-kokeni%E2%80%9Dni-okumak-artik-daha-kolay/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İngilizce bilenler ise kitabı orijinalinden okuma şansına sahipler. Ve elbette hiçbir tercüme orijinalinin yerini tutamaz. Fakat Darwin’in ağdalı 19. yüzyıl İngilizcesi’nin bugün ana dili İngilizce olanlara bile ağır geldiği biliniyor. Bu yüzden geçtiğimiz yıl İngilizce’de de Darwin’i günümüz okuyucularının daha rahat anlayabileceği hale getiren yayınlar çıktı. Bunların en başarılılarından biri David Reznick’in &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The “Origin” Then and Now:&lt;br /&gt;An Interpretive Guide to the “Origin of Species”&lt;/i&gt; adlı kitabı:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://press.princeton.edu/titles/9005.html"&gt;http://press.princeton.edu/titles/9005.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Reznick bu kitapta &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Türlerin Kökeni&lt;/i&gt;’ndeki her bölümün argümanlarını özetliyor ve modern bilimin ışığında yeniden yorumluyor. Bu yüzden Reznick’in kitabı, Darwin’i kullandığı dil veya 19. yüzyıl bilimi tarafından şekillenmiş dünya görüşü yüzünden anlamakta zorlananlar için çok yararlı bir rehber niteliğinde. Kitabın dünyanın önde gelen evrimsel biyologları tarafından beğenildiğini, dolayısıyla okuyucuların Darwin’in veya modern bilimin çarpıtılmış bir versiyonunu okumayacaklarından emin olabileceklerini de ekleyelim.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Reznick’in kitabında giriştiği projenin bir benzerini evrimsel biyolog John Whitfield kendi blogunda gerçekleştirmiş. Whitfield da Darwin’in kitabının her bir bölümünü modern bilimin ışığında yorumlamış. Sonuçta ortaya çıkan ürün hem Reznick’in kitabından çok daha kısa, hem de blog yazıları şeklinde olduğu için serbestçe ulaşılabilir nitelikte. Whitfield aynı zamanda bir itirafta da bulunuyor: Yıllarca evrimsel biyolog olarak çalışmasına rağmen geçen yıl bu projeye girişene kadar &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Türlerin Kökeni&lt;/i&gt;’ni okumamış! Projenin amacıyla ilgili kısa bir yazıyı ve kitabın her bir bölümüyle ilgili linkleri SEED dergisinin sayfasında bulabilirsiniz:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://seedmagazine.com/content/article/3598/"&gt;http://seedmagazine.com/content/article/3598/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Peki biyologlara bile bu kadar zor gelen 150 yıllık bir kitabı okumak gerçekten gerekli mi? Son sözü yaşayan en önemli evrimsel biyolog olan Edward O. Wilson’a bırakalım. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Cambridge Companion to the “Origin of Species”&lt;/i&gt; adlı kitabın girişinde Wilson şöyle diyor:&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;“One hundred and fifty years past its publication, I believe we can safely say that the &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Origin of Species&lt;/i&gt; is the most important book of science ever written. Indeed, given its importance to all of humanity and the rest of life, it is the most important book in any category.”&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Meali: İnsanın okumak için biraz dişini sıkmasına değecek bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S54t30OP_DI/AAAAAAAAASQ/HGkmNpYvsAo/s1600-h/turlerin+kokeni.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_Lf-bdtJj50Y/S54t30OP_DI/AAAAAAAAASQ/HGkmNpYvsAo/s320/turlerin+kokeni.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1484872129400273491-7711294760637106200?l=insandogasi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insandogasi.blogspot.com/feeds/7711294760637106200/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/03/turlerin-kokenini-okumak-uzerine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7711294760637106200'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1484872129400273491/posts/default/7711294760637106200'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insandogasi.blogspot.com/2010/03/turlerin-kokenini-okumak-uzerine.html' title='Türlerin Kökeni’ni Okumak Üzerine'/><author><name>İnsan Doğası</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08055395730180906657</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' wi
