27.09.2015

İşkence Her Zaman Yanlış mıdır?


Bu yılın Temmuz ayında uzun zamandır beklenen şey oldu ve bağımsız bir kuruluşun raporu Amerikan Psikoloji Birliği'nin (American Psychological Association; APA) ileri gelenlerinin George Bush döneminde ulusal güvenlik adına yapılan işkence uygulamalarında devlet görevlileriyle işbirliği yaptığını belgeledi. Bunun üzerine APA yapılanlardan dolayı özür dileyen bir bildiri yayınladı ve gerekli önlemlerin alınacağına dair söz verdi. Bu önlemlerin arasında psikologların bu tür sorgulamalarda görev almalarını yasaklamak da vardı.

   
Yaşananlar bütün dünyadaki psikoloji camiası için şaşırtıcı ve üzücüydü. Fakat bazı psikologlar APA'nın yaptığı açıklamaları ve aldığı önlemleri aşırı bir tepki olarak gördüler. Konunun pratik ayrıntılarından biraz geriye çekilip daha teorik bir perspektiften baktığımızda temel meselenin "işkence her zaman yanlış mıdır?" sorusu olduğunu görüyoruz. Bu yazıda genel eğilimin tersine bu soruya "hayır" cevabı veren ve APA'nın genel tutumunu eleştiren bir makaleyi ele alacağız (O'Donohue ve ark., 2014).
   
Saatli Bomba ve İşkence
   
Amerikan psikoloji camiasında işkence konusu son skandal ortaya çıkmadan önce de zaman zaman tartışılmıştı. Mesela Costanzo ve ark. (2007) işkencenin her zaman ahlaken yanlış olduğunu ve psikologların işkence içeren sorgulamalarda yer almamaları gerektiğini savunurken Suedfeld (2007) işkence görecek kişiyi koruma sorumluluğumuz olduğu gibi işkence yapılmayıp gerekli bilgiye ulaşılamadığında zarar görecek olan kişileri koruma sorumluluğumuz da olduğunu, dolayısıyla "işkence her zaman yanlıştır" şeklinde bir mutlak kural koyulamayacağını savunmuştu. Ayrıca Zimbardo'nun ünlü Stanford hapishane deneyini hatırlatarak psikologların sorgulamalarda yer almalarının sorgulayıcıların davranışlarının etik sınırlar dışına çıkmadan daha etkin olmasına katkıda bulunabileceğini iddia edenler olmuştu.
  
Meseleye ahlak felsefesi açısından bakarsak işkencenin kabul edilebilirliğiyle ilgili ne söyleyebiliriz? Bu soru felsefe literatüründe daha çok saatli bomba (ticking time bomb) senaryosu bağlamında tartışılagelmiştir. Bu senaryoda elimizde bir tutuklu vardır. Tutuklu kısa bir süre sonra patlayacak ve birçok masum insanın ölümüne sebep olacak olan bir bombanın yerini bilmektedir. Tutuklunun bombayı hazırlayan ve yerleştiren kişi olup olmaması önemli değildir. Önemli olan tutuklunun bombanın yeriyle ilgili bilgiyi bize vermeyi reddetmesi ve başka yollarla bu bilgiyi kendisinden alamayacak olmamızdır. Aynı zamanda işkence altında tutuklunun bu bilgiyi bize vermeyi kabul edeceğine ve bu bilgi sayesinde bombayı zamanında etkisiz hale getirerek insanların ölümünü önleyebileceğimize dair makul bir beklentimiz vardır. Bu özel koşullar altında işkence kabul edilebilir mi? O'Donohue ve arkadaşlarına göre üç önemli normatif ahlak görüşü de (faydacılık, deontoloji ve erdem etiği) bu soruya kategorik olarak "hayır" cevabı vermez.
   
Faydacılık ve İşkence
   
Sonuççuluk (consequentialism) veya onun daha özel bir hali olan faydacılık (utilitarianism) bir davranışın ahlaken doğru olup olmadığına karar verirken göz önüne alınması gereken tek şeyin davranışın olası sonuçları olduğunu söyler. Saatli bomba senaryosunda göz önüne alınıp karşılaştırılması gereken sonuçlar işkence sonucunda tutuklunun çekeceği acı ile işkence yapmamanın sonucunda ölecek olan insanlardır. Bu basit analiz birçok faydacıyı zorunlu olarak şu sonuca götürür: Bu şartlar altında işkence yapmak sadece kabul edilebilir değil aynı zamanda ahlaken zorunludur. Yani işkence yapmamak ahlaksızlıktır.

Fakat bu basit analizin fazla basit olduğunu düşünenler de var. Bufacchi ve Arrigo'ya (2006) göre işkencenin hoş görülmesinin ve kurumsallaşmasının toplum açısından çeşitli sakıncaları vardır (ayrıca bak. Arrigo ve ark., 2015). Yani göz önüne alınması gereken sonuçlar sadece işkence mağduru kişi ve hayatı kurtarılan kişi için doğan sonuçlar değil, aynı zamanda daha geniş bir yelpazede ve daha uzak gelecekte ortaya çıkacak sonuçlardır. Mesela Bufacchi ve Arrigo'ya göre devlet kurumlarının işkence yapması bu kurumlara olan güveni sarsar. Teröristlerin misilleme yapmasına ve gelecekte daha radikal olmasına yol açabilir. Aynı zamanda işkencecilerin gelecekteki ruhsal sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. 
  
O'Donohue ve arkadaşlarına (2015) göre ise bütün bu olasılıklar hesaba katıldığında bile faydacılık bizi zorunlu olarak işkencenin yanlış olduğu sonucuna götürmez. Zira işkence yapılmadığında ve birçok masum insan öldüğünde de benzer sonuçlar ortaya çıkabilecektir: Devlet kurumlarının elinde imkan varken masum insanların ölümünü engelleyememesi bu kurumlara olan güveni sarsacaktır. Terörün işe yaradığını görmek teröristleri cesaretlendirip daha da radikalleştirebilecektir. Son olarak, işkence yapmayı reddettiği veya cesaret edemediği için masum insanların öldüğünü görmek de devlet görevlilerin gelecekteki ruhsal sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. İşkencenin kabul edilebilir olduğu durumlar vardır diyen faydacı argüman işkencenin kurumsallaşmasını savunmaz. Sadece her genel kuralda olduğu gibi işkence karşıtı kuralın da istisnaları olabileceğini söyler (ayrıca bak. Allhoff, 2005; Wisnewski, 2009).
  
Deontoloji ve İşkence

Deontolojiye göre bir davranışın ahlaken doğru olup olmadığına karar verirken davranışın genel ahlaki kurallarla ve görevlerle uyumlu olup olmadığına bakılır. Bu görüşün en ünlü temsilcilerinden Immanuel Kant ancak evrensel bir yasa haline getirilmesi uygunsa bir davranışın ahlaken doğru olabileceğini söyler. Mesela yalan söylemek hoş görülemez çünkü herkesin her an yalan söyleme hakkına sahip olduğu bir dünya ahlaken kabul edilebilir bir dünya değildir. Davranışın olası sonuçları davranışın ahlaka uygun olup olmadığıyla ilgili yargımızı etkilemez. Bu fikrin slogan şeklindeki ifadesini "Fiat justitia ruat caelum" (adalet yerini bulsun, isterse gökler yıkılsın) sözünde bulabiliriz: Sonuçları ne olursa olsun adaletin yerine getirilmesi ahlaki bir zorunluluktur. Gene Kant'a göre insanları hiçbir zaman sadece bir araç olarak görmemek, amaç ne olursa olsun diğer insanların haklarını çiğnememek gerekir. Bu şekilde bakıldığında deontoloji işkenceyi kategorik olarak reddeder gibi görünüyor: İşkence mağdurun en temel haklarını çiğniyor, bilgi edinmek için onu sadece bir araç olarak kullanıyor. Ayrıca işkence en genel ahlak kurallarıyla da çelişir ve kesinlikle evrensel olarak geçerli olmasını isteyeceğimiz bir davranış değildir.
  
Fakat meseleye daha dikkatli baktığımızda bu sonuca o kadar kolay ulaşamayacağımızı görürüz. Saatli bomba senaryosunda ne yaparsak yapalım hakları çiğnenecek insanlar vardır: Ya işkence yapacağız ve tutuklunun zarar görmeme hakkı çiğnenecek ya da işkence yapmayacağız ve masum insanların yaşama hakkı çiğnenecek. Bu durumda "kimin hakları daha önemli" veya "kime karşı görevimiz daha öncelikli" sorusuyla karşı karşıya geliriz. Kant'ın kendisi bile başkalarının haklarını çiğneyen bir insanın kendi bazı haklarından da vazgeçmiş sayılacağını söyler. Bu yüzden mesela suç işlemiş bir insanı özgürlük hakkından vazgeçmiş sayıp tutuklayabiliyoruz. Dolayısıyla Kantçı bakış, saatli bomba senaryosundaki tutuklunun da topluma karşı görevini yerine getirmeyerek ahlaki topluluğun dışına çıkmış olduğunu ve işkence görmeme hakkından vazgeçmiş sayılacağını söyleyebilir.
   
Bir diğer deontolojik prensip çifte etki (double effect) doktrinidir. Aquino’lu Tommaso’nun ifade ettiği bu prensibe göre başka birine verdiğimiz zarar o kişiye zarar verme amacıyla yapılıyorsa kabul edilemez. Fakat zarar başka bir amaca yönelik davranışın (istenmeyen) yan etkisi olarak ortaya çıkıyorsa kabul edilebilir. Mesela tutukluya ceza vermek, ona acı çektirmek amacıyla işkence yapıyorsak bu kabul edilemez. Fakat amacımız başkalarının hayatını kurtaracak bilgiyi elde etmekse ve tutuklunun çektiği acı bu amaca yönelik davranışımızın (istenmeyen) bir yan etkisiyse işkence kabul edilebilir.

Erdem Etiği ve İşkence

Kökenleri Platon ve Aristoteles'e uzanan erdem etiğine göre hayatın amacı bir dizi takdire değer karakter özelliği, yani erdem geliştirmektir. Aristoteles’e göre bu erdemler şunlardır: bilgelik, ihtiyatlılık, adillik, azim, cesaret, açık fikirlilik, ılımlılık, cömertlik ve yüce gönüllülük. Saatli bomba senaryosunda erdem etiğine başvurduğumuzda sorulması gereken soru şudur: İşkence yapmak işkencecinin karakteriyle ilgili bize ne söylüyor? İlk bakışta işkenceye razı gelmenin arkasında bir karakter kusuru olduğunu düşünebiliriz. Fakat senaryoyu şöyle zenginleştirelim: İşgal ordusunun askerlerinden biri sırf nefret güdüsüyle bir okula bomba yerleştirdi. Bomba zamanında bulunup etkisiz hale getirilmezse yüzlerce çocuk ölecek veya yaralanacak. Askerin bu planı arkadaşları tarafından öğrenildi ve asker gözaltına alındı. Fakat asker bombayı nereye yerleştirdiğini söylemeyi reddediyor. Bu durumda bombanın yerini söyletmek ve düşman ülkenin çocuklarının ölmesini engellemek için bir askerin kendi silah arkadaşına işkence yapması erdemli bir davranış mıdır?

Bu psikolojik açıdan cevap verilmesi kolay bir soru değil. Fakat serinkanlı bir felsefi analiz cevabın evet olabileceğini bize gösteriyor. İşkencenin arkasındaki güdü çocuklar için duyulan merhametse, sonradan kendi yurttaşları tarafından ayıplanma riskine karşı gösterilen cesaretse, aynı zamanda sadece gerektiği kadar güç kullanmaya izin veren bir ılımlılıksa işkence erdemli ve dolayısıyla ahlaklı bir davranıştır diyebiliriz. Asker belki kendi arkadaşına işkence ettiği için vicdan azabı çekecek. Fakat askerin bunu da göze aldığını, "o çocukların yaşaması için hayatım boyunca vicdan azabı çekmeye razıyım" dediğini varsayalım. Bundan daha üst düzey bir yüce gönüllülük tasavvur etmek zor.

İşkence İşe Yarıyor mu?

Gördüğümüz gibi ne tür bir ahlaki görüşten hareket ediyor olursak olalım işkencenin ahlaken kabul edilebilir olduğu durumlar var (ayrıca bak. Spino & Cummins, 2014). Bu durumda APA'nın işkencenin hiçbir şekilde kabul edilemez olduğu yönündeki açıklamalarını fazla düşünülmeden yapılmış tepkisel açıklamalar olarak görebiliriz. Fakat hipotetik bir senaryoda işkencenin kabul edilebilir olduğu sonucuna varmak gerçek dünyada işkencenin kabul edilebilir olduğu durumların gerçekten ortaya çıktığını kabul etmeyi gerektirmiyor. Pratikte önemli bir mesele işkence sonucunda elde edilen bilginin güvenilir olup olmadığı. Saatli bomba senaryosu işkencenin işe yarayacağı, yani işkence sonucunda güvenilir bilgi elde edilebileceği varsayımına dayanıyor. İşkenceye karşı çıkanlar ise bu varsayımın pratikte çoğu zaman doğru olmadığını iddia ediyorlar.
   
Burada bir ayrım yapmak yararlı olacaktır. Sorgulamanın amacı işlenmiş bir suç konusunda sanıktan itiraf almaksa sanık gerçekten de işkenceden kurtulmak için sahte bir itiraf vermeyi tercih edebilir. Fakat saatli bomba senaryosuna daha çok benzeyen durumlarda, yani suçun henüz işlenmediği ve sorgulama sonucu elde edilen bilginin kolayca doğrulanabilir olduğu durumlarda, işkence pekala işe yarayabilir. Nitekim işe yaradığına dair tarihsel gözlemler var (Suedfeld, 2007). Yapılması ne kadar zor olsa da bu tür sorgulamaların ne kadar işe yaradığıyla ilgili sistematik araştırmalara acil olarak ihtiyaç var (Russano ve ark., 2005; ayrıca bak. Allhoff, 2014).
   
Sonuç
     
Bütün bunlardan hareketle varılabilecek iki ayrı sonuç var. İlk olarak, daha önce Amerikan Antropoloji Birliği (bak: Amerikan Antropolojisinin Üstündeki Karanlık) ve Türk Psikologlar Derneği (bak: Otizm, Ateizm ve Türk Psikologlar Derneği) bağlamında söylediğimiz şeyi tekrar edeceğiz: Bilimsel kurumlar kamuoyu baskısını bertaraf etmek amacıyla bilimsel veya entelektüel açıdan savunulamayacak tepkisel açıklamalar yapmamalılar.
    
İkinci olarak, bilimsel araştırma ve felsefi analiz sonuçları her zaman sezgisel olarak doğru kabul ettiğimiz fikirlerle uyumlu olmuyor. Zaten bilimi ve felsefeyi değerli kılan da bu: Ufkumuzu genişletme ve dünya görüşümüzü değiştirme potansiyelleri.
   

Kaynaklar

Allhoff, P. (2005). A defense of torture: Separation of cases, ticking time-bombs, and moral justification. International Journal of Applied Philosophy, 19, 243-264.

Allhoff, F. (2014). Empirical objections to torture: A critical reply. Terrorism and Political Violence, 26, 621-649.

Arrigo, J. M. ve ark. (2015). The “good” psychologist, “good” torture, and “good” reputation – Response to O’Donohue, Snipes, Dalto, Soto, Maragakis, and Im (2014) “The Ethics of Enhanced Interrogations and Torture”. Ethics & Behavior, 25, 361-372.

Bufacchi, V., & Arrigo, J. M. (2006). Torture, terrorism and the state: A refutation of the ticking-bomb argument. Journal of Applied Philosophy, 23, 354-373.

Costanzo, M., Gerrity, E., & Likes, M. B. (2007). Psychologists and the use of torture in interrogations. Analyses of Social Issues and Public Policy, 7, 7-20.

O’Donohue, W. ve ark. (2014). The ethics of enhanced interrogations and torture: A reappraisal of the argument. Ethics & Behavior, 24, 109-125.

O’Donohue, W. ve ark. (2015). Psychologists and the ethical use of enhanced interrogation techniques to save lives. Ethics & Behavior, 25, 373-385.

Russano ve ark. (2005). Investigating true and false confessions within a novel experimental paradigm. Psychological Science, 16, 481-486.

Spino, J., & Cummins, D. D. (2014). The ticking time bomb: When the use of torture is and is not endorsed. Review of Philosophy and Psychology, 5, 543-563.

Suedfeld, P. (2007). Torture, interrogation, security, and psychology: Absolutist versus complex thinking. Analyses of Social Issues and Public Policy, 7, 55-63.

Wisnewski, J. J. (2009). Hearing a still-ticking bomb argument: A reply to Bufacchi and Arrigo. Journal of Applied Philosophy, 26, 205-209.
   

16.09.2015

Ahlakçı Tanrıların Doğuşu




Günümüzün büyük dinlerinde dinsel inançla ahlak iç içe geçmiş olduğu için dinle ahlak arasında doğal bir birliktelik olduğu düşünülür. Oysa bu birliktelik kültürel evrimin ürünü olarak nispeten yakın bir tarihte ortaya çıkmıştır. İnsanların ahlaklı davranıp davranmadığını gözleyen, ölümden sonra bencil ve zalim davranışı cezalandıran tanrı anlayışı insanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış birçok dinde görülmez. Günümüzde de avcı-toplayıcı topluluklarının dinlerinde bu özellikte tanrılar yoktur.

bookjacketAhlakçı büyük tanrıların evrimsel süreçte nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan yeni bir teori 2013’te yayınlandı. Lübnan asıllı psikolog Ara Norenzayan Big Gods: How Religion Transformed Cooperation and Conflict adlı kitabında geniş çaplı işbirliği ve büyük tanrılı dinler arasında iki yönlü bir ilişki olduğunu iddia etti: Doğaüstü gözetlenmeye ve cezalandırılmaya olan inanç grubun normlarına uygun davranma, bencil güdüleri bir kenara bırakarak grup üyeleriyle özgeci işbirliğine girme motivasyonu yarattı; bu tür bir işbirliği sonucunda gelişen ve büyüyen gruplar çevrelerine kendileriyle beraber büyük tanrılı dinlerini de yaydılar. Yani bir tür kültürel evrim süreci sonucunda büyük tanrılı dinler işbirliğini ve grubun büyümesini sağladı, grubun büyümesi de büyük tanrılı din fikrinin yaygınlaşmasını sağladı. Bu yazıda geçen ay Science dergisinde çıkan bir makale (Wade, 2015) eşliğinde bu teoriyle ilgili son tartışmaları özetleyeceğiz.

Evrimsel biyolog Dominic Johnson’ın dediği gibi ahlakçı dinlerin kültürel evrim sonucunda yayıldığını söylemek kolay. Önemli olan bu fikri test edebilecek yöntemi bulup destekleyici veri elde edebilmek.

Dinsel düşüncenin muhtemelen genetik temelli olan kaynakların biri teleolojik düşünme eğilimi. Yani canlı da olsa cansız da olsa doğadaki bütün varlıklarda ve olaylarda bir amaca yönelik olma ve niyetlilik görme eğilimi. Mesela Amerikalı çocuklar, kendilerine böyle bir şey öğretilmediği halde, kayaların neden sivri uçlu olduğu sorusuna “hayvanlar üstlerine oturmasın diye” türünden cevaplar veriyorlar (Kelemen, 2004). Yani doğal olayları maddi süreçlerle değil niyetlerle açıklıyorlar. Bu düşünce eğiliminin animist (bütün doğal varlıklarda ruh gören) dinlerle ilişkisini görebilmek zor değil. Buna göre dinsel düşünce dinsel olmayan daha genel düşünce eğilimlerinin bir yan ürününden ibaret.

Fakat Norenzayan’a göre yan-ürün fikri ahlakçı dinlerin ortaya çıkışını açıklamak için yeterli değil. Azim Shariff’le yaptıkları klasik bir araştırmada (Shariff & Norenzayan, 2007) dinsel düşünce çağrıştıran kelimelere örtük olarak maruz kalmanın insanları daha sonraki bir ekonomik oyunda karşı tarafa daha fazla para aktarmaya, yani daha özgeci davranmaya sevk ettiğini gösterdiler. Birkaç yıl sonra evrimsel biyolog ve antropolog Joseph Henrich ve arkadaşları (Henrich ve ark., 2010) dünya üzerindeki 15 ayrı toplumda yaptıkları araştırmada Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi büyük dinlerden birine mensup olmanın benzer bir ekonomik oyunda diğer tarafa karşı daha özgeci davranmakla ilişkili olduğunu buldular [Ayrıca bak: Ahlak Duygusu Sonradan mı Ortaya Çıktı?]. Bu bulgular özellikle ahlakçı dinleri benimsemiş olmanın işlevsiz bir yan ürün olmaktan ziyade grubun işlerliği açısından son derece yararlı olabilecek adaptif davranışlara yol açabildiğini gösteriyor. Ve bu işlev dinin nasıl evrimleştiğini açıklamaya yardımcı olabilir.

Küçük topluluklarda bencil davranışın bastırılması, grubun çıkarlarını gözeten özgeci veya prososyal davranışın ortaya çıkması için din gerekli değildir. Mesela Afrikalı bir avcı-toplayıcı topluluk olan Hadzalarda ahlakçı tanrılar veya ölümden sonra hayat inancı yoktur. İnandıkları güneş ve ay tanrıları insanların günlük hayatıyla ilgilenmez. Buna rağmen Hadza toplumunda işbirliği çok üst düzeydedir. İşbirliğinden sapmanın yaptırımı için doğaüstü varlıkların gözetlemesi fikrine ihtiyaç duymazlar çünkü küçük topluluklarında herkesin her yaptığı herkesin gözünün önündedir. Bencil davranışın getireceği ün kaybı ve işbirliği ağının dışında kalma riski yeterince caydırıcıdır.

Fakat toplumlar büyüdükçe bu tür bir toplumsal gözetleme giderek imkansız hale gelir ve ekonomistlerin “beleşçilik” (free riding) adını verdiği problem (katkıda bulunmadan grup hayatının nimetlerinden yararlanma) giderek keskinleşir. Norenzayan’a göre bu problemin çözümlerinden biri sürekli gözetleyen ve gerektiğinde cezalandırabilecek olan tanrı fikridir. Big Gods kitabının temel iddialarından biri şudur: İnsanlar ancak gözetlendiklerini düşündükleri zaman iyi davranırlar.

Tarihsel ve arkeolojik bulgular dinin eski karmaşık toplumları şekillendirdiği fikriyle uyumlu görünüyor. Geleneksel olarak tarıma geçişin büyük ve karmaşık toplumları mümkün kıldığı düşünülür. Fakat tarım faaliyetinin kendisi devasa bir işbirliği projesi gerektirir ve asıl açıklanması gereken bu tür geniş çaplı işbirliğinin beleşçilik probleminden sıyrılarak nasıl ortaya çıktığıdır.

Scientists hope a new historical database will offer insights into important moments in the evolution of religion, such as the construction of Gobekli Tepe in southern Turkey. At 11,500 years old, it's been called "the first manmade holy place."
Göbekli Tepe
Türkiye’nin güney doğusundaki Göbekli Tepe arkeolojik bölgesi bu bakımdan Norenzayan’ın iddiasını destekler niteliktedir. 11,500 yıllık olduğu tahmin edilen bölge insanın inşa ettiği bilinen ilk kutsal yerdir. Bölgede tarımın izleri ise 500 yıl sonra görülür. Yani tarihlendirmede bir hata yoksa Göbekli Tepe’yi kuranlar avcı-toplayıcı topluluklardı. Önce yerleşik bir dine sahip oldular, arkasından büyük tarım toplumuna geçtiler.

Ahlakçı büyük tanrılar teorisi neden sadece bazı dinlerin dünya çapında yayıldığını da açıklayabilir. Doğu Afrika’da hayvancılıkla uğraşan Ormalar 19. yüzyılın ikinci yarısında animist inançlarını terk edip kitlesel olarak İslamiyete geçtiler. Bunda samimi olduklarını göstermek için domuz yemekten ve alkollü içkiden vazgeçme, çok eşli evlilik kurallarını yeniden düzenleme ve beş vakit namaz kılma gibi davranışlar (antropologların deyimiyle “masraflı inanç gösterileri”) sergilediler. Bunun üzerine dünyaya yayılmış bir ticaret ağının parçası oldular. Aynı inançlara sahip olmanın yarattığı karşılıklı güven duygusu diğer Müslüman toplulukların yürüttüğü ticaret ilişkilerine kabul edilmelerini sağladı. Ve bu güvenin temelinde gene ahlakçı bir tanrıya inanma, ona karşı sorumluluk hissetme ve ahlaksızlığa karşı onun vereceği cezadan çekinme vardı. Sadece bu güveni ve ona dayanan işbirliğini kurabilen gruplar büyüyüp dünyaya yayıldı. Onlarla beraber de büyük tanrı fikri.

Büyük tanrılar teorisi dinlerle ilgili birçok veriyi bir araya getirip açıklıyor gibi görünse de teoriyi eleştirenler yok değil. Mesela psikolog Nicolas Baumard dinin bir tür bilişsel yan ürün olduğu fikrinin eldeki verileri açıklamak için yeterli olduğunu düşünüyor (Baumard & Boyer, 2013). Kendisi yakın zamanda Avrasya topluluklarında M.Ö. 500’le 300 yılları arasında ortaya çıkan dinler arasında ahlakçı ve büyük tanrılı olanların yeterince zenginleşip ekstra kalori üretebilen toplumlarda ortaya çıktığını göstermiş (Baumard, Hyafil, Morris & Boyer, 2015). Yani toplumsal zenginleşme ve uzun dönemli hedeflere kaynak aktarabilme büyük tanrı fikrinin ortaya çıkmasını sağlayan unsur olarak görünüyor. Roma'nın büyük tanrılar olmadan tarihin en başarılı imparatorluklarından birini kurmuş olması, büyük tanrılı bir dine (Hıristiyanlığa) geçtikten kısa bir süre sonra yıkılması da Noranzayan'ın teorisine uymayan bir tarihsel örnek.

Büyük tanrıların sadece bir sonuç değil toplumu değiştiren bir sebep olduğunu gösterebilmek için Norenzayan’ın teorisinin birkaç testten başarıyla geçmesi gerekiyor. Bunlardan biri büyük tanrılı dinlerin mensuplarının birbirlerine gerçekten başka dinlerin mensuplarına göre daha özgeci davrandığını geniş çaplı kültürler arası araştırmalarla göstermek. Bir diğeri ahlakçı dinlerin büyük çaplı toplulukların doğuşuna sebep olduğunu daha sistematik olarak göstermek. Yakın tarihli bir araştırma (Watts ve ark., 2015) Pasifik bölgesindeki 96 geleneksel toplumdan sadece altısının ahlakçı tanrılara sahip olduğunu ve bu tanrıların toplumlar büyüdükten sonra ortaya çıktığını gösterdi. Bu ilk bakışta büyük tanrılar teorisine aykırı bir bulgu. Norenzayan’a göre ise bu topluluklar tarım ekonomisine geçmiş devlet düzeyindeki toplumlar olmadığı için kendi teorisine göre henüz büyük tanrı fikrine ihtiyaç duyacak derecede karmaşık toplumlar değil. Norenzayan din tarihçisi Edward Slingerland’le beraber bir veri tabanı (Database of Religious History) kurup tarihsel bilgiyi sayılara dökerek büyük tanrılar teorisini test edecek sorulara cevap bulmaya çalışıyor: Ahlakçı tanrılar, toplum geneline yayılmış ayinler ve doğaüstü cezalandırma fikri toplumların siyasi açıdan karmaşıklaşmasından önce mi yoksa sonra mı ortaya çıktı? Herhangi bir toplum büyük tanrı fikri olmadan büyümeyi başardı mı? Ve en başta bir tanrının “büyük” ve “ahlakçı” olması değişik kültürlerde ve zamanlarda ne anlama geliyor?

     Kaynaklar

Baumard, N. & Boyer, P. (2013). Explaining moral religions. Trends in Cognitive Sciences, 17, 272-280.

Baumard, N., Hyafil, A., Morris, I. & Boyer, P. (2015). Increased affluence explains the emergence of ascetic wisdoms and moralizing religions. Current Biology, 25, 10-15.

Henrich, J. ve ark. (2010). Markets, religion, community size, and the evolution of fairness and punishment. Science, 327, 1480-1484.

Kelemen, D. (2004). Are children "intuitive theists"? Reasoning about purpose and design in nature. Psychological Science, 15, 295-301.

Norenzayan A. (2013). Big gods: How religion transformed cooperation and conflict. Princeton: Princeton University Press.

Shariff, A. F. & Norenzayan, A. (2007). God is watching you: Priming God concepts increases prosocial behavior in an anonymous game. Psychological Science, 18, 803-809.

Wade, L. (2015). Birth of the moralizing gods. Science, 349, 918-922.

Watts, J. ve ark. (2015). Broad supernatural punishment but not moralizing high gods precede the evolution of political complexity in Austronesia. Proceedings of the Royal Society B, 282, 20142566.
  

27.04.2015

İnsanın Evrimi ve Kuran


Rana Dajani
Nature dergisinin bu haftaki sayısında moleküler biyolog Rana Dajani’nin “Why I teach evolution to Muslim students” başlıklı kısa bir yazısı yayınlandı. Dajani Ürdün’deki Haşimi Üniversitesi’nde Müslüman öğrencilere evrim teorisini anlattığını, öğrencilerin önce evrim fikrine karşı düşmanca bir tutum sergilediğini ama dönemin sonunda çoğunun bu fikri kabul ettiğini söylüyor. Dajani’nin dediğine göre öğrenciler bu sayede kendilerine söyleneni körü körüne kabul eden değil sorgulayan ve bağımsız düşünen sorumluluk sahibi yurttaşlar haline geliyorlar.

Öğrencilerden bazıları Dajani’yi üniversite yönetimine şikayet etmiş. Fakat Dajani’nin evrimi anlatırken yararlandığı kitaplar üniversitenin önceden onayladığı kitaplarmış. Dajani üniversite yönetimini ikna ettikten sonra şikayetçi öğrencilerle de oturup uzun uzun konuşmuş. Öğrenciler genellikle diğer türlerin evrim sonucu oluştuğu fikrine sonunda ısınmışlar. Fakat insanın da evrim sonucunda oluştuğu fikri çoğu için tabuymuş. Bunun sebebi Kuran’da ilk insanın kendi başına (anne-babasız) yaratıldığının söylenmesi.

Geleneksel bir Müslümanın evrim fikrini kabul etmesinin önündeki en büyük engel gerçekten de bu: insanın da evrim sürecinin bir parçasından ibaret olması. Geleneksel Müslümanlara göre bu Kuran’da açıkça reddedilen bir fikir. Dajani ise burada doğrudan bu itiraza karşı çıkmak yerine tabiri caizse yan çiziyor. Söylediği özetle şu: Kuran doğayı gözlemeyi, doğa hakkında düşünmeyi ve bilgi edinmeyi öğütler ama Kuran bilimle ilgili bir ders kitabı değildir. Yani doğayla ilgili elde ettiğimiz sonuçları doğrulamakta ve yanlışlamakta kullanılamaz. Kuran başka konularda olduğu gibi bilimsel pratik konusunda da sadece ahlaki bir yol göstericidir. Bilimsel bir sonuçla bir Kuran yorumu arasında uyuşmazlık olursa elde ettiğimiz sonuçta da bir yanlışlık olabilir, Kuran yorumunda da.

Dajani’nin bu yazıyı neden yazdığını ve Nature’ın neden yayınladığını tahmin etmek zor değil. İslami düşünceyle bilim karşıtlığı ve tahammülsüzlük son zamanlarda bu kadar eşleşmişken Batı’ya “İslam dünyasının tamamı sandığınız gibi değil” ve Müslümanlara “modern bilimi ve özellikle evrimi İslamiyet’le uyumlu gören Müslümanlar var” mesajı vermek önemli. Fakat aynı zamanda yazıda hem kısalığından hem de pratik amaçlı olmasından kaynaklanan bir entelektüel derinlik yoksunluğu var. İlk olarak Kuran’ın doğayı bilimsel amaçlı olarak incelemeyi teşvik ettiği fikri eleştirilebilir. Nitekim Kuran’daki doğayı gözleme ve üstünde düşünme temalı ayetlerin çoğunda bundan çıkarılacak ders Allah’ın varlığının ve yüceliğinin farkına varmaktır: Gözlenecek şey zaten apaçık meydandadır ve bundan çıkarılması gereken sonuç da bellidir. Bu durumda Kuran’ın bilmediğimiz şeyleri öğrenmek için doğayı sistematik olarak incelemeyi (yani bilim yapmayı) teşvik ettiği kolay kolay söylenemez.

Daha öncelikli olan mesele ise Kuran’da yazılanlarla insanın da evrimsel sürecin ürünü olduğu fikrinin uzlaştırılması. Bu yazı bağlamında Dajani bu konuda ikna edici ve geleneksel bir Müslümanı evrim fikrine ısındırıcı nitelikte hiçbir şey söylemiyor. Bu tür bir uzlaşma gerçekten mümkün mü?

Buna evet cevabı vermeye çalışan bir başka yeni tarihli makaleye bakalım. University of California, San Diego’dan nörobilimci Adnan Majid gene bu yıl Al-Bayan dergisinde çıkan makalesinde Kuran’ın imkan verdiği yorum serbestliğinden yararlanarak Adem’in yaratılışıyla ilgili ayetleri insanın evrimleştiği fikriyle uzlaştırmaya çalışıyor.

Majid’in ilk söylediği şey Kuran’da modern bilim tarafından desteklenmeyen birçok ifade olduğu ve bunların çoğunun modern Müslümanlarca sorun olarak görülmediği. Bunların başında Meryem’in bakire doğum yapması gibi mucizeler geliyor. 19/21’de Allah için mucize yaratmanın kolay olduğunun söylenmesini Müslümanlar yeterli bir açıklama olarak görüyorlar. Benzer şekilde Kuran defalarca evrenin altı günde yaratıldığını söylese de bugün çoğu Müslüman bu ifadeleri mecazi olarak yorumluyor ve evrenin 4.5 milyar yaşında olduğunu söyleyen modern bilimle çelişkili görmüyor.

Adem’in yaratılışıyla ilgili ayetler de benzer şekillerde yorumlanarak evrim teorisiyle çelişmeyecek hale getirilebilir mi? Majid bu amaçla Adem’le ilgili Kuran kaynaklı beş iddiayı ele alıyor:

1. Kuran Adem’in topraktan yaratıldığını söyler. Bu ilk insanın evrimleşmeyip yoktan yaratıldığını gösterir.

Kuran’da Adem’in hangi maddeden yaratıldığıyla ilgili birçok ayet var. Bunlarda ana madde olarak toprak, balçık, kil gibi anlamlara gelen “turab” ve “tin” kelimeleri geçiyor. Bu ilk bakışta Adem’in başka canlılardan türemeyip yoktan yaratıldığı anlamına geliyor diye yorumlanabilir. Fakat Kuran diğer insanların yaratılmasından bahsederken de ana madde olarak gene “turab”, “tin”, “salsal” ve “arz” kelimelerini kullanıyor. Adem (ve Havva) dışındaki insanların diğer canlılardan türediği kesin olduğuna göre Kuran türemekten veya yoktan yaratılmaktan bağımsız olarak her insan için topraktan yaratılma ifadesini kullanıyor diyebiliriz. Bu da Majid’e göre Kuran’daki ifadelerin Adem’in evrimleştiği fikriyle zorunlu olarak çelişmediğini gösteriyor. Tabii burada başka bir yorum da mümkün: Bütün insanlar Adem’den türediği için bütün insanların bir anlamda Adem gibi topraktan yaratıldığı, ama sadece Adem’in yoktan yaratıldığı (ve dolayısıyla evrimleşmediği) yorumu da yapılabilir. Ama Majid’e göre bu mümkün yorumların sadece biri. Sadece Kuran’ın ne dediğiyle sınırlı kalırsak evrim fikri zorunlu olarak dışlanmıyor.

2. Kuran Adem’in anne-babasız olarak ve bir anda yaratıldığını söyler. Bu ilk insanın evrimleşmeyip yoktan yaratıldığını gösterir.

Kuran İsa’nın Adem gibi yaratıldığını söyler (3/59). Bunun geleneksel yorumu Adem’in de İsa’nın da babasız olduğudur. Fakat Majid gene bunun açıkça söylenmediğini ve tek mümkün yorumun bu olmadığını iddia ediyor. Adem’in bir anda yaratıldığı iddiasının temeli de aynı ayet (3/59). Burada Adem’in yaratılışı “Allah ol dedi ve oldu” (kun fe yekun) diye anlatılır. Fakat “kun fe yekun” ifadesi Kuran’da Allah’ın yaptığı bütün işler için kullanılır. Dolayısıyla bu ifadenin yapılan işin bir anda gerçekleştiğini belirtmesi gerekmez. Son olarak, 38/75’te Allah’ın Adem’i elleriyle yarattığı (halaktu bi yedeyye) söylenir. Majid’e göre Allah evcil hayvanları da elleriyle yarattığına göre (36/71) “elleriyle yaratma” ifadesi evrimleşmeyip yoktan yaratılma anlamına gelmek zorunda değildir.

3. Kuran Adem’in dünyada değil cennette yaratıldığını söyler. Bu, ilk insanın diğer insanlardan çok farklı bir süreçle yaratıldığını gösterir.

Adem’in cennette yaratılıp yaratılmadığı aslında geleneksel Müslümanlar arasında bile tartışmalıdır. Allah’ın meleklere Adem’i yeryüzünde halife kılacağını söylemesi (2/30) yaratılış yerinin dünya olduğunu düşündürebilir. Adem’in ve Havva’nın cennete yerleşmelerinin söylenmesi de (2/35) ilk yaratılış yerinin cennet olmadığını düşündürüyor. Ayrıca cennetin dünyada bir yer olmayıp göksel bir mekan olduğu da kesin değildir. Kuran’da cennet genel olarak ağaçlı bahçe anlamında kullanılır ve bu kullanımların bazılarında açık bir şekilde dünyadaki bahçeler kastedilir (mesela 2/265-266). Son olarak Adem ve Havva cennetten kovulduğunda kendilerine “inin” (ihbitu) denmiş ve bir süre yeryüzünde kalacakları söylenmiş olsa da (2/36-38) Majid’e göre bu inişin niteliği (gerçekten göksel bir mekandan yeryüzüne mi olduğu) kesin değildir. Bu yüzden sadece Kuran’da söylenenlerden hareketle Adem’in dünya dışı bir mekanda yaratıldığı ve dolayısıyla evrimsel sürecin dışında kaldığı sonucuna varmak mümkün değildir.

4. Kuran Havva’nın Adem’den yaratıldığını söyler. Bu en azından Havva’nın evrimsel süreç sonucunda ortaya çıkmadığını gösterir.

Kuran’da birkaç ayette Allah’ın insanları tek bir nefsten (min nefsin vahidetin) yarattığı ve ondan da eşini (minha zevceha) yarattığı söylenir (mesela 4/1). Tevrat’taki kaburga kemiğinden yaratılma ifadesi Kuran’da geçmez (Kuran’da aslında Havva ismi de geçmez). Ama Müslümanlar geleneksel olarak Kuran’daki ifadeyi Tevrat’la uyumlu olacak şekilde anlamışlardır. Oysa Majid’e göre bu gene mümkün yorumlardan sadece biri. Zemahşeri ve Razi gibi klasik dönem tefsircileri Kuran’daki ifadeyi aynı vücuttan yaratılma şeklinde değil de aynı cinsten veya aynı doğaya sahip olacak şekilde yaratılma diye anlamışlardır. Sadece Adem’in değil bütün insanların eşlerinin kendi nefslerinden (min enfusikum) yaratıldığını söyleyen ayetler (mesela 16/72) bu yorumu destekler niteliktedir. Dolayısıyla Majid’e göre Havva’nın Adem’den yaratılması ifadesi Adem’in veya Havva’nın evrimsel sürecin dışında kaldığı anlamına gelmez.

5. Kuran tek başına değil ancak hadislerle beraber yorumlanabilir ve hadisler Adem’in evrimleştiği fikriyle çelişmektedir.

Sünni Müslümanlarca sahih sayılan hadislerde kadınların “kaburga gibi” olduğu ve kaburgadan yaratıldığı söylenmektedir. Majid’e göre bu hadislerde doğrudan Adem’den ve Havva’dan bahsedilmediği için bunlardan kesin olarak geleneksel yorumu çıkarmak mümkün değildir. Gene hadislerde Adem’in cuma günü yaratıldığı söylenir. Majid’e göre bu ifade bir anda yaratılış anlamına gelmeyip yaratılış/evrim sürecinin başlangıç veya bitiş anına işaret ediyor olabilir. Son olarak hadislerde Adem’in yaklaşık 30 metre boyunda olduğu ve her geçen kuşakta insan boyunun biraz daha kısaldığı söylenir. Majid’e göre paleontolojik bulgularda 30 metre boyunda insan kalıntısına rastlanmamış olması bir sorun değildir çünkü Allah bu tür fosilleri modern insanlardan saklamış olabilir.

Sonuç olarak Majid’e göre Kuran evrenin 4.5 milyar yıl içinde yavaş yavaş oluştuğunu söylemediği gibi insanların da milyonlarca yıl süren evrimsel süreç içinde yavaş yavaş bugünkü hallerini aldığını söylemez. Fakat iki sonuç da Kuran’la kesin olarak uyuşmaz değildir. Kuran’ın amacı insanlara bilim öğretmek değil onlara yol gösterici olmaktır. Kuran metninin bize tanıdığı yorum serbestliği Kuran’ın doğrudan söylemediği şeyleri de kabul etmemizi mümkün kılmaktadır.

Majid’in tezlerinin ayrıntılı olarak değerlendirilmesi bu yazının kapsamının dışında kalıyor. Kuran’ın modern bilimle uyumu meselesini daha geniş bağlamda ele aldığımız başka bir yazıda Majid’in tezlerine de değinebiliriz. Fakat konuyla ilgili önceden fikri olmayan birçok okuyucunun edineceği ilk izlenimi hiç saklamadan söyleyebiliriz: Majid’in genel argümanı birçok açıdan eleştiriye açık ve bazı iddiaları gülünçlük derecesinde zayıf. Makale Kuran’ın modern bilimle çeliştiğini düşünen Müslüman olmayan birini de, evrimin Kuran’a uymadığını düşünen geleneksel bir Müslümanı da ikna edici nitelikte değil. Kuran-evrim uyumu tezini savunanların ortaya koyabildiği en güçlü argüman buysa Rana Dajani gibi iyi niyetli Müslüman eğitimcilerin işinin hiç kolay olmadığını söyleyebiliriz.


Kaynaklar

Dajani, R. (2015). Why I teach evolution to Muslim students. Nature, 520, 409.
  
Majid, D. S. A. (2015). Qur’anic interpretive latitude and human evolution: A case study. Al-Bayan: Journal of Qur’an and Hadith Studies, 12, 95-114.